Çinli Keskin Nişancı ‘Türkleri Avlayacağım’ Dedi! 💀 Siperde GÖRÜNMEZ Bir Savaş Başladı!

.
.
.

“SİPERDE GÖRÜNMEYEN SAVAŞ”

Kore’de Türk Keskin Nişancılarının Sessiz Mücadelesi


1. Bölüm – Başını Kaldıran Ölür

1953 yılı, Kore.

Dağlar donmuştu.
Toprak buz tutmuştu.
Gökyüzü kurşuni, siperler çamur ve kan kokuyordu.

İki cephe arasında sadece 200 metre vardı.

Ama o 200 metre, dünyadaki en uzun mesafeydi.

Çünkü orada tek bir kural geçerliydi:

Başını kaldıran ölür.

Top sesleri azalmıştı. Büyük taarruzlar durmuştu.
Ama ölüm hâlâ çalışıyordu.

Bu kez top mermisiyle değil…

Tek bir adamla.

Tek bir tüfekle.

Ve saatler süren sabırla.

Çin ordusu cepheye yeni bir tehdit sürmüştü:
Keskin nişancılar.

Resmî Çin kaynakları, bir nişancının 32 günde 214 asker vurduğunu iddia ediyordu. Rakam tartışmalıydı. Abartı olabilirdi.

Ama bir gerçek vardı:

Cephede görünmeyen bir savaş başlamıştı.

Ve tam o görünmeyen savaşın ortasına Türk Tugayı gelmişti.

Dünya onları süngüyle tanıyordu.

Ama bu kez süngü yetmeyecekti.


2. Bölüm – 38. Paralelde Donmuş Cephe

Kore Savaşı’nın ilk yılı kaostu.

Cephe sürekli hareket ediyordu. Kuzey güneye saldırdı. Birleşmiş Milletler kuvvetleri karşı taarruzla kuzeye ilerledi. Çin müdahale etti.

Ve nihayet 1951 yazında cephe 38. paralelde kilitlendi.

Savaş artık bir siper savaşına dönüşmüştü.

Batı Cephesi’ni andıran görüntüler vardı:

Dikenli teller

Mayın tarlaları

Kum torbaları

Çamurla dolu hendekler

Ve arada dar bir ölüm şeridi.

Büyük taarruzlar artık siyaseten riskliydi. Barış görüşmeleri Panmunjom’da sürüyordu.

Ama siperlerde barış yoktu.

Her gün askerler ölüyordu.

Topçu ateşi, mayınlar ve en sinsi olanı…

Keskin nişancı ateşi.


3. Bölüm – Çinli Avcılar

Kore’nin dağlık coğrafyası nişancılar için mükemmeldi.

Yüksek sırtlar geniş vadilere bakıyordu. Tek bir asker saatlerce gizlenebilir, yüzlerce metre ötedeki hedefi vurabilirdi.

Çinli nişancı Jang Taofang bu dönemin sembolü oldu.

22 yaşında bir çiftçi çocuğuydu.

Elindeki silah basit bir Mosin–Nagant tüfeğiydi. Dürbünü yoktu.

Ama sabrı vardı.

Çin kayıtlarına göre 32 günde 214 hedef vurdu.

Rakam gerçek miydi?

Belki hayır.

Ama yarattığı korku gerçekteydi.

Siperlerde askerler artık başlarını rastgele kaldıramıyordu.
Bir su matarası uzatmak bile ölüm riskiydi.

Ve tam bu noktada Türk Tugayı sahneye çıktı.


4. Bölüm – Türk Tugayı ve Sessiz Gelenek

Türk askerleri Kore’ye süngü hücumlarıyla ün kazanmıştı.

Kunuri’de çemberi yarmış, Kumyangjang-ni’de direnişiyle Amerikan Kongresi’nden Mümtaz Birlik Madalyası almıştı.

Ama kimse onların başka bir yüzünü bilmiyordu.

Osmanlı’dan miras bir gelenek vardı:

Nişancılık.

Çanakkale’de Osmanlı nişancıları Anzak siperlerini felç etmişti.
Gelibolu’da mermi yörüngesi analiz edilerek karşı nişancı operasyonları yürütülmüştü.

Bu kültür, Anadolu’nun avcılık geleneğiyle birleşmişti.

Kore’ye gelen askerlerin çoğu kırsaldandı.

Tüfeğe yabancı değillerdi.

Ve arşivlerde tek bir isim ortaya çıkıyordu:

Sniper Seyfi.

Uşaklı bir asker.

Komutanından takdirname almıştı.

Belgede yalnızca şu yazıyordu:

“Stratejik görevleri başarıyla tamamladı ve hedefleri yok etti.”

Rakam yoktu.

Gösteriş yoktu.

Propaganda yoktu.

Sadece görev vardı.


5. Bölüm – Nişancı Düellosu

Siper savaşında nişancılar birbirini avlardı.

Bir tarafın nişancısı, diğer tarafın nişancısını bulmaya çalışırdı.

Saatler süren bekleyiş…

Tek bir hata…

Tek bir parıltı…

Ve ölüm.

Bir gün Kore’nin donmuş tepelerinden birinde Türk mevzisinde sessizlik vardı.

Seyfi sabah gün doğmadan sürünerek mevzisine ulaşmıştı.

Yanında gözlemcisi vardı.

Rüzgâr yönü ölçüldü. Mesafe hesaplandı. 260 metre.

Karşı siperden zaman zaman bir kask ucu görünüyordu.

Ama bu bir yem olabilir.

Saatler geçti.

-20 derecede beklemek kolay değildi. Parmaklar uyuşuyordu. Nefes buharı dürbünü buğulandırıyordu.

Sonunda karşı siperde bir hareket oldu.

Bir subay başını biraz fazla kaldırdı.

Gözlemci fısıldadı:

“2 yönünde, 240 metre.”

Seyfi nefes verdi.

Tetiği çekti.

Tek atış.

Karşı siperde bir gölge düştü.

Ve Seyfi mevzi değiştirdi.

Çünkü artık o da av olabilirdi.


6. Bölüm – Vegas Tepesi

Mayıs 1953.

Vegas, Carson ve Elko tepeleri.

Çin ordusu dört taburla saldırdı.

65.000 top ve havan mermisi Türk mevzilerine yağdı.

Bombardıman durduğunda Çin piyadesi yokuş yukarı tırmanıyordu.

Yukarıdan aşağıya ateş eden savunmacı için bu mükemmel bir atış hattıydı.

Türk askerleri:

Süngü taktı

Mevziden çıkmadı

Ateşi kontrollü kullandı

Gece boyunca tepe beş kez el değiştirdi.

30 saatlik savaş.

218 şehit.

Binlerce Çinli kayıp.

Bireysel nişancı katkısını ayırt etmek mümkün değildi.

Ama Amerikan gözlem raporlarında bir not vardı:

“Çinli kayıpların büyük kısmı alın ve göğüs isabetidir.”

Bu kaotik bir savaşta tesadüf değildir.


7. Bölüm – Esir Kampındaki Direniş

Kore’de savaş sadece siperlerde değildi.

244 Türk askeri esir düştü.

Yalu Nehri kıyısındaki kamplarda tutuldu.

Soğuk, açlık ve propaganda.

Amerikan raporlarına göre birçok asker beyin yıkamaya direnememişti.

Ama Türk esirlerin tamamı geri döndü.

Tek bir kayıp yoktu.

Kampta disiplin korundu.

Rütbe zinciri devam etti.

Yaralılar birlikte tedavi edildi.

Propaganda derslerinde susuldu.

Direnç gösterildi.

Amerikan ordusu 1955’te yayımladığı “Hayatta Kalma ve Direniş Rehberi”ni hazırlarken Türk esir raporlarını model aldı.

Bu da başka bir görünmeyen savaştı.


8. Bölüm – Neden Gölgede Kaldı?

Çin, kendi nişancısını efsaneleştirdi.

Amerika, keskin nişancı eğitim programları geliştirdi.

Türkiye ne yaptı?

Bir takdirname verdi.

Ve sustu.

Belki de bu yüzden hikâye gölgede kaldı.

Ama gerçek değişmedi:

Türk askeri Kore’de yalnızca süngüyle değil, nişangâhla da savaştı.


9. Bölüm – Son Atış

1953 yazı.

Kore’de ateşkes görüşmeleri sürüyordu.

Bir sabah Seyfi yine mevzisindeydi.

Sis çökmüştü.

Karşı tepede bir telsiz anteni hareket etti.

Gözlemci fısıldadı:

“Komuta noktası olabilir.”

Seyfi bekledi.

Saatler geçti.

Sonunda bir gölge telsizi düzeltmek için ayağa kalktı.

Seyfi tetiği çekti.

Telsiz sustu.

Siper hattında bir gün daha kurtarılmıştı.

Belki kimse bilmeyecekti.

Belki tarih kitapları yazmayacaktı.

Ama o görev tamamlanmıştı.


10. Bölüm – Sessiz Kahramanlar

1953’te savaş bitti.

Türk Tugayı yurda döndü.

Ardında:

721 şehit

2.000’den fazla yaralı

244 esir

Ve görünmeyen yüzlerce hikâye bıraktı.

Sniper Seyfi’nin adı resmi belgede kaldı.

Ama onun gibi nice asker vardı.

Siperin kenarında saatlerce bekleyen…

Donarak…

Sabrederek…

Ve tek bir atışla kader değiştiren.


Son Söz

Bir İngiliz generali Çanakkale’de yanılmıştı.

Bir Çinli nişancı Kore’de korku salmıştı.

Ama Kore siperlerinde bir Türk askeri sessizce şunu kanıtladı:

Savaş yalnızca saldırmak değildir.

Bazen saatlerce beklemek…

Bazen tek bir nefes…

Bazen tek bir mermi…

Bir cepheyi değiştirir.

Ve bazı kahramanlar gürültüyle değil, sessizlikle tarih yazar.