Çelimsiz Türk Askeri – Dev Amerikalıyı Rezil Etti – General Neden Selam Durdu?

.
.
.

**Çelimsiz Türk Askeri

Ve Bir Generalin Selamı**

Ramstein Hava Üssü, Almanya.
Mart ayının insanın iliklerine işleyen sabahlarından biri.

Soğuk, alışıldık değildi.
Bu, dağ soğuğu değildi.
Bu, Anadolu’nun ayazı hiç değildi.

Bu soğuk; metalikti.
Ruhsuzdu.
İnsanın kemiklerini değil, iradesini sınayan cinsten bir soğuktu.

Gökyüzü kurşuni bir levha gibi asılı duruyor, sis beton pistlerin üzerinde ağır ağır sürünüyordu. Jet yakıtının keskin kokusu, rüzgârla birlikte genzi yakıyor, nefes almayı bile bilinçli bir eyleme dönüştürüyordu.

NATO’nun en büyük müşterek tatbikatlarından biri başlamak üzereydi.

Binlerce asker…
Yüzlerce araç…
Onlarca ülke…

Ve o kalabalığın en kuytu köşesinde, kimsenin dikkatini çekmeyen bir adam vardı.

Murat Başçavuş.

Üzerine oturduğu şey boş bir mühimmat sandığıydı. Ayaklarının dibinde çamura bulanmış eski bir kamyon lastiği duruyordu. Üniforması yeni değildi. Postalları parlak değildi. Elleriyse… çatlak, nasırlı, sertti.

Bir çiftçi eli gibiydi.

Ama bu eller, hayatında sayamayacağı kadar çok kez silah tutmuş, bıçak kavramış, yaralı taşımıştı.

Murat, karton bardaktaki hazır çorbayı sessizce içiyordu.

Etrafındaki subaylar sıcak kahvelerini yudumluyor, teknolojiden, tanklardan, yeni silah sistemlerinden konuşuyordu. Murat ise sadece çorbanın sıcaklığına odaklanmıştı.

Çünkü bu, bir alışkanlıktı.
Kendini şımartmamayı öğrenmiş bir askerin alışkanlığı.

Tam o sırada nefes nefese bir ses duyuldu.

“Komutanım…”

Teymen Alper’di.

Gençti. Hevesliydi. Gözü parlıyordu. Batılı askerlerin devasa tanklarını, modern ekipmanlarını ilk kez bu kadar yakından görüyordu.

“Abi… Amerikalılar Abrams’ları sahaya çıkardı. Almanlar Leopard’ları… İnanılmaz şeyler bunlar.”

Murat kaşığını yavaşça bıraktı.

“Büyükse ne olmuş?” dedi sakince.

Alper şaşırdı.

“Abi… adamların oyuncakları canavar gibi. Biz… biz zayıf kalmıyor muyuz?”

Murat sigarasını çıkardı. Yaktı. Dumanı ağır ağır havaya karıştı.

“Sen demiri görüyorsun,” dedi.
“Ben içindeki adamı görüyorum.”

Alper susmuştu.

Murat devam etti:

“Çelik acı çekmez, utanç duymaz.
Ama insan… insan hata yapar.
Ve hata yapan kaybeder.”


AŞAĞILAMA

Açılış töreni başladığında, pist binlerce askerin adımlarıyla titriyordu.

Bayraklar dalgalanıyor, marşlar çalınıyordu.

Türk birliği altı kişiydi.

Altı sessiz asker.

Amerikan Deniz Piyadeleri alana girdiğinde, her şey değişti.

En önde yürüyen adam…
Çavuş Mike “Bulldog” Johnson’dı.

İki metreye yakın boyu, şişkin kasları, kendinden emin yürüyüşüyle bir insan değil, yürüyen bir tehdit gibiydi.

Mike, Türk birliğinin önünde durdu.

Ve kasıtlı olarak…

Alper’in ayağının dibindeki çamura bastı.

Sıçrayan çamur genç teğmenin pantolonuna bulaştı.

Kahkahalar yükseldi.

Mike güneş gözlüğünü çıkardı.

“Pardon,” dedi alayla.
“Sizi göremedim. Ot sandım.”

Sonra bağırdı:

“NATO parasız kalmış galiba. Tatbikata izci mi çağırmaya başladılar?”

Gülüşmeler arttı.

Alper’in yüzü kızardı. Yumrukları sıkıldı.

Bir adım atacaktı.

Ama kulağında Murat’ın sesi yankılandı:

“Kıpırdama.”

Murat çömeldi.

Postalının bağcığını bağladı.

Bu sırada Amerikalılar daha çok güldü.

Ama Murat ayağa kalktığında…
Hava değişti.

Bakışı…
Soğuktu.

Mike’a bakmadı bile.

Sadece Alper’in pantolonundaki çamuru mendiliyle sildi.

“Çamur temizlenir,” dedi.
“Onur kirlenirse zor.”


KIRILMA ANI

Öğleden sonra yakın dövüş gösterileri başladı.

Amerikalılar kaba kuvvet gösterdi.
Güç… şiddet… bağırış…

Mike mikrofonu aldı.

“Bu bale mi?” dedi.
“Savaş alanı burası.”

Alper dayanamadı.

Saldırdı.

Ama Mike…
Hazırlıklıydı.

Alper’i yere serdi.

Ve yetmedi.

Genç teğmenin göğsündeki ay-yıldızlı armaya bastı.

“Çöp,” dedi.

O an…

Murat ayağa kalktı.

Sigarasını avucunda söndürdü.

Yanık et kokusu yükseldi.

Ama yüzü kıpırdamadı.

Yürümeye başladı.

Sessiz.

Yavaş.


ÜÇ SANİYE

Mike alay ediyordu.

“İhtiyar… bana mı geldin?”

Murat ceketini çıkardı.

Altında zayıf bir vücut vardı.

Amerikalılar güldü.

Ama Murat başını kaldırdığında…
Kimse gülmedi.

Mike yumruk savurdu.

Bir saniye.

Murat öne adım attı.

İkinci saniye.

Dirsek…
Göğüs altına.

Üçüncü saniye.

Diz…
Diz eklemine.

Çat!

Mike dizlerinin üzerine çöktü.

Nefesi kesildi.

Murat arkasına geçti.
Kol kilidi.
Omurga baskısı.

Mike yere mıhlanmıştı.

Sessizlik.

Binlerce asker nefesini tutmuştu.


SELAM

Sireni duydular.

Üç yıldızlı General Davies geldi.

Yerdeki Mike’a baktı.

Sonra Murat’a.

Ve…

Hazır ola geçti.

Selam verdi.

“Başçavuş Murat,” dedi.
“Sizi görmek bir onur.”

Herkes donmuştu.

Davies bağırdı:

“Bu adam…
Hayalet gibi savaşan bir askerdir.
Size merhamet etti.”

Mike ağlıyordu.


SON

Murat sigarasını söndürdü.

Mike’a baktı.

“Güç,” dedi,
“zayıfı ezmek için değil…
kaldırmak içindir.”

Sonra arkasını döndü.

Alper’in koluna girdi.

Gittiler.

Sessizce.

Ama arkalarında…

Bir generalin selamı,
bin askerin hafızası
ve kırılmış bir kibir bırakarak.