Bu Çocukların Gözlerine Dikkatli Bakın: Gördükleriniz Sizi Dehşete Düşürecek

.
.
.

Bu Çocukların Gözlerine Dikkatli Bakın: Gördükleriniz Sizi Dehşete Düşürecek

Parmak izleri, toza bulaşmış eski kartonun üzerinde sanki onlara dokunmamam için uyarıyordu. Kütüphane deposunun en karanlık köşesinde, çöp sandığının dibinde bulduğum o fotoğraf albümünü açtığımda, o resimle karşılaştım. İlk bakışta sıradan bir aile fotoğrafı gibi görünüyordu. Ama gözlerime ikinci kez baktığımda kalbim öyle bir sıkıştı ki nefesim kesildi. O bakışlar, o korkunç donmuş bakışlar.

Siyah beyaz fotoğraftaki dört kişi ahşap bir evin önünde duruyordu. Erkek, 40’lı yaşlarında, kalın bıyıklı, sert çeneli biriydi. Ellerini iki yanına sarkıtmış, doğrudan kameraya bakıyordu. Bakışlarında bir gurur, bir hakimiyet vardı. Yanındaki kadın, solgun, zayıf, başörtülüydü. Ama kadının yüzü, Tanrım, kadının yüzü… Gözleri boş, ağzı hafif aralık. Sanki bağırıyor ama sesi çıkmıyordu.

Ve çocuklar… İkiz kızlar olmalıydı. 10 yaşlarında, belki aynı elbiseler giymişlerdi. Saçları ikisi de iki örgü halinde. Ama yüzlerindeki ifade, çocuk yüzünde görmemesi gereken bir ifadeydi. Bu korku değildi. Sadece içlerinde bir şey kırılmıştı. O belliydi. Gözleri kocaman açılmış, dudakları titriyordu sanki. Biri sağda, biri solda. Babanın tam yanında duruyorlardı. Adam ellerini çocukların omuzlarına koymuştu. Öyle sıkı koymuştu ki, çocukların omuzları çökmüş gibiydi.

Resmin arkasında el yazısıyla bir not vardı: Kırkayak Köyü, 1968.

Arşiv araştırmacısı olarak 10 yıldır bu işi yapıyordum ama böyle bir şey görmemiştim. Fotoğrafı elime aldım, parmaklarım titriyordu. Neden bu kadar etkilendiğimi kendime bile açıklayamıyordum. Belki de o çocukların gözlerindeki çaresizlikti. Belki de annenin yüzündeki o sessiz çığlıktı. Belki de adamın gözlerindeki o soğuk, hesap edici ifadeydi. Fotoğrafın kenarları yıpranmıştı, köşeleri kıvrılmıştı. Yıllarca bir yerlerde unutulmuş, sonra bir albüme yapıştırılmış, sonra o albüme çöpe atılmıştı. Ama o yüzler, o yüzler unutulmamalıydı.

O gece evime götürdüm fotoğrafı. Masama koydum, lambayı yakın tuttum. Saatlerce inceledim her detayı. Çocukların elbiseleri temizdi ama eskiydi. Dikkatli bakınca bir kızın elbisesinin omuzunda küçük bir yırtık vardı. Annenin başörtüsü düzgün bağlanmıştı ama yüzü harabeye dönmüştü. Dudakları çatlamış, yanaklarında çökükler vardı. Gözlerinin altı morarmıştı sanki. Adam tek ütülü giysili kişiydi fotoğrafta. Pantolonu ütülü, gömleği temiz, bıyıkları düzgün kesilmişti. Ve o eller, çocukların omuzlarındaki o eller. Parmaklar gergin, avuçlar bastırıyor. Sahiplenme miydi bu? Yoksa hapsetme mi? Kontrol mü? Tehdit mi?

Ne zaman gözlerimi kapatıp uyumaya çalışsam, o küçük kızların yüzleri beliriyordu karanlıkta. Gözleri bana bakıyordu. Yardım istiyordu. Sabaha karşı uyuyabildim ancak, ama rüyalarım kabuslarla doluydu. Bir köyde dolaşıyordum. Ahşap evler vardı ama sokaklar boştu. Sadece uzaktan bir ağlama sesi geliyordu. Çocuk sesi. Koşmaya çalışıyordum ama ayaklarım hareket etmiyordu. Bataklığa saplanmış gibiydim. Ses yaklaşıyordu ama kaynağını bulamıyordum. Sonra bir ev gördüm. Kapısı aralıktı. İçeriden ışık sızıyordu. Yaklaştım, kapıyı açtım. İçeride bir adam duruyordu. Sırtı bana dönüktü. Döndü. Fotoğraftaki adamdı. Gülümsedi. Korkunç bir gülümsemeydi.