2009’da yeni evli genç gelin kayboldu; 7 yıl sonra apartman görevlisinin şok itirafı ortaya çıktı

.
.
.

2009’da Kaybolan Gelin: Sessizliğin Bedeli

Bursa’nın eski mahallelerinden birinde, yüksek duvarlarla çevrili, dışarıdan bakıldığında huzur ve düzenin simgesi gibi görünen bir apartman vardı. Bu apartmanın içinde yaşayanlar için hayat, belirli kuralların, görünmeyen sınırların ve suskunlukların içinde akıyordu. Herkes birbirini tanır ama kimse kimseye gerçekten yaklaşmazdı. İşte bu apartman, 2009 yılının soğuk bir kış gecesinde, bir insanın kaderine sessiz kalınan yer olacaktı.

O gece, yeni evli bir gelin kayboldu.

Adı Zeynep’ti.

Henüz birkaç saat önce düğününden çıkmış, beyaz gelinliğini çıkarıp yerine sade bir gecelik giymişti. Hayatının en mutlu günü olması gereken gece, onun için bir kabusun başlangıcı olmuştu. Dışarıda rüzgar uğulduyor, apartmanın merdiven boşluğunda yankılanan ayak sesleri gecenin sessizliğini daha da ağırlaştırıyordu.

Saat gece üçü geçmişti.

Kapıcı Hakkı, kulübesinde oturmuş, elindeki çayı yudumlarken neredeyse uykuya dalmak üzereydi. 40 yılı aşkın süredir bu işi yapıyordu. Görmüş, geçirmiş, öğrenmişti: Bu apartmanda yaşayanların hayatına karışılmazdı. Özellikle de zenginlerin.

Ama o gece, bu kural ilk kez onu içten içe sarsacaktı.

Önce çok hafif bir ses duydu. Sanki rüzgarın uğultusu gibiydi. Sonra daha netleşti.

Bir kadın ağlıyordu.

Hakkı başını kaldırdı. Kulübenin kapısını aralayıp koridora baktı. Ses yukarıdan, beşinci kattan geliyordu. Yeni evli çiftin dairesinden.

Kalbi hızlandı.

Tam o anda, kulübenin camına hafifçe vuruldu.

Hakkı irkildi.

Camın önünde Zeynep duruyordu.

Üzerinde ince bir gecelik, omuzlarına alelacele aldığı bir hırka vardı. Saçları dağınık, yüzü solgundu. Ama en dikkat çekici olan gözleriydi. O gözlerde, insanın içine işleyen bir korku vardı.

“Hakkı amca…” dedi titreyen bir sesle. “Lütfen… kapıyı açın.”

Hakkı kapıyı yarım açtı. Soğuk hava içeri doldu.

“Ne oldu gelin hanım?” diye sordu.

Zeynep’in dudakları titredi. Gözlerinden yaşlar süzüldü.

“Ben burada kalamam… ölmek istemiyorum…”

Bu cümle Hakkı’nın içine bir taş gibi oturdu.

“Kim size zarar verecek?” diye sordu.

Zeynep cevap vermedi. Sadece etrafına korkuyla bakındı, sonra fısıldadı:

“Bu evlilik… bir anlaşmaydı… annemin borcu için… beni verdiler…”

Hakkı’nın nefesi kesildi.

Zeynep devam etti:

“Onu sordum… damada sordum… bana bağırdı… beni itti… sonra babasını aradı… sabaha kadar bekle dedi… ama ben… ben sabahı göremem…”

Gözleri Hakkı’nın gözlerine kilitlendi.

“Lütfen… beni buradan çıkarın…”

O an zaman durmuş gibiydi.

Hakkı cebindeki anahtarı hissetti.

O anahtar, o dairenin yedek anahtarıydı.

Sadece birkaç adım atması gerekiyordu.

Sadece anahtarı kilide sokması.

Sadece kapıyı açması.

Ama yapamadı.

Çünkü aklına başka şeyler geldi.

Ali Bey…

Damadın babası…

Şehrin en güçlü adamlarından biri…

Eğer yanlış bir şey yaparsa…

İşini kaybederdi.

Belki daha fazlasını.

Belki başına bela alırdı.

Belki kimse ona inanmazdı.

Karşısında zengin ve güçlü bir aile vardı.

O ise sadece bir kapıcıydı.

“Gelin hanım…” dedi yavaşça. “Sabah konuşursunuz… şimdi içeri dönseniz daha iyi…”

Zeynep’in yüzündeki umut o anda söndü.

“Yani… yardım etmeyecek misiniz?” diye fısıldadı.

Hakkı cevap vermedi.

Sadece başını çevirdi.

Zeynep yavaşça geri döndü.

Merdivenlere doğru yürüdü.

Ve o an, Hakkı hayatının en büyük hatasını yaptı.

Hiçbir şey yapmadı.

Sabah olduğunda Zeynep yoktu.

Daire tertemizdi.

Yatak bozulmamıştı.

Gelinliği askıdaydı.

Ayakkabıları kapının yanındaydı.

Ama Zeynep kaybolmuştu.

Damat sadece şunu söyledi:

“Sabah uyandığımda yoktu.”

Ailesi ise daha da soğuktu:

“Kendi isteğiyle gitti.”

Ve insanlar buna inanmayı seçti.

Çünkü gerçek daha rahatsız ediciydi.

Günler geçti.

Dedikodular yayıldı.

“Kaçtı…”

“Bu hayata alışamadı…”

“Zaten garip bir kızdı…”

Kimse “ya başına bir şey geldiyse?” demedi.

Sadece annesi hariç.

Yaşlı kadın her gün apartmanın kapısına geldi.

“Lütfen… biri bir şey söylesin…”

Ama kimse konuşmadı.

Hakkı da konuşmadı.

Çünkü artık çok geçti.

Ya da o öyle sanıyordu.

Yıllar geçti.

Tam 7 yıl.

Ama bazı şeyler değişmedi.

Hakkı’nın içindeki ses susmadı.

Her gece Zeynep’in sesi kulaklarında yankılandı:

“Ölmek istemiyorum…”

Ve bir gün…

Artık dayanamadı.

Polise gitti.

Her şeyi anlattı.

Soruşturma yeniden açıldı.

Ve gerçek ortaya çıktı.

Zeynep o gece ölmemişti.

Üç gün daha yaşamıştı.

Üç gün boyunca o dairenin içinde…

Aç…

Susuz…

Yaralı halde…

Yardım beklemişti.

Ama kimse gelmemişti.

Polis daireyi yeniden inceledi.

Banyo musluğu kırıktı.

Mutfakta yemek yoktu.

Yatak odası dışarıdan kilitliydi.

Duvarlarda tırnak izleri vardı.

Zeynep son anlarında duvara bir şey yazmaya çalışmıştı.

Ama gücü yetmemişti.

Komşular tek tek ifade verdi.

Hepsi bir şey duymuştu.

Ama hiçbiri bir şey yapmamıştı.

“Ses duydum ama önemsemedim…”

“Kapı vuruluyordu sandım…”

“Televizyon sandım…”

Hepsi aynı şeyi söylüyordu.

Hepsi aynı suçu taşıyordu.

Damat sonunda konuştu.

“Onu odaya kilitledim…” dedi.

“Sadece sakinleşsin diye…”

“Ama geri dönmedim…”

Üç gün boyunca…

Geri dönmemişti.

Bu hikaye bir cinayet hikayesi değildi.

Bu hikaye…

Sessizliğin hikayesiydi.

Korkunun…

Umursamazlığın…

“Beni ilgilendirmez” demenin hikayesiydi.

Zeynep’i öldüren tek bir kişi değildi.

Bir apartman dolusu insanın sessizliğiydi.

Ve Hakkı…

Hayatının geri kalanını şu soruyla yaşadı:

“Ya o kapıyı açsaydım?”

Ama bazı soruların cevabı yoktur.

Sadece yükü vardır.

Ve o yük…

Bazen bir ömür sürer.