Zorbalar engelli Denizciyi aşağıladı. Genç Hemşire imkansızı yaptı!

.
.

.

Zorbalar Engelli Denizciyi Aşağıladı. Genç Hemşire İmkansızı Yaptı!

Bölüm 1: Lüks Lokantada Başlayan Olaylar

İstanbul’un en işlek caddelerinden birinde, cam mekanları pırıl pırıl, tabelası fren harfleriyle süslü o lüks lokantanın içinde çatal bıçak sesleri kahkahalara karışıyordu. İçerisi, Ömer Seyfettin’in Efruz Bey hikayesinde hicvettiği o alafranga özentisi tiplerle doluydu. Beyler jilet gibi ütülü takımları içinde memleket meselelerini meyze yaparken, hanımlar son moda şapkalarıyla birbirlerine nispette bulunuyorlardı. Hava, pahalı parfümlerin ve kızartma kokularının birbirine girdiği ağır suni bir havaydı.

Tam öğle vaktindeydi, kapı açıldı. İçeriye giren rüzgar, lokantanın o yapay sıcaklığını bir anlığına dağıttı ve kapının eşiğinde bu süslü dünyanın dekoruna hiç uymayan bir silüet belirdi. Bu, 25 yaşlarında yağız çehreli, omuzları kapı pervazını dolduracak kadar geniş bir delikanlıydı. Üzerinde güneşte rengi solmuş ama ütüsü jilet gibi bir denizci üniforması vardı. Göğsündeki bröve, lokantadaki avizelerden daha hakiki bir parıltıyla yanıyordu.

Ancak herkesin dikkatini çeken şey, üniforması ya da yakışıklı yüzü değildi. Yürüyüşüydü. Gıcır tak. Gıcır tak. Sağ koltuğunun altında bir değnek vardı. Sol bacağı ise yoktu. Onun yerinde pantolonun paçasından görünen metal ve plastikten yapılmış soğuk bir protez vardı. Her adımda çıkardığı o metalik ses, lokantadaki kristal bardakların şıngırtısını bastırıyor, içerideki o gevşek neşeye bir vicdan tokadı gibi iniyordu.

Bölüm 2: Gazi Hasan’ın Hikayesi

Hasan, Gazi Hasan. Daha 3 ay evvel Mavi Vatan’ın dalgalı sularında bir gece yarısı operasyonunda arkadaşlarına siper olurken bacağını o karanlık sulara hediye etmişti. Pişman değildi. Yüzünde Ömer Seyfettin’in kahramanlarında gördüğümüz o vazifesini yapmış insanın huzuru vardı. O bacak gitmişti ama vatan sağ kalmıştı. Onun için mühim olan buydu. Ey okuyucu, bir milletin şerefi omzundaki sırmalarda değil, o üniformanın içindeki kapanmayan yaralarda saklıdır. Eğer bir gazinin onuruna sahip çıkmak, onun yürüdüğü yolda ona yoldaş olmak senin de boynunun borcuysa bu hikayeyi can kulağıyla dinle.

Hasan lokantanın ortasında bir an durakladı. Garsonlar sanki içerinin ahengini bozan bir eşya görmüş gibi tereddüt ettiler. Kimse “Buyurun kahramanım” demedi. Kimse o koltuk değneğini tutmak için koşmadı. Hasan, kimseye minnet etmeyen bir tavırla boş bulduğu kenar bir masaya doğru ilerledi. Gıcır tak yürüyüşü zordu. Alnında boncuk boncuk terler birikmişti. Yeni takılan protezi, kesik bacağının ucunu bir ateş gibi yakıyordu ama o acısını dişlerinin arasına hapsetmişti. Çehresinde en ufak bir sızlanma emaresi yoktu.

Bölüm 3: Zorbaların Alayları

Tam o sırada pencere kenarındaki en güzel masadan şımarık bir kahkaha yükseldi. Masanın etrafında son moda İtalyan kesim ceketleri, dar paça pantolonları ve jöleli saçlarıyla iki genç oturuyordu. Berk ve Doruk, Ömer Seyfettin’in kaleminden çıkmış zübe tiplerinin bugünkü vücut bulmuş halleri. Hayatlarında hiç siper görmemiş, hiç soğukta nöbet tutmamış, babalarının parasıyla beylik taslayan tipler. Berk elindeki ithal sigarayı tüttürerek arkadaşını dürttü.

“Şuna bak, Doruk.” dedi. Sesi bilerek, yüksek çıkararak, “Bizim mekana Robocop gelmiş. Şu yürüyüşe bak, Terminator mübarek.” Doruk ağzındaki şarabı püskürtecek gibi güldü. “Oğlum çok ses yapıyor ya.” dedi, yüzünü buruşturarak. “Garsona söyleyelim de yağlasınlar bari. Kafam şişti o gıcırtıdan.” Hasan bu sözleri duydu. Nasıl duymasın? O kulaklar mermi vızıltılarını, top seslerini duymuştu. Bu sinek vızıltılarını mı duymayacaktı? Bir an durdu. Yüzü kireç gibi olmadı. Aksine hafifçe kızardı. Utançtan değil, öfkeden de değil. Karşısındaki bu cehaletin, bu vefasızlığın verdiği derin bir kederden başını çevirip onlara bakmadı bile.

Bölüm 4: Hasan’ın Kararlılığı

Ömer Seyfettin hikayelerinde asil ruhlar sefillerle dalaşmazdı. Kartal sinek avlamazdı. Hasan sadece derin bir nefes aldı. “Sabır.” dedi kendi kendine. “Sabır Hasan. Sen askersin. Sivil vatandaşa el kalkmaz.” Onlar bilmiyor. Bilseler yapmazlar. Ama yanılıyordu. Onlar biliyordu ve tam da bildikleri için yapıyorlardı. Çünkü Hasan’ın o sessiz vakur duruşu, Berk’in o şımarık kof hayatının ne kadar boş olduğunu yüzlerine vuruyordu. Hasan’ın varlığı onların vicdanını rahatsız ediyordu ve bu rahatsızlığı bastırmak için daha çok saldırıyorlardı.

Bölüm 5: Berk’in Kibrinin Sonu

Berk, Hasan’ın cevap vermediğini görünce daha da küstahlaştı. Ayağa kalktı. Güya tuvalete gidecekmiş gibi masanın etrafından dolaştı ama rotasını Hasan’ın masasına çevirdi. Hasan’ın tam tepesinde durdu. Üzerindeki pahalı parfüm kokusu Hasan’ın burnuna doldu. “Afiyet olsun asker ağa.” dedi Berk yapmacık bir kibarlıkla. “Ama bakıyorum çorbanı içmiyorsun. Beğenmedin mi?” Yoksa Berk eğildi, fısıldar gibi ama herkesin duyacağı bir sesle devam etti: “Yoksa o bacağı boşuna mı kaybettin diye düşünüyorsun?”

Bölüm 6: Hasan’ın Tepkisi

Bu söz bardağı taşıran son damla değildi belki ama bardağı çatlatan darbeydi. Boşuna bir gazinin yüzüne söylenebilecek en ağır kelime. Lokantadaki diğer müşteriler çatal bıçak sesleri kesildi. Herkes donmuştu. Bazı müşteriler utançla başlarını öne eğdi. Ama kimse “Ne yapıyorsunuz beyler?” demedi. Toplumsal çürüme o metal protezden daha soğuktu.

Hasan, gıcırdayan kaşığı kasede bıraktı. Başını öne eğdi. O an aklına Berkin veya Doruk’un suratını dağıtmak gelmedi. Onun aklı o meşhum geceye, bacağını bıraktığı o soğuk sulara gitti. Yanında şehit düşen arkadaşı Mehmet’i hatırladı. Mehmet, son nefesinde vatan sağ olsun derken gülümsememiş miydi? Hey gidi Mehmet dedi içinden Hasan. Sen orada canını verdin, bu soytarılar burada şarabını yudumlayıp bizimle eğlensin diye mi?

Bölüm 7: İçsel Mücadele

Bu düşünce canını yaktı. Bacağını koparan şarapnelden daha çok yaktı. Ömer Seyfettin’in hikayelerindeki o derin, sarsıcı milli ıstırap Hasan’ın yüreğine çöktü. Karşısındaki bu gençler düşman askeri değildi. Kendi milletinin kendi dilini konuşan çocuklarıydı. Ama ruhları o kadar uzaktı ki Hasan onlara bakarken sanki birer yabancıya, birer işgal kuvveti askerine bakıyor gibi hissetti.

Hasan derin bir nefes aldı. “Sabır.” dedi kendi kendine. “Sabır Hasan. Sen askersin. Sivil vatandaşa el kalkmaz. Onlar bilmiyor. Bilseler yapmazlar.” Ama yanılıyordu. Onlar biliyordu ve tam da bildikleri için yapıyorlardı. Çünkü Hasan’ın o sessiz vakur duruşu, Berk’in o şımarık kof hayatının ne kadar boş olduğunu yüzlerine vuruyordu.

Bölüm 8: Zeynep’in Cesareti

Tam o sırada bir sandalye çekilme sesi duyuldu. Arka masadaki ihtiyar Albay Eşref ayağa kalkmıştı. Gözleri Berk’in gözlerine dikilmişti. “Berk,” dedi ihtiyar. “Senin gibi bir gencin elini kaldırması, bir gazinin onurunu zedelemesi kabul edilemez.” Berk, ihtiyarın sesindeki otoriteyi hissetti ama bu onu daha da öfkelendirdi. “Sen kimsin?” diye bağırdı.

O sırada kapıda fötür şapkasının altından her şeyi izleyen, bastonuna iki eliyle dayanmış ihtiyar bir adam duruyordu. Hemşire Zeynep, Anadolu’nun bağrından kopup gelmiş, Nene Hatun’un torunu Zeynep. Elinde ne silah vardı ne de sopa. Ama duruşunda bin orduya bedel bir cesaret vardı. Zeynep koşar adımlarla Berk’in üzerine yürümedi. Doğrudan Hasan’ın yanına gitti. Berk bir kadın görünce duraksadı. “Sen de kimsin be? Çekil şuradan.” Zeynep Berk’e cevap bile vermedi. Önce Hasan’ın önüne geçti. Onu gövdesiyle korudu. Sonra eğildi.

Bölüm 9: Zeynep’in Kararlılığı

Zeynep, Berk’in üzerine doğru adım attı. “Sen de kimsin?” dedi Berk. “Beni burada küçümseme. Burası dağ başı değil.” Zeynep, Berk’in gözlerine baktı. “Burası bir vatan. Ve senin o küçümseyici tavrın, bu vatanın kahramanlarına saygısızlıktır.” Berk, Zeynep’in cesaretine karşı bir şey diyemedi. Ama içindeki öfke kabardı.

“Kes sesini!” diye bağırdı Berk. “Bana bak, sen kimsin? Burası benim mekanım. Gidip başkalarına şirin gözükmeye çalış.” Zeynep, Berk’in üzerine yürümeye devam etti. “Seninle işim yok. Ama bu adam benim kardeşim. Ve ben onun yanındayım.”

Bölüm 10: İhtiyar Albayın Müdahalesi

O anda ihtiyar Albay Eşref, Berk’in üzerine yürüyerek elini omzuna koydu. “Benim elimi öpme evlat,” dedi Albay. “Benim rütbem geçmişte kaldı. Sen o kırdığın değneği alacaksın. Albay, yerdeki kırık değneği işaret etti ve o yiğide vereceksin. Özürünü ona dileyeceksin.” Berk, yerde sürünen bir solucan gibi kırık değneğe uzandı. Gözyaşları pahalı marka gömleğine damlıyordu. Değneği aldı. Hasan’a doğru emekledi.

Bölüm 11: Kırık Değnek ve Özür

Berk, değneği Hasan’a uzattı. Başını kaldıramıyordu. “Özür dilerim.” dedi fısıltıyla. “Abi özür dilerim.” Hasan değneği almadı. “Abi deme.” dedi Hasan. “Biz kardeş değiliz. Sen o değneği bana verme. Sen o değneği vicdanına dayayacaksın. Belki o zaman insan gibi yürümeyi öğrenirsin.” Berk, yerde sürünen bir solucan gibi kırık değneğe uzandı. Gözyaşları pahalı marka gömleğine damlıyordu.

Bölüm 12: Zeynep’in Desteği

Zeynep, Berk’in elindeki değneği itmeye hazırlandı. Olayların kopacağı an gelmişti. Arka masadaki ihtiyar Albay Eşref ayağa kalkmıştı. Gözleri Berk’in gözlerine dikilmişti. “Berk,” dedi ihtiyar. “Senin gibi bir gencin elini kaldırması, bir gazinin onurunu zedelemesi kabul edilemez.” Berk, ihtiyarın sesindeki otoriteyi hissetti ama bu onu daha da öfkelendirdi. “Sen kimsin?” diye bağırdı.

Bölüm 13: Korkunun Sonu

Zeynep, Berk’in üzerine doğru adım attı. “Sen de kimsin?” dedi Berk. “Beni burada küçümseme. Burası dağ başı değil.” Zeynep, Berk’in gözlerine baktı. “Burası bir vatan. Ve senin o küçümseyici tavrın, bu vatanın kahramanlarına saygısızlıktır.” Berk, Zeynep’in cesaretine karşı bir şey diyemedi. Ama içindeki öfke kabardı.

Bölüm 14: Sonuç ve Yeni Bir Başlangıç

O akşam Monte Marsan üssünde gün batarken Türk bayrağı gönderde dalgalanıyordu ve o bayrağa bakan herkes artık ona sadece bir kumaş parçası olarak değil, yenilmez bir iradenin sembolü olarak bakıyordu. Anlamışlardı ki uçağın modeli ne olursa olsun, onu uçuran bir Türk ise sonuç asla değişmezdi.

İşte bu hikaye sadece bir hava savaşı hikayesi değildir. Bu hikaye yapamazsınız denileni yapanların, küçümsenenlerin devleştiği anların hikayesidir. Onlar, 40.000 fitte ses hızının üzerinde yer çekimine ve ölüme meydan okuyarak bizi bekleyen isimsiz kahramanlardır. Onlar, “istikbal göklerdedir” diyen o büyük mirasın bekçileridir.

Bölüm 15: Kahramanların Hatırlanması

Bugün belki ekran başında rahat koltuklarınızda oturuyorsunuz ama şunu asla unutmayın. Şu an tam bu saniyede başınızın çok üzerinde birileri sizin huzurunuz için, sizin onurunuz için o daracık kokpitlerde o muazzam G kuvvetlerine göğüs geriyor. Bu video onların çelik bileklerine ve sarsılmaz yüreklerine küçük bir saygı duruşudur.

Bölüm 16: Gelecek İçin Umut

Eğer siz de bu vatanın göklerdeki kartallarıyla gurur duyuyorsanız, bu hikayeyi tüm dünyaya duyurmamıza yardım edin. Videoyu beğenin, paylaşın ve o sessiz kahramanlara yorumlarda bir selam gönderin. Unutmayın, kahramanlar vurulunca değil, unutulunca ölür. Biz onların hikayelerini asla unutmayacağız.