KÖR BİR KADIN, KİBİRLİ BİR MİLYONERİ SANAL SEVGİLİSİYLE KARIŞTIRIR… VE O ARTIK ASLA AYNI OLMAZ!

.
.

Kör Bir Kadın, Kibirli Bir Milyoneri Sanal Sevgilisiyle Karıştırır… Ve O Artık Asla Aynı Olmaz!

Haziran ayının ince yağmuru, Safranbolu Beyi Meydanı’nın düzensiz taşlarına düşüyor, fenerlerin ışığını parçalayıp küçük su birikintilerinin içine taşıyordu. Meydanın ortasındaki 19. yüzyıldan kalma mermer çeşme; nice vedaya, nice kavuşmaya, nice içli duaya şahit olmuştu. Çeşmenin çevresindeki yaz şenliği tezgâhlarından sıcak içecek, tarçınlı salep ve tatlı badem kokusu yükseliyor; akordeonun ince melodisi, çocukların kahkahalarına karışıyordu.

Oysa bütün o hayatın ortasında, dünyayla kavgalı bir adam gibi dikilen biri vardı.

Emre Yılmaz…

Otuz beş yaşında, üç eyalete yayılan tarım ticareti imparatorluğunu yöneten; soya fiyatlarından, ihracat rotalarından, depolama anlaşmalarından ve bir gecede milyarlarca liranın yer değiştirdiği pazarlardan sorumlu bir adam. Üzerinde İtalyan kesimi bir takım elbise vardı ama yağmur onu sırılsıklam etmiş, omuzlarını ağırlaştırmıştı. Cep telefonu kulağına yapışmış, söyleyip durduğu kelimeler yağmur damlaları gibi sinirli sinirli dökülüyordu.

“Hayır! Hayır, o anlaşma öyle yapılmayacak!” diye homurdandı.
“Bu kadar basit bir şeyi bile beceremiyorsunuz… Tamam. Tamam, kapatıyorum.”

Telefonu indirdiğinde yüzündeki ifade, bir çocuğun kaybolup da kendini suçladığı o acı hâli andırıyordu. Ama o acıyı kimseye göstermezdi. Çünkü Emre’nin hayatında duygular, yönetilmesi gereken zayıflıklardı. Onları bastırmayı, “verimlilik” diye ambalajlamayı öğrenmişti.

Kibir, onun zırhıydı.
Çalışmak, onun sığınağı.

Meydandaki kalabalık Emre’yi izliyor, ama kimse yaklaşmaya cesaret edemiyordu. Çünkü o adamın yanında, her zaman görünmez bir mesafe vardı. İnsanlar o mesafeyi parayla, unvanla, sert bakışlarla ölçerdi.

İşte tam o sırada, asırlık çınarların gölgesinden gelen ince bir ses, bu zırhın üzerine küçük bir çatlak attı.

“Geciktiğim için özür dilerim…”

Emre döndü.

Yaklaşık yirmi sekiz yaşında bir kadın, beyaz bir bastonla yavaş adımlarla geliyordu. Gözleri, sanki yalnız kendisinin bildiği bir noktaya dönüktü. Yüzü şenlik fenerlerinin titrek ışığında aydınlanıyor; yanaklarında sessizce süzülen gözyaşları, yağmurla karışıyordu. Gülümsemeye çalışıyor ama o gülümseme kırılgandı.

Kadın bastonunu çeşmenin kenarına dokundurup durdu.

“Okuldan daha erken çıkamadım…” dedi.
“Çocuklar yaz şenliği gösterisi için prova yapıyorlardı. Biliyorum, bana kızgın olmalısın…”

Emre’nin alnı kırıştı. Kadın onu… tanıyor muydu?

Kadın konuşmaya devam etti:

“Seninle şahsen tanışmaktan vazgeçmenden çok korktum. Aylarca konuştuk. O kadar çok söz verdik ki… gerçekten geleceğine inandım.”

İşte o an Emre anladı.

Bu kadın onu başkasıyla karıştırıyordu.

Kadın bir “Mert” bekliyordu. Sanal dünyada aylarca mesajlaştığı, sesini ezberlediği, hayalini kurduğu bir adam. Emre ise… yanlış zamanda yanlış yerde duran bir yabancıydı.

Normalde Emre’nin yapacağı belliydi:
Bir saniye bile kaybetmeden düzeltir, konuyu kapatır, giderdi.

Ama kadının gözyaşlarının içinden yükselen o umut, Emre’nin içindeki donuk bir odaya sıcak bir nefes üfledi.

Yıllar sonra ilk kez…
Biri onunla para için değil, insan olduğu için konuşuyordu.

Kadın bir adım daha attı, elini uzattı.

“Çok sessizsin… Her şey yolunda mı?”

Emre yutkundu.

“İyiyim…” dedi istemsizce.

Kadının yüzü bir anlığına güneş gibi aydınlandı.

“Ne kadar rahatladım!” dedi.
“Benim hakkımdaki fikrini değiştirdiğini sanmıştım. Biliyorsun… yaşadığım onca şeyden sonra birine güvenmek çok zor.”

Emre farkında olmadan kadının elini tuttu.

Kadının parmakları narindi, ama baston tutmaktan sertleşmişti. Emre’nin avucunun içinde dolaştı.

“Ellerin hayal ettiğimden farklı…” dedi kadın şaşkınlıkla.
“Daha yumuşak… Daha… başka.”

Emre’nin içinde bir şey kıpırdadı.

O an yalan söylemek istemedi. Ama gerçekleri söylerse bu kadının umudunu paramparça edecekti. Zırhının arkasında saklanan adam, bir anda şunu düşündü:

Belki de bu anın kıymeti, doğruluktan daha ağırdır.

Kadın, “Adımı hatırladın mı?” diye sordu.

Emre, bir kelimeyi sınar gibi fısıldadı:

“Aslı…”

Kadın sevinçle güldü.

“Hatırladın!” dedi.
“Şahsen tanıştığımızda adımı unutmandan çok korkmuştum…”

Emre, dudaklarında hiç bilmediği bir şefkatle:

“Güzel bir isim,” dedi.

Yağmur hafifledi. Şenlik gürültüsü yumuşadı. Aslı bastonunu yeniden yoklayıp yürümeyi önerdi.

“Sana büyüdüğüm kiliseyi göstermek ister misin?” dedi.
“Kazadan önce orada org çalardım.”

Emre farkında olmadan başını salladı. Kadın göremese de, “evet”i duymuş gibiydi.


1. Karanlığı Olan Kadın

Arnavut kaldırımlı sokaklara girdiler.

Aslı bastonuyla her taşın düzensizliğini tanıyordu. Sanki şehir, onun ayaklarının altında bir harita olmuştu. Emre, kadının her adımda nasıl durup dinlediğine şaştı: Uzakta bir kedi miyavlıyor mu, bir evden kahve mi kavruluyor, taşın kenarında küçük bir çukur mu var… Aslı bunları “görmeden” biliyordu.

“Biliyor musun…” dedi Aslı yürürken.
“Gözümü kaybettiğim gün, hayatım bitti sandım.”

Emre’nin boğazı düğümlendi.

“On altı yaşındaydım,” diye devam etti.
“Bir otobüs kazası… ailemi de aldı. Sonra… körlük geldi. Ama müzik kaldı. Müzik… beni hayatta tuttu.”

Emre, kendi hayatının ne kadar dolu görünüp aslında ne kadar boş olduğunu düşündü. Kendisi bir imparatorluğun tepesindeydi ama içindeki sessizlik, Aslı’nın karanlığından daha ürkütücüydü.

Kiliseye geldiklerinde Aslı ahşap kapının oyuklarını parmaklarıyla yokladı.

“Burası bana huzur verir,” dedi.
“Özellikle kaybolmuş hissettiğimde…”

“Kaybolmuş…” kelimesi Emre’nin içine bir iğne gibi battı. O da kayıptı. Sadece kaybını pahalı takım elbiselerle saklıyordu.

Aslı basamaklara oturdu.

“Bana kendinden bahset,” dedi.
“Mesajlarda konuşamadığımız her şeyi bilmek istiyorum.”

Emre’nin zihni çarpıştı. Ne anlatacaktı?

Gerçeği söylese, bu kadın onun “Mert” olmadığını öğrenecekti.
Susarsa, onu kandırmış olacaktı.

Emre, yıllardır ilk kez bir insana karşı “kontrolü” kaybetti.

“Çok çalışıyorum,” dedi yavaşça.
“Bazen… hayatın akıp gittiğini ve benim gerçekten yaşamadığımı hissediyorum.”

Aslı’nın yüzü yumuşadı.

“Tamamen anlıyorum,” dedi.
“Ben de yıllarca yaşamadığımı sandım. Ama sonra… dünyayı sadece gözlerimizle görmediğimizi öğrendim.”

Bir süre sessiz kaldılar. Sonra Aslı, Emre’nin elini yeniden buldu.

“Bazen insanlar ekranda çok başka,” dedi.
“Şahsen tanışınca değişiyorlar. O yüzden korktum.”

Emre acı bir gülümsemeyle düşündü:
Ben zaten değişmiş biriyim… ama sahte bir değişim.

Aslı başını hafifçe yana eğdi.

“Peki ya sevdiğin biri düşündüğün gibi çıkmasa?” diye sordu.

Emre’nin kalbi hızlandı.

Aslı, bir süre düşündü.

“Yalanın sebebine bağlı,” dedi.
“Eğer beni korumak içinse… anlamaya çalışırım. Ama manipülasyon içinse… affetmek zor olur.”

Bu cümle, Emre’nin içini hem umutla hem korkuyla doldurdu.

.

2. Ev, Kahve, Nine Ayşe

Gece ilerleyince Aslı eve dönmek istedi.

“Anneannem endişelenir,” dedi.
“Geceleri dışarı çıktığımda hep korkar.”

Emre, hiç düşünmeden:

“Sana eşlik edebilir miyim?”

“Çok sevinirim.”

Aslı’nın evi, mütevazı iki katlı bir yapıydı. Bahçesinde birkaç çiçek, kapısında eski bir zil vardı.

Kapıda durdu Aslı.

“Mert…” dedi.
“Anneannemle tanışmanı isterim. Hayatımdaki en önemli insan o.”

Emre’nin midesi kasıldı. Bu artık sadece yanlış anlaşılma değildi. Artık bir ailenin içine giriyordu.

Ama o sıcak eve duyduğu özlem, kibir zırhından güçlü çıktı.

“Onunla tanışmak bir onur olur,” dedi.

Kapı açıldı.

İçeriden kahve ve mısır keki kokusu yayıldı.

“Anneanne,” dedi Aslı,
“Tanıştırmak istediğim biri var.”

Odaya giren kadın yetmiş sekiz yaşındaydı. Keskin bakışlı ama sıcak gülüşlüydü. Emre’ye bir an baktı, sanki onu tarttı.

“Hoş geldin oğlum,” dedi.
“Aslı senden çok bahsetti.”

Emre, yutkundu.

Aslı gururla:

“Bu Mert,” dedi.

Nine Ayşe, “Kargo işinde çalışıyormuşsun,” dedi.
“Emeğiyle yaşayan insanın alnı açıktır.”

Emre, kahvesiyle neredeyse boğulacaktı.

Ama o gece…
Emre ilk kez “ev” gibi bir yerde oturdu.

Ne iş konuşuldu, ne para.
Sadece hikâyeler, tarifler, anılar.

Aslı gitarını aldı. Emre’nin eski çocukluk piyano bilgisi, evin köşesindeki eski piyanoda canlandı. Birkaç nota… sonra Aslı’nın gitarı eşlik etti.

Nine Ayşe’nin gözleri doldu.

“Bu evde elli yıldır…” dedi.
“Böyle bir müzik duymadım.”

Emre’nin boğazı düğümlendi.

Bu evin sıcaklığı, onun yıllardır satın alamadığı tek şeydi.


3. Yalanın Büyümesi

Günler geçti.

Emre iş toplantılarını iptal etti. İstanbul’daki ekibine “ailevi bir mesele” dedi. Teknik olarak doğruydu: Gerçekten de ailesine dair bir boşlukla yüzleşiyordu.

Aslı ile her gün buluştular.

Meydan, sokaklar, şenlik, kahve…
Emre’nin içindeki buz, yavaş yavaş eridi.

Ama yalan da büyüdü.

Aslı, onu “Mert” sanıyordu.
Nine Ayşe, onu “emekçi” sanıyordu.
Çocuklar, onu “kargo abi” sanıyordu.

Bir gün Aslı, okuluna götürdü onu.

Çocuklar Emre’ye sarıldı, sorular sordu. Emre, piyanoda bir şeyler çalınca Aslı’nın yüzü ciddileşti.

“Mert…” dedi sonra.
“Sen… anlattığından daha farklı gibisin.”

Emre’nin alnına soğuk ter düştü.

Aslı, kördü ama sezgisi keskinleşmişti. Yalanın çatlaklarını “görmeden” duyuyordu.

“Birkaç küçük şey uyuşmuyor,” dedi sakince.
“Konuşma tarzın, ellerin… hayatın.”

Emre yalanı yamamaya çalıştı.

Ama her yama, daha büyük bir yırtık açıyordu.


4. Gerçeğin Tokadı

Bir sabah Emre’ye İstanbul’dan bir telefon geldi.

“Beyefendi… bir gazeteci sizi Safranbolu’da görüntülemiş.”
“Fotoğraflar var…”

Emre’nin kanı dondu.

Haber çıkarsa Aslı’nın hayatı altüst olacaktı. “Milyoner, kör öğretmeni kullandı” diye yazacaklardı. İnsanların acımasızlığı, Aslı’yı paramparça ederdi.

Emre karar verdi:
Aslı, gerçeği benden öğrenecekti.

O gün, meydanda buluştular.

Aslı daha Emre yaklaşırken “farklısın” dedi.

“Nefesin hızlı… gerginsin. Ne oldu?”

Emre ellerini tuttu.

“Aslı… sana bir şey söylemem gerek.”

“Mert…” dedi Aslı, endişeyle.

Emre gözlerini kapattı.

“Benim adım Mert değil. Ben… Emre Yılmaz.”

Aslı’nın yüzü dondu.

Emre devam etti:

“İlk gece beni başka biri sandın. Ben düzeltmeliydim. Ama… sustum. Ve sonra… yalan büyüdü.”

Aslı, ellerini çekti.

“Sana yalan söyledin.”

“Evet.”

“Beni aptal yerine koydun.”

“Hayır, Aslı… seni—”

“Sus!” diye bağırdı Aslı.

Meydandaki insanlar döndü baktı.

“Anneannemi de kandırdın,” dedi titreyen bir sesle.
“Bizim evimize girdin, bizim hayatımıza… yalanla girdin.”

Emre, içi parçalanarak:

“Duygularım gerçek,” dedi.
“Sana… gerçekten aşığım.”

Aslı, acı bir kahkaha attı.

“Yalanın üzerine kurulan şey nasıl gerçek olur?”

Ve o an… Aslı’nın gözlerinden yaşlar aktı.

“Ben zaten çok kaybettim,” dedi.
“Şimdi bir de güvenimi mi kaybettireceksin?”

Emre, “fotoğraflar”ı söyledi. Haber çıkacağını.

Aslı’nın yüzü karardı.

“Demek yakalandığın için söylüyorsun…”

Emre cevap veremedi.

Aslı bastonunu sıktı.

“Bana ve aileme bir daha yaklaşma,” dedi.
“Ve… gazetelerde adım geçerse… seni asla affetmem.”

Aslı gitti.

Emre meydanda kaldı.

Yağmur yeniden başladı.


5. Bedel Ödeme

Emre kaçabilirdi.
İstanbul’a dönüp parasıyla her şeyi susturabilirdi.

Ama o gün ilk kez… kaçmadı.

Nine Ayşe ile konuştu. Her şeyi anlattı.

Yaşlı kadın gözlerini kapattı, uzun süre sessiz kaldı.

“İyi niyetin var olabilir,” dedi.
“Ama niyet, sonuçları silmez.”

Emre diz çöktü.

“Biliyorum. Ama… onu korumak istiyorum. Gazeteci haber yapmasın. Aslı’nın adı çıkmasın.”

Nine Ayşe, bir şart koydu.

“Aslı mutlu olacaksa… sen gideceksin.
Bir daha onu rahatsız etmeyeceksin.”

Emre’nin içi yandı.

“Tamam,” dedi.
“Şartı kabul ediyorum.”

Emre, Aslı’nın hayalini—engelli çocuklar için müzik okulunu—anonim şekilde finanse etti. Vakıf kurdu. Her şey resmi, şeffaf, bağımsız oldu.

Aslı’nın projesi kabul edildi.

Şehir sevinçten uçtu.

Ama Aslı, paranın arkasında Emre olduğunu öğrendiğinde yeniden sarsıldı.

“Yine beni kontrol etmeye çalıştın,” dedi.

Emre ilk kez “kontrol”ün ne kadar zehirli olduğunu anladı.

O an Emre’nin yapabileceği tek şey vardı:

Tam şeffaflık.

Gazeteciyle görüştü. Hikâyeyi kendisi anlattı. Aslı’nın mahremiyetini koruyacak şekilde, suçu da kendi üzerine alarak.

Başlık, skandal değil; değişim oldu.


6. Yeniden Tanışma

Günler sonra Aslı, kilisenin basamaklarında Emre’ye bir teklif sundu.

“Sıfırdan başlayalım,” dedi.
“Emre ve Aslı olarak… ilk kez tanışan iki insan gibi.”

Emre’nin sesi titredi.

“Bu… mümkün mü?”

“Mümkün,” dedi Aslı.
“Çünkü ben körüm ama aptal değilim.
Ve sen zenginsin ama insan olmayı öğreniyorsun.”

Emre, gülümsedi.

“Merhaba,” dedi.
“Ben Emre. Hatalı bir adamım. Ama değişmeye niyetliyim.”

Aslı elini uzattı.

“Merhaba Emre. Ben Aslı. Karanlıkta yaşamayı öğrendim. Şimdi… güvenmeyi yeniden öğrenmeye çalışıyorum.”


7. Yıllar Sonra

Aradan aylar geçti.

Müzik okulu açıldı. Safranbolu’nun en güzel konağı restore edildi. Çocuklar, enstrümanlarla dolu sınıflarda gülüyor, şarkı söylüyor, “ben yapamam”ı “ben yaparım”a çeviriyordu.

Emre, şirketlerini profesyonel bir ekibe devretti. İlk kez sabahları sadece “para” için değil; “anlam” için uyandı.

Aslı, öğretmenliğin ötesinde bir lider oldu.

Nine Ayşe, iki gencin sabrını sınadı ama sonunda gülümsedi.

Ve bir gün… kilisede, sade bir törenle…

Emre ve Aslı evlendi.

Aslı’nın gelinliği gösterişli değildi. Ama onun yüzündeki huzur, milyonluk kumaşlardan daha parlaktı.

Emre’nin gözleri doluydu.

“Benim servetim sensin,” dedi.

Aslı güldü.

“Hayır,” dedi.
“Bizim servetimiz… artık birlikte kurduğumuz hayat.”


Ders

Bazen kader, karanlıkta yaşayan birinin gözlerine, kibir zırhına saklanan bir adamı getirir.

Ve o adam… bir kez gerçek sevgiyle “görülünce” artık eskisi gibi olamaz.

Çünkü gerçek aşk;
seni olduğun yerde bırakmaz.

Seni dönüştürür.