Bakımevine Yerleştirilen Kadın Yıllardır Yaşadığı Evine Ağlayarak Veda Etti!
.
Baba Ocağına Gözyaşlarıyla Veda
Fatma Teyze’nin Narlıca’dan Bakımevine Uzanan Yolculuğu
Hatay’ın Antakya ilçesine bağlı Narlıca mahallesinde, dar sokakların birbirine dolandığı, tozlu yolların zeytin ve nar ağaçlarının gölgesine karıştığı küçük bir ev vardı. Kiremitleri yer yer çökmüş, duvarları rutubetten kabarmış, kapısının eşiği yılların ayak izleriyle aşınmış bu ev, dışarıdan bakan için sıradan, hatta yorgun bir yapıydı. Ama içeride yaşayan 67 yaşındaki görme engelli Fatma Yiğit için burası sadece bir ev değildi; bir ömür, bir baba yadigârı, bir dünyaydı.
Fatma, bu evde doğmuştu. Çocukken, avludaki incir ağacının gövdesine tırmanmaya çalıştığı günleri hatırlardı; babasının sert ama sevgi dolu sesi kulaklarındaydı hâlâ:
“Düşeceksin kız, in aşağıdan! Gel, sana portakal soyayım.”
Annesinin tandır başında pişirdiği ekmeğin kokusu, kapı önünde sokağa taşan sohbetler, bayram sabahları radyodan yükselen ilahiler… Hepsi bu evin taşlarına sinmişti. Yıllar geçti, önce annesini, sonra babasını, en son da iki ağabeyini toprağa verdi. Ev dolu dolu bir haneyken, zamanla sessizliğin neredeyse elle tutulur olduğu bir yere dönüştü.
Fatma hiç evlenmemişti. Kimse nasip olmamış değildi; talip çıkan olmuştu, ama o bir türlü kopamamıştı bu evden, bu sokaktan, bu mahallenin tanıdık gürültüsünden. Babası da hayattayken “Kızım, gitmek istersen ben karışmam,” demişti, ama o hep kalmayı seçmişti.
Gençliğinde gözleri sağlamdı. Her şeyi görür, evin her köşesini, sokaktaki her taşı bilirdi. Yavaş yavaş görme kaybı başlayınca önce önemsemedi; “Biraz yorgunluk, biraz yaş,” deyip geçiştirdi. Ama yıllar, görmesini usul usul, bir ilmik gibi çözmeye başladı. Önce renkler soldu, sonra konturlar bulandı, en sonunda yüzleri ayırt edemez hâle geldi.
Doktora gidecek para yoktu. Olan parayla kışı çıkarmak, tüp almak, un almak, ilaç almak gerekiyordu. Gidilebilen devlet hastanelerinde “İleri yaş, yapacak bir şey yok,” diyen birkaç cümle, bir reçete ve biten bir umut vardı. Fatma’nın dünyası küçülmeye başladı; evin içi, bastonla saydığı adımlar, parmak uçlarıyla tanıdığı duvarlar, kapı kolunun soğukluğu, tandırın kenarı, soba borusunun çıkıntısı…
Görme tamamen gidince, evin içindeki karanlık, dışarıdakinden daha ağır bir gölgeye dönüştü. Ama o inatla tek bir cümleyi bırakmadı:
“Ben kimseye muhtaç yaşamadım, yine yaşamam.”

Komşular ve Yalnızlık
Narlıca’nın insanı yufka yüreklidir. Kimse kimseyi bütünüyle görmezden gelemez. Fatma Teyze’nin de hâl hatır soran komşuları, kapısına bazen sıcak yemek, bazen bir tabak dolma, bazen bir tas çorba bırakan iyi insanları vardı.
Karşı evde oturan Ayşe, sabahları işine giderken kapıyı tıklatır:
“Fatma Abla, nasılsın? İlaçlarını içtin mi?”
Bir alt sokaktaki Emine, haftada bir uğrar, evi şöyle bir kolaçan eder, düzensizce biriken tabakları toplar, kaçak göçek temizlik yapmaya çalışırdı.
Ama komşuluk dediğin, aile gibi olamaz bazen. Herkesin kendi derdi, kendi çocuğu, kendi geçimi vardı. Kimse her gün, her saat başında bekleyemezdi kapıda. Fatma, bunu biliyor, kimseyi yük altında bırakmak istemiyordu. Ne zaman fazla yardım edilse mahcup olurdu:
“Ben kimseden yaşam,” derdi. “Tek başıma…”
Sorulduğunda hep aynı cevabı verirdi:
“Tek başına mı yaşıyorsun Fatma Teyze?”
“Tek başıma.”
“Bakan kimse yok mu sana?”
“Yok, bakan yok.”
“Hiç kimse gelmez mi?”
“Hiç. Yalan yok, kimse.”
Soruları soranlar üzülür, o üzülmelerden rahatsız olan yine Fatma olurdu. Bu yüzden çoğu zaman konuşmayı erken keser, “Allah var, yeter,” deyip konuyu kapatırdı.
Yemeğini komşular getirir, ama o hep “köyünü ver, yeter” der gibi eliyle bir sınır çizerdi. Temizliği, banyosunu soranlara karşı gururla:
“Ben bakarım,” derdi. “Banyomu ben yıkarım.”
Ama gerçek başkaydı. Özellikle kış ayları, banyo neredeyse imkânsız hâle geliyordu. Sobayı yakmak, suyu ısıtmak, leğeni hazırlamak, kaygan zeminde düşmeden yıkanıp çıkmak… Görmeyen birine göre bunlar birer düzenek, birer kumar gibiydi. Bu yüzden itiraf ederdi, yarı gülüp yarı utanarak:
“Bu yıl yıkanamamışsın ama Fatma Abla,” dediklerinde, önce bir an susar, sonra dürüstlüğü galip gelirdi:
“Yazın yıkandım. Kışın yıkanmıyorum. Niye yalan söyleyeyim?”
“Yıkanmak istemedin mi?”
“İsterim… Ama kimse… Banyoya düştüm.”
Bu cümlenin içinde koca bir hikâye vardı. Banyoya daha önce düşmüştü. Dizindeki morluklar, belindeki ağrılar hâlâ o düşüşün hatırasını taşıyordu. Tek başına kalkması bile uzun sürmüştü. O günden sonra kış banyosundan neredeyse vazgeçmişti.
Çilem’in Haberi Duyuşu
Bir gün, Narlıca’da yaşayan Çilem Artan isimli genç bir kadın, mahallede dönen sohbetlerden birinde Fatma Teyze’yi duydu. “Görme engelli, tek başına kalmış, çamaşırını zor yıkıyor, banyoya düşmüş,” diyorlardı. Herkesin dilinde aynı cümle vardı:
“Çok yazık, çok…”
Çilem, “Yazık demekle olmaz” diye düşündü. Önce kapıyı çaldı, kendini tanıttı, içeri girdi. Evin içini ilk gördüğü an, göğsünde bir şey düğümlendi. Duvarlarda yoğun rutubet, yer yer küf. Tavanlarda su izleri, kırık camlar, eski, yırtık bir perde. Sobanın yanındaki duvar kararmış, duman isi her yere sinmişti.
Fatma, sandalyede oturuyordu; başı hafifçe öne eğik, elleri önünde kenetlenmiş. Gözleri boşluğa bakıyordu; yüzündeki çizgiler, hem yaşın hem de hayat boyu süren yalnızlığın izlerini taşıyordu.
Çilem, yumuşak bir sesle:
“Fatma Teyze, nasılsın?” diye sordu.
“İyiyim kızım,” dedi Fatma. “Allah’a şükür. Daha beterleri var.”
Aynı cümleyi çok kişi söylemişti hayatında: “Daha beterleri var.” Belki vardı. Ama bu, onun durumunu hafifletmiyordu.
Çilem evin içinde dikkatlice dolaştı, banyoya baktı, mutfağa girdi. Bu evin, bırak görmeyen birinin, sağlıklı birinin bile zorlanacağı kadar bakımsız ve tehlikeli olduğunu anladı. Bir şeyler yapmak gerektiği çok açıktı artık.
O akşam eve döndüğünde, eline telefonu aldı. Aile ve Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü’yle iletişime geçti. Durumu anlattı; evin rutubetli hâlini, Fatma’nın görme engelini, yalnız yaşamasını, banyoya düşmesini…
Karşı taraftaki memurun sesinde alışkanlıkla karışık bir ciddiyet vardı. Bir sürü vakayla uğraştıkları belliydi ama Çilem’in anlattıkları, rakamların ötesine geçiyordu. Bir insan vardı işin ucunda.
“Bir ekip yönlendirelim,” dediler. “Yerinde değerlendirme yapalım.”
Devletin Uzanan Eli
Ertesi hafta, mahallede alışılmadık bir hareketlilik oldu. Resmî araçlar sokağa girdi, birkaç görevli indi; biri sosyal hizmet uzmanı, diğeri hemşire, yanında bir de psikolog vardı. Çilem, onları evin önünde karşıladı.
Kapıyı çaldıklarında, Fatma endişeli bir sesle:
“Kim o?” diye sordu.
“Ben Çilem, teyze,” dedi genç kadın. “Yanımda da misafirler var. Devletten geldiler, seni görmeye.”
“Devletten mi?..” sesi titredi. “Ben bir şey yapmadım.”
Bu cümledeki korku, yılların “Devletle işin olmasın” nasihatlerinin bir yankısıydı adeta. Ama sosyal hizmet uzmanı hemen araya girdi:
“Fatma Teyze, biz sana kızmaya gelmedik,” dedi. “Yardım etmeye geldik.”
Evde kısa bir sosyal inceleme yapıldı. Hemşire tansiyonunu ölçtü, ilaçlarını sordu. Psikolog, onunla yavaş yavaş sohbet etmeye başladı; çocukluğundan, ailesinden, günlük rutininden…
“Tek başıma,” diyordu Fatma hep. “Ben kimseye yük olmam. Komşu yemek getirir, yerim. Banyoma da ben bakarım… Yazın yıkanırım. Kışın… kışın zor.”
Sosyal hizmet uzmanı notlar aldı. Evin duvarlarına, tavanına baktı, rutubeti ölçtü, evin deprem görmüş olup olmadığını sordu. Antakya, depremin izlerini taşıyan bir şehir olduğu için, bu evin her duvarı, her çatlağı ayrı ayrı gözden geçirilmek zorundaydı.
Rapor hazırlandığında tablo netti: Tam bağımlı sayılabilecek düzeyde engelli, tek başına yaşayan, bakımı ve günlük ihtiyaçları tam olarak karşılanamayan bir kadın… Üstelik yaşadığı ev, sağlık açısından riskli ve psikolojik açıdan yıpratıcı koşullara sahipti.
Dosya, hızla işleme alındı. İl Müdürlüğü, Fatma için bir yaşlı bakım merkezinde yer ayarladı. Devletin şefkat eli, bürokrasinin içinden yavaş da olsa çıkıp ona doğru uzanıyordu.
İkna Süreci
En zor kısım, evraklar değil, ikna idi.
Bir gün yeniden geldiler. Bu kez amaçlarını açıkça söylemek için:
“Fatma Teyze,” dedi sosyal hizmet uzmanı, yanına oturup elini tutarak. “Sana daha iyi bakılabileceğin bir yer ayarladık. Orada hemşireler var, doktorlar var. Yemeklerin hazır olacak, banyon yapılacak, ilaçların düzenli verilecek. Yalnız kalmayacaksın.”
Fatma önce anlamadı.
“Benim evim var,” dedi. “Babamın evidir bu. Beni buradan kimse götüremez.”
“Kimse seni zorla götürmeyecek, teyze,” diye araya girdi Çilem. “Ama bak, burada çok zorluk çekiyorsun. Kışın yıkanamıyorsun, yemek bulmak zorlaşıyor. Orada her şey hazır olacak.”
“Benim komşularım var,” dedi Fatma. “Ayşe var, Emine var. Onlar getirir yemeğimi.”
“Getiriyorlar, evet,” dedi sosyal hizmet uzmanı, yumuşak ama kararlı bir sesle. “Ama onların da bir sınırı var. Senin her ihtiyacını karşılayamıyorlar. Hem sen görmüyorsun, ev rutubetli, banyoda düşmüşsün… Bir daha düşsen, kalkamazsan ne olacak?”
Fatma sustu. Banyoya düştüğü gün, yerde ne kadar uzun süre yattığını hatırlamaya çalıştı; saat var mıydı, güneş neredeydi… Hatırlayamadı. Sadece üşüdüğünü, ellerini uzatacak birini bulamadığını hatırladı.
“Ben kimseden yaşam,” dedi tekrar, bu defa sesi daha kısık, daha kırılgan.
“Zaten kimseden yaşamadın şimdiye kadar,” dedi Çilem. “Bu saatten sonra da kimseye yük olmazsın. Orası devletin yeri, senin hakkın. Sigortan, maaşın… Bu devlet bu günler için var.”
Gözleri görmeyen Fatma, başını iki yana salladı.
“Ben burayı bırakmam,” dedi. “Bu duvarlar, bu kapı, bu toprak… Hepsi babamdan kalma. Onun kokusu var. Ben burada yaşadım, burada ölürüm.”
Bu cümle, odanın içindeki havayı daha da ağırlaştırdı. Uzun süre kimse bir şey söyleyemedi.
Günler geçti. Tek bir ziyaret yetmedi, konuyu her seferinde yeniden açmak gerekti. Bir gün sosyal hizmet uzmanı, başka bir yerden yaklaştı konuya:
“Bak teyze,” dedi. “Biz seni bakım evine götürelim. Orayı sevmezsen, istersen geri dönersin. Kimse seni zorla orada tutmak için uğraşmayacak. Sadece bir gör, bir yaşa. Belki seversin, belki sevmezsin. Seversen orada kalırsın, sevmezsen tekrar konuşuruz.”
Bu teklif, Fatma’nın zihninde küçük bir kapı araladı. Geri dönme ihtimali, evi tamamen kaybetmeme fikri, onu biraz yumuşattı.
“Ben orayı görmemişim ki,” dedi. “Göremem ki zaten…”
“Biz senin yanında oluruz,” dedi Çilem. “Birlikte gideriz. Oradaki insanlarla tanıştırırım seni. Oranın müdürüyle, hemşireleriyle… Senin gibi teyzelere bakıyorlar orada.”
Uzun ikna çabalarının, sabırla yapılan konuşmaların, mahalledeki diğer komşuların da “İyi olur Fatma Abla,” demelerinin ardından, o büyük gün geldi.
Son Kez Evden Çıkmak
Güneş, Narlıca’nın dar sokaklarına hafif eğik vuruyordu. Devlet aracı sokağın başında durdu. Birkaç görevli indi; Çilem çoktan kapının önündeydi, elleri birbirine dolanmış, hafif bir heyecanla bekliyordu.
İçeriden bir ağlama sesi geliyordu; boğuk, kırık.
Fatma, kanepeye oturmuş, dizlerinin üzerindeki siyah yazmasını sıkı sıkıya tutuyordu. Görevliler, çantasına, birkaç parça kıyafetine, kimliğine, ilaçlarına bakmış, her şeyi hazır etmişlerdi. Sırada, o eşiği geçmek vardı.
“Ben bırakmam,” diyordu Fatma, her nefes alıp verişte, sanki o cümleye tutunuyordu. “Bırakmıyor, bırakmıyor… Ben bırakmam, gelmeyin, götürmeyin…”
Görevliler, alışkın oldukları bir hüzne tanıklık ediyorlardı ama bu, her vakada içlerini sızlatmayı bırakmıyordu. Sosyal hizmet uzmanı diz çöktü, Fatma’nın elini tuttu.
“Fatma Teyze, bak,” dedi. “Biz seni zorla götürmüyoruz. Sağlığın için, güvenliğin için istiyoruz bunu. Evine yine bakılacak, senin eşyalarına kimse dokunmayacak. Burası senden kalma, kimsenin malı değil. Sen sadece bir süre misafir olacaksın bakım evinde.”
“Benim evim buradır,” diye ağladı Fatma. “Babamın evini bırakmam.”
Çilem, onun omzuna sarıldı arkadan:
“Teyze, ben geliyorum seninle,” dedi. “Arkadandayım. Yalnız gitmiyorsun. Önce Allah’a emanetsin, sonra da bize. Oradaki insanlara da emanet olacaksın.”
Evden çıkarken, kapı eşiğinde durdu Fatma. Elini duvara sürdü, çatlağı, kabaran boyayı, yılların izini parmak uçlarıyla yokladı. Elleriyle duvarı tanıdı, sanki bir yüzü okşar gibi.
“Allah’ım…” diye fısıldadı. “Ben bu evde büyüdüm… Bırakma beni.”
Gözlerinden yaşlar aktı, ağzı titredi. Yanında duran görevli, koluna girerek yavaşça dışarıya yönlendirdi.
Kapıdan çıkarken, eşiğin hemen yanındaki çiçek saksısına ayağı takıldı; yıllardır orada duran kırık testi, içinde bir zamanlar sardunya yetiştirdiği, ama artık sadece kurumuş toprakla dolu olan testi… Elini uzattı, dokundu. “Ben burada su dökerdim,” dedi kendi kendine, kimsenin duymadığı bir tonla. “Babam gelince ayağını yıkardım, içeri öyle girerdi…”
Sokağa çıktıklarında, komşular kapı önlerine dizilmişti. Kimisi başörtüsünün ucuyla gözünü siliyor, kimisi eliyle “Allaha emanet ol” diye işaret ediyordu.
“Geri geleceksin, Fatma Abla,” dedi Ayşe. “Biz de yanına geliriz. Orası senin evin gibi olacak.”
Fatma başını kaldırdı ama gözleri hiçbirini seçemiyordu artık. Yine de seslerden tanıdı, Ayşe’nin kim olduğunu biliyordu.
“Geri… gelecek miyim?” diye sordu, çocuk gibi bir umutla.
“Geleceksin,” dedi sosial hizmet uzmanı. Yalan değildi; hukuken geri dönme hakkı vardı. Ama çoğu zaman, gidenler geri dönmüyordu. Mahallelerin hafızasında, “bakımevine gitti” olanlar, orada hayatlarına devam ediyor, sonra bir gün ansızın, “vefat etti” haberi geliyordu.
Araca bindirirken, Fatma son kez evi göremedi, çünkü zaten göremiyordu. Ama kokusunu aldı; rutubetin, tozun, eski tahtaların, soba isinin karışık kokusunu. O koku, onun çocukluğundan beri bildiği tek kokuydu. Sanki bir an için o kokuyu içine çekerek, “Hoşça kal,” dedi.
Belki de sadece içinde.
Yeni Yuva
Bakım evinin kapısına geldiklerinde, hava Antakya’da biraz serinlemişti. Bina, beklediğinin aksine, soğuk, kasvetli bir yer değildi. Bahçesinde birkaç çam ağacı, girişte saksılarda çiçekler, bekleme salonunda televizyonun sesine karışan çay kaşığı şıngırtıları vardı.
Görevli hemşire güleryüzle karşıladı:
“Hoş geldiniz, Fatma Teyze,” dedi. “Burası senin yeni yuvan. Misafirimizsin artık.”
“Misafir…” kelimesi, Fatma’nın kulağında farklı çınladı. “Misafirliğin sonu olur,” diye düşündü. “İnşallah bu da öyle olur.”
Çilem, onun yanında yürüyerek içeri girdi. Koridordan geçerken, odaların içinden gelen sesleri duydular: Radyodan gelen bir türkü, televizyondan yükselen bir dizi repliği, bir odadan yaşlı bir teyzenin kahkahası, diğerinden baston sesleri…
“Bak ne güzel, çok güzel bir yere geldin,” dedi Çilem. “Burada senin yaşında ablalar, teyzeler var. Tanışırsınız.”
“Tanışırız ablacım,” dedi içeriden bir ses; kapısı yarı açık bir odada oturan, saçları bembeyaz bir kadın, bastonuna dayanarak onları izliyordu. “Şimdi tanışacaksınız.”
Odaya girdiklerinde, Fatma’yı tek kişilik bir yatağın yanına oturttular. Odanın duvarları boyalı, penceresi temiz, perdeler yepyeniydi. Bir komodinin üzerinde sürahi, bardak, bir de çiçek desenli plastik vazo duruyordu. Duvarın bir köşesine küçük bir seccade asılmıştı.
“Burası senin odan,” dedi hemşire. “İstediğin gibi yerleşirsin. Bir şeye ihtiyacın olursa düğmeye bas, hemen geliriz.”
Fatma, elleriyle yatağın örtüsünü yokladı. Yumuşak, temiz, sabun kokuyordu. Bu, alışık olmadığı bir kokuydu; rutubet yerine deterjan, soba isi yerine çamaşır suyu.
Bir an için yutkundu.
“Benim evim…” diye mırıldandı.
Çilem, yanına oturup elini tutmaya devam etti.
“Teyze, burası artık ikinci evin,” dedi. “Öbürü de duruyor. Yine gideriz yanına, gezmeye gider gibi. Ama burada senin bakanın var. Doktorun var, hemşiren var. Allah, devletimize zeval vermesin, bak seni yalnız bırakmadı.”
.
.
Fatma, “Devletimizin büyüklüğünü burada gördük,” diyen bir yetkilinin sözlerini hatırladı. Yanında dikilen sosyal hizmet uzmanı da aynı cümleyi tekrarlamıştı az önce:
“Teyzemizin bakımıyla ilgili devlet büyüklerimiz gerekeni yaptılar. Devletimizin büyüklüğünü burada görmüş olduk. Şu anda bakım evine sağ salim, emin ellerle gitmek üzere…”
Cümleler havada geziniyordu. Fatma için bu büyüklüğün en somut hâli, artık sıcak bir yemek, düzenli bir banyo, bir de geceleri uyurken kapının önünde yürüyen görevli adımları olacaktı.
Vedanın Ardından
İlk gece uyumakta zorlandı. Yatağa uzandı, tavanı göremese de tavanı hayal etti; belki beyaz, belki krem rengi. Evindeki tavanda çatlaklar vardı, su lekeleri, örümcek ağları… Burada öyle değildi. Her şey düz, pürüzsüz, tertemizdi. Bu temizlik bile ona yabancı geldi.
Gözlerini kapatınca, yine o kırık testiyi gördü, eşiği, sobayı, duvarın kabarmış boyasını… Babasının sesi karıştı gecenin sessizliğine:
“Korkma kızım, buradayım.”
Fatma, dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümsemeyle fısıldadı:
“Ben korkmam, baba. Sadece ayrı kaldım.”
Sabah olduğunda, hemşireler onu kaldırdı. Kahvaltıya götürdüler. Masada başka teyzeler oturuyordu: Biri Adana’dan gelmiş, biri İskenderun’dan, biri de Antakya’nın başka bir mahallesinden. Hepsinin ayrı hikâyesi vardı; kimi çocukları tarafından bırakılmış, kimi hiç evlenmemiş, kimi kocasını, evladını kaybettikten sonra yalnız kalmıştı.
“Ben Fatma,” dedi. “Narlıca’dan…”
“Narlıca mı?” diye sordu bir teyze. “Benim damadın memleketi orası. Belki tanırız.”
Konuştukça, uzaklıklar kısaldı. Ortak tanıdıklar olmasa da, ortak acılar vardı. Yalnızlık, yoksulluk, yaşlılık… Bir de, insanın kendi evine duyduğu tarifi zor özlem.
Çilem, birkaç gün sonra tekrar geldi bakımevine. Kapıdan girer girmez, gözleri Fatma’yı aradı. Onu, bahçedeki bankta otururken buldu; yüzüne vuran güneşi hissede hissede, başını hafifçe göğe çevirmişti.
“Teyze, nasılsın?” diye sordu.
Fatma, sesini tanır tanımaz gülümsedi.
“Geldin mi kız?” dedi. “Ben seni bekliyordum.”
“Nasıl burası?” diye yokladı Çilem. “Alışabildin mi?”
Fatma düşünür gibi yaptı.
“Ev gibi değil,” dedi sonunda. “Evimin kokusu yok. Ama… sıcak çorba var. Banyo var. Gece biri düşerim diye korkmuyorum. Bazen… sanki kalabalık içindeyim gibi geliyor. Ama babamın ayak sesini özlüyorum evdeki.”
“Evine gideriz,” dedi Çilem. “Bir gün arabayla geçeriz önünden. Kapıyı tutar, duvarı yoklarsın yine.”
Fatma başını salladı.
“Gerekirse gideriz,” dedi. “Ama benim gibi bir kadın için… şu saatten sonra… önemli olan, başkasına yük olmamak, kimsenin elini zor durumda bırakmamak. Allah, devlete de, size de razı olsun.”
Çilem’in gözleri doldu.
“Biz bir şey yapmadık teyze,” dedi. “Sen yıllarca tek başına direnmişsin. Bu, senin hakkın zaten. Hakkını teslim ettik sadece.”
Son Söz
Narlıca mahallesinde o eski ev hâlâ duruyor. Kapısı kapalı, içeride soba yanmıyor, tandırda ekmek pişmiyor. Ama duvarlarında hâlâ çocuğunu zorlukla büyüten annelerin nefesi, babaların evlatlarına bıraktığı “yadigâr” kokusu, Fatma Teyze’nin baston sesi, gece yarısı yalnızca kendi kendine ettiği dualar yankılanıyor.
Fatma Teyze şimdi yeni yuvasında. “Misafir” olduğu söylenen, ama aslında hakkı olan bir yerde. Orada onu tanıyanlar, “Görme engelli ama kalbi görenlerden daha çok görüyor,” diyor. Yeri geldiğinde bakımevindeki diğer teyzeleri teselli ediyor, “Allah var, gam yok,” diye cümleye giriyor. Yıllarca tek başına yaşamanın verdiği güçlü duruş, şimdi başkalarına da güç veriyor.
Arada sırada, Narlıca’dan gelen bir komşu, bakımevine uğruyor. Elinde belki bir tabak içli köfte, belki bir kavanoz zeytin, belki sadece bir selam. Fatma, sesini tanıdığı her yüzle, o dar sokakları, o rutubetli duvarları, o baba yadigârı evi bir kez daha içinde dolaşıyor.
Evine gözyaşlarıyla veda ederken, aslında sadece dört duvara değil, alıştığı bir hayata veda etti. Ama bir yandan da, belki fark etmeden, kendini başka bir hayata, daha güvenli ama yine de içinde acı tatlı hatıralar taşıyan bir ömrün son bölümüne teslim etti.
Ve hikâyesi, Antakya’nın bir mahallesinden, Türkiye’nin dört bir yanına şu soruyu fısıldadı:
“Bizim çevremizde kaç ‘Fatma Teyze’ var, kapıları sessizce kapanan, banyoda düşüp kalkamayan, ‘Ben kimseye yük olmak istemem’ deyip sesini çıkarmayan?”
Her cevapsız kalan soru, başka bir kapıyı aramanın sorumluluğunu hatırlatıyor. Çünkü bazen, bir insanın kaderi, sadece bir komşunun kapı tokmağına uzanan eliyle değişiyor.
Tıpkı Çilem’in Fatma Teyze’nin kapısını çalması gibi.
News
Emekli Paşaların Gölgesindeki Yolsuzluk Korgeneral Ayla Sancak’ın İhanet Temizliği
Emekli Paşaların Gölgesindeki Yolsuzluk Korgeneral Ayla Sancak’ın İhanet Temizliği . . . Emekli Paşaların Gölgesindeki Yolsuzluk: Korgeneral Ayla Sancak’ın İhanet…
Türkler Sahada İş Bilmez” — 8 Dakika 30 Saniyede Cevap Verdiler
Türkler Sahada İş Bilmez” — 8 Dakika 30 Saniyede Cevap Verdiler . . . Başlangıç: Bir Tatbikat ve Bir Meydan…
Türk Hademe – “Köpeğim Ol” Diyen Yüzbaşıyı – Tek Hamlede Diz Çöktürdü
Türk Hademe – “Köpeğim Ol” Diyen Yüzbaşıyı – Tek Hamlede Diz Çöktürdü . . . Türk Hademe – “Köpeğim Ol”…
कनाडा में भारतीय लड़कियों का चौंकाने वाला कांड! जो सामने आया, उसने सबको सन्न कर दिया!
कनाडा में भारतीय लड़कियों का चौंकाने वाला कांड! जो सामने आया, उसने सबको सन्न कर दिया! . . . कनाडा…
इंस्पेक्टर मैडम चोर को पकड़ने पहुँची, सामने निकला तलाकशुदा पति | सच्ची कहानी | Emotional Story
इंस्पेक्टर मैडम चोर को पकड़ने पहुँची, सामने निकला तलाकशुदा पति | सच्ची कहानी | Emotional Story . . . इंस्पेक्टर…
बेटी का एडमिशन कराने लंदन गई थी साधारण माँ…दुबई का सबसे बड़ा करोड़पति उसे देखते ही पैरों में झुक गया
बेटी का एडमिशन कराने लंदन गई थी साधारण माँ…दुबई का सबसे बड़ा करोड़पति उसे देखते ही पैरों में झुक गया…
End of content
No more pages to load






