Otopsi sırasında Kur’an hocasının bedeninde garip bir iz bulan doktor, gerçeği öğrenince şoke olur!

.
.
.

Otopsi Masasında Başlayan Sır

Şanlıurfa’nın sessiz morgu, o sabah her zamankinden daha soğuktu. Duvarlardaki beyaz fayanslar, dışarıda ince ince yağan yağmurun kasvetini içeri taşıyor gibiydi. Genç adli tıp doktoru Selçuk Aydemir, eldivenlerini takarken derin bir nefes aldı. Sekiz yıllık meslek hayatında yüzlerce ceset görmüştü. Ölüm artık onun için yabancı değildi. Ama bazı ölümler vardı ki, insanın içindeki bütün dengeleri yerinden oynatırdı. Selçuk bunun farkında değildi henüz; birazdan hayatının ikiye bölüneceğini bilmiyordu.

Sedye üzerindeki beden, Halfeti’de herkesin “Zehra Hoca” diye andığı saygın Kur’an öğretmenine aitti. Yetmiş altı yaşında, sessiz bir hayat sürmüş, yetimlere kol kanat germiş, kimseye kötülüğü dokunmamış bir kadındı. Dosyada “doğal ölüm – kalp krizi şüphesi” yazıyordu. Polis raporu temizdi. Otoritenin gözünde her şey sıradandı.

Selçuk, kayıt cihazını açtı.
“1 Mayıs 2025, saat 09.17. Zehra Kaplan otopsisine başlanıyor.”

Bismillahirrahmanirrahim diye mırıldandı. Bu alışkanlığı annesinden kalmıştı. Özellikle ölümle yüz yüze geldiğinde, içini sakinleştiren tek şey buydu.

Beyaz örtüyü yavaşça çekti. İlk bakışta her şey normaldi. Yaşlılık, solgunluk, ölümün tanıdık sessizliği… Derken Selçuk’un gözü yaşlı kadının sırtına takıldı.

Kalbi bir an duracak gibi oldu.

Sol kürek kemiğinden omurganın ortasına doğru uzanan koyu renkli bir iz vardı. Ama bu sıradan bir yara izi değildi. Arapça harfler… Bir ayet… Ateşle dağlanmış, yıllar içinde iyileşmiş ama hâlâ okunabilir bir iz.

Selçuk ışığı ayarladı, yaklaştı. Dudakları kurudu.

“Bu… mümkün değil.”

Ayetin kelimeleri zihninde yankılandı:
“Şüphesiz Allah bozguncuları sevmez.”

Otopsi sırasında Kur'an hocasının bedeninde garip bir iz bulan doktor, gerçeği  öğrenince şoke olur! - YouTube

Bu ayeti tanıyordu. Sadece tanımakla kalmıyor, gençliğinde okuduğu medresede özellikle konuşulmaması istenen ayetlerden biri olduğunu da biliyordu. Tartışmalı, rahatsız edici, susturulmuş bir ayet…

Zehra Hoca’nın sırtında ne işi vardı?

Selçuk geri çekildi. Oda bir anda daralmış gibiydi. Bu bir dövme değildi. Bu, bilinçli bir işkence iziydi. Bir ceza. Bir mühür.

Fotoğraflar çekti. Ellerinin titremesine engel olamıyordu. Aklında tek bir soru dönüp duruyordu:
Neden?

Otopsi ilerledikçe, bu iz dışında olağandışı bir şey bulamadı. Ama Selçuk için artık hiçbir şey olağan değildi.

Defter

Zehra Hoca’nın kişisel eşyaları arasındaki küçük, kahverengi defter Selçuk’un dikkatini çekti. İlk sayfada titrek bir el yazısıyla yazılmış bir cümle vardı:

“Karanlıktan çıkmak için önce karanlığın içine girmelisin.”
Altında bir tarih: 15 Mart 1975

Sayfalar ilerledikçe dualar, ayetler, notlar vardı. Ama sonlara doğru düzen değişiyordu. İsimler… Tarihler… Yanlarında semboller: yıldızlar, haçlar, ay-yıldızlar.

Ve son sayfada Selçuk’un kalbi duracak gibi oldu.

Selçuk Aydemir – 1993
Yanında küçük bir ay-yıldız.

Defter elinden düştü.

“Bu imkânsız…” diye fısıldadı.

Zehra Hoca onu nereden tanıyordu? Neden ismi bu defterdeydi? Ve bu semboller ne anlama geliyordu?

Kapı açıldı. Zehra Hoca’nın kızı olduğunu söyleyen, siyah başörtülü sert bakışlı bir kadın içeri girdi. Selçuk daha ağzını açamadan kadın konuştu:

“Annemin sırtındaki izi gördünüz, değil mi?”

Selçuk’un boğazı düğümlendi.
“Evet… Nereden biliyorsunuz?”

Kadın yaklaştı, sesi neredeyse fısıltıya dönüştü:
“O iz sadece bir başlangıç, doktor bey. Ve artık siz de bu hikâyenin içindesiniz.”

Medrese

O gece Selçuk, Şanlıurfa’nın eski mahallelerinde, yıllardır terk edilmiş medreseye girdi. Çocukken “lanetli” diye fısıldanan o bina… Duvarlarda silinmeye çalışılmış yazılar, kırık sıralar, ağır bir sessizlik…

Avlunun taş zemininde kazınmış bir isim gördü:
Nisan

Sonra her şey hızlandı. Zehra Hoca’nın evinde bulunan mektuplar, fotoğraflar… Bir fotoğrafın arkasında yazan not Selçuk’un dünyasını yerle bir etti:

“Selçuk ve kardeşi – 1997”

Kardeşi mi?

Selçuk, Halfeti’de Balıklıgöl yakınında yapılan buluşmada gerçeği öğrendi. Yaşlı Fatma Teyze’nin titrek sesi hâlâ kulaklarında çınlıyordu:

“Sen ve Nisanur ikizsiniz evlat.”

Gerçek anneleri Ayşe, medresede yaşadıklarından sonra doğumda ölmüş; bebekler ayrılmıştı. Nisanur yetimhaneye, Selçuk ise evlatlık verilmişti. Zehra Hoca ise onları uzaktan, sessizce korumuştu. Sırtındaki ayet, susmadığı için ödediği bedeldi.

Yusuf’un Mührü

İmam Yusuf… Şehrin en saygın din adamı. Herkesin önünde hürmetle eğildiği, kimsenin sorgulamadığı bir figür. Ama gerçek, karanlıkta saklanıyordu.

Zehra Hoca, medresedeki kızlara yapılanları görmüş, susmamıştı. Cezası sırtına dağlanan ayet olmuştu. O ayet bir utanç değil, bir yemin olmuştu onun için.

Selçuk ve Nisanur, Zehra Hoca’nın bıraktığı izleri takip ederek diğer kadınlara ulaştılar. Konya’da, Erzincan’da… Hepsinin sırtında aynı iz. Aynı korku. Aynı sessizlik.

Ve sonunda yüzleşme geldi.

İtiraf

Eski medresenin avlusunda, güneş batarken, Yusuf kameranın karşısında çöktü.

“Onları cezalandırdım…” dedi titreyen bir sesle.
“Karşı gelenleri… susturmak için.”

Silah sesi o an yankılandı. Kader, kendi hesabını kendisi kesti. Yusuf hastaneye yetiştirildi ama kurtarılamadı.

Resmi raporlar “kaza” dedi. Ama gerçek artık gizli değildi.

Sessizliğin Sonu

Haftalar sonra Halfeti’de küçük bir caminin bahçesinde kadınlar toplandı. Bu bir cenaze değildi; bir hatırlama, bir direnişti. Zehra Hoca’nın fotoğrafının önünde mumlar yanıyordu.

Selçuk kalabalığa baktı. Yanında Nisanur vardı. İlk kez “kardeşim” diyebildiği biri.

Zehra Hoca’nın mektubundan bir satır okudu:

“Sessizlik bazen korur, ama her zaman kurtarmaz. Doğru zamanda konuşmak, en büyük ibadettir.”

Selçuk defteri mezarın başına bıraktı.
Artık susmayacaklardı.

Çünkü gerçek güç, sırtında bir ayeti taşımak değil; o ayetin anlamını hayata geçirmekti.

Ve Zehra Hoca’nın sessiz direnişi, artık binlerce ses olmuştu.