1997’de Sarıçöl’de Kaybolan Selim Karabey – 16 Yıl Sonra Bulunan Mataranın Sakladığı Gizemler

.
.
.

1997’DE SARIÇÖL’DE KAYBOLAN SELİM KARABEY: 16 YIL SONRA ORTAYA ÇIKAN MATARANIN ANLATTIKLARI

23 Haziran 1997 gecesi, Çoraklı kasabasının dar sokakları her zamanki gibi sessizdi. Rüzgâr, kerpiç evlerin arasından geçerken ince bir uğultu bırakıyor, gecenin karanlığı her şeyi içine çekiyordu. O gece, Karabey ailesinin evi de diğerlerinden farksız görünüyordu. Ancak bu evin içinde, geri dönüşü olmayan bir yolculuğun sessiz hazırlığı yapılıyordu.

Selim Karabey, henüz 22 yaşında, hayatının en zor kararını vermişti. Küçük bir kasabada doğmuş, büyümüş, çalışkanlığıyla herkesin saygısını kazanmıştı. Ama hayalleri, Çoraklı’nın sınırlarını aşacak kadar büyüktü. Daha iyi bir yaşam, ailesine destek olma isteği ve sevdiği kadın Aylin’le kuracağı gelecek… Hepsi onu o tehlikeli yolculuğa itiyordu.

Yanına aldığı eşyalar oldukça sınırlıydı: bir sırt çantası, birkaç parça kıyafet, biraz para… Ve en önemlisi, dedesinden kalan eski bir alüminyum matara. Bu matara, sadece bir eşya değil, geçmişin, ailenin ve bağlılığın sembolüydü.

Gece saat dokuzu biraz geçe, Selim arka pencereden sessizce dışarı süzüldü. Ailesi onun odasında uyuduğunu sanıyordu. Oysa Selim, karanlığın içine doğru yürüyordu. Her adımı, bilinmezliğe atılmış bir adımdı.

Ertesi sabah annesi Zehra Karabey, oğlunun odasına girdiğinde yatağın boş olduğunu fark etti. Yastığın üzerinde küçük bir not vardı:
Hepinizi seviyorum. Yakında döneceğim.

Bu kısa cümle, ailenin hayatını sonsuza dek değiştirdi.


Günler haftalara, haftalar aylara dönüştü. Selim’den hiçbir haber alınamadı. Başta umut vardı. Belki ulaşmıştı. Belki çalışıyordu. Belki bir gün kapıdan girecekti. Ama zaman geçtikçe umut yerini acıya bıraktı.

Baba Mustafa Karabey, oğlunu aramak için sınırın ötesine kadar gitti. Göçmenlerin çalıştığı yerleri dolaştı, fotoğraflar gösterdi, sorular sordu. Ama hiçbir iz yoktu.

Anne Zehra ise oğlunun odasını hiç değiştirmedi. Her gün onun için yemek yaptı. Her gece dua etti.

Kardeşi Elif içine kapandı. Abisi Tarık ise ailesine destek olmak için omuzlarına büyük bir yük aldı.

Aylin… O da Selim’i unutmadı. Ama hayat devam etmek zorundaydı.

Yıllar geçti. Selim, Çoraklı’nın kaybolan gençlerinden biri olarak anılmaya başlandı. Çoğu kişi onun öldüğünü düşünüyordu. Ama ailesi hiçbir zaman bunu kabullenmedi.


2013 yazı, Sarıçöl için alışılmadık derecede sert geçti. Aşırı sıcaklar ve şiddetli yağmurlar, yıllardır değişmeyen çöl yapısını bozdu. Erozyon, toprağın altındaki birçok şeyi gün yüzüne çıkardı.

Jeolog Doğan Arslan, saha çalışması sırasında dikkatini çeken bir şey fark etti. Kumların arasından metalik bir parıltı görünüyordu. Yaklaştığında bunun bir matara olduğunu anladı.

Bu sıradan bir buluntu değildi.

Üzerinde kazınmış harfler, kenarındaki küçük ezik… Bu matara birine aitti. Ve uzun zamandır burada gömülüydü.

Arslan, matarayı dikkatlice aldı. İçinde bir şey olduğunu fark etti. Kapak sıkıca kapatılmıştı. Sanki birileri, içindekileri korumak istemişti.

Ertesi gün, matarayı sınır yetkililerine teslim etti.


Matarayı inceleyen kişi, yıllar önce Karabey ailesini ziyaret etmiş olan Yüzbaşı Kemal Öztürk’tü.

Matarayı eline aldığı anda bir şey hissetti. Bu sıradan bir eşya değildi. Ve hafızasında bir yerlerde bu detayları daha önce görmüştü.

Eski dosyaları inceledi. Notlarını karıştırdı. Ve sonunda hatırladı:

Çoraklı…
Karabey ailesi…
Selim…

Mataranın o vakayla bağlantılı olabileceğini düşündü.

Ama kesin olmak için içini açmak gerekiyordu.


20 Ağustos 2013 günü, adli tıp uzmanı Dr. Sevgi Yılmaz eşliğinde matara açıldı.

İçinden çıkanlar, yılların sessizliğini bozdu.

İlk olarak bir fotoğraf bulundu. Selim ve Aylin… Yan yana, gülümseyerek. Arkasında şu yazı vardı:
Selim ve Aylin – 1996 – Sonsuza dek birlikte

İkinci olarak bir mektup çıktı. Tarih: 24 Haziran 1997.

Selim’in kendi el yazısıyla yazılmıştı.

Mektupta Selim, çöldeki ikinci gecesinde kum fırtınası yüzünden gruptan ayrıldığını anlatıyordu. Yolunu kaybetmişti. Suyu azalmıştı. Hayatta kalma şansı giderek düşüyordu.

Ailesinden özür diliyordu. Onları ne kadar çok sevdiğini yazıyordu. Aylin’e mutlu bir hayat dilemişti.

Son olarak küçük bir defter bulundu.

Bu, Selim’in günlüğüydü.


Günlük, Selim’in son dört gününü anlatıyordu.

İlk gün umut doluydu. Kurtulacağına inanıyordu.

İkinci gün korku başlamıştı.

Üçüncü gün, çaresizlik…

Dördüncü gün ise kabulleniş.

Son satırlarda şöyle yazıyordu:

Eğer biri bunu bulursa… aileme söyleyin… onları çok sevdim.


Bu buluş, 16 yıl sonra gelen bir cevaptı.

Acı vericiydi. Ama aynı zamanda bir kapanıştı.

Yüzbaşı Öztürk, Karabey ailesine gitmek zorundaydı.


25 Ağustos 2013 günü, Çoraklı’da güneş yine yakıcıydı.

Kapı çaldığında Zehra Karabey’in kalbi sıkıştı.

Yıllardır beklediği ama aynı zamanda korktuğu an gelmişti.

Yetkililer içeri girdi. Matarayı gösterdiler.

Zehra onu hemen tanıdı.

Bu, Selim’in matarasıydı.

Gözyaşları durmadı.

Sonra mektup okundu.

Sessizlik…

Ve ardından yılların birikmiş acısı.

Ama bu kez farklıydı.

Bu kez belirsizlik yoktu.

Selim’in hikayesi tamamlanmıştı.


Selim Karabey, Sarıçöl’de kaybolmuştu.

Ama 16 yıl sonra, sesi geri dönmüştü.

Bir mataranın içinde saklıydı.

Ve o matara, sadece bir eşya değil…

Bir hayatın son tanıklığıydı.