TÜRK TEĞMEN NAMLUYA KAFA ATTI! Paralı Asker Korkudan Silahını Bıraktı
.
.
.
Türk Teğmen Namluyla Burun Buruna Geldiğinde
Paralı Askerin Bıraktığı Tetik
Bu hikâye, “Türk askeri neyine güveniyor?” diye soranlara verilen en net, en sarsıcı cevaplardan birinin hikâyesidir. Gücün sadece tankta, topta, SİHA’da olmadığını; asıl gücün, üniformanın içindeki insanın yüreğinde saklı olduğunu anlatır.
Gri Bölge
Tarih: Şubat 2024.
Haritalarda sınır çizgilerinin anlamsızlaştığı, devlet otoritesinin delik deşik olduğu o lanetli coğrafyadaydı her şey. Burası, Ortadoğu’nun kuzeyinde, resmi hiçbir haritada adı doğru düzgün yazılmayan ama sahadaki herkesin “gri bölge” dediği bir yerdi.
Kanunun değil, namlunun hüküm sürdüğü vadiler… Her kayanın arkasında gizlenmiş bir pusunun, her kuru ot demetinin altında gömülü bir mayının beklediği ölüm koridorları…
Gökyüzünde sarı toz bulutları, güneşi kirli bir perdeyle kaplamıştı. O puslu ışık, yerdeki gerçekleri örtemiyor, sadece her şeyi daha boğucu hâle getiriyordu.
Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ait bir lojistik konvoyu, sınır ötesindeki bir üs bölgesine yakıt, mühimmat ve erzak götürüyordu. Kirpi tipi zırhlı araçlar, riskli olduğu bilinen bir vadiden ağır ağır ilerliyordu.
Tekerleklerin altındaki çakılların hışırtısı ve motorların boğuk uğultusu dışında derin bir sessizlik vardı. Genç Mehmetçikler, kulaklıklarından gelen telsiz sesini, kasklarının içindeki kalp atışlarıyla beraber duyuyordu.
Konvoy, herkesin “boğaz” dediği noktaya yaklaşırken, vadi bir anda daralmaya başladı. Yamaçlar dikleşiyor, kaçış imkânı giderek yok oluyordu. Sadece bir gidiş, bir dönüş hattı; sağda sarp kaya, solda uçurum…
Ve tam da vadinin en daraldığı yerde, konvoy aniden durmak zorunda kaldı.
Önlerini zırhlı araçlar, ağır makineli tüfekler ve siyah kıyafetli, yabancıların karışık aksanlarla bağırdığı bir grup silahlı adam kesmişti.
Bunlar sıradan dağ eşkıyası, yerel milis ya da terörist değildi.
Hepsi dünyanın dört bir yanından toplanmış, farklı diller konuşan, farklı bayrakların altında savaşmış ama en sonunda aynı patrona – paraya – hizmet etmeye başlamış, bir uluslararası savaş şirketinin seçkin paralı askerleriydi.
Üzerlerinde son teknoloji piyade teçhizatı, kafalarında gece görüş uyumlu kasklar… Elleri, yabancı üretim otomatik tüfeklerin, ağır makineli tüfeklerin tetiğindeydi.
Başlarında, bölgede “Kasap” lakabıyla bilinen iri yarı bir adam duruyordu. Boynunda ejderha dövmesi, yüzünde, yıllar önce vicdanını bir avuç dolar karşılığında satmış birinin donuk ifadesi vardı.
Paralı askerler yolu kapatmış, Türk konvoyuna açık bir mesaj veriyorlardı:
“Geri dönün. Ya da kan akar. Buradan geçmek istiyorsanız bedeli ölümdür.”
Atmosfer, barut, mazot ve üzerlerinde taşınan eski savaşların kokusuyla ağırlaşmıştı.
Kirpi araçlarının içinde oturan Mehmetçikler, elleri tetikte bekliyordu. Telsizden gelecek tek bir “Ateş serbest!” emri, vadiyi birkaç saniye içinde cehenneme çevirebilirdi.
Genç askerlerin nefes alışverişleri hızlanmış, gözler nişangahlara kilitlenmiş, avuç içleri terlemişti. Herkes, birazdan ortalığın mermi, toz ve çığlıklarla dolu bir savaş alanına döneceğini düşünüyordu.
Ama o an, harp tarihine geçecek kadar akıl almaz bir şey oldu.
Telsizden beklenen, “Ateş!” emri gelmedi.
Onun yerine, konvoyun komuta aracının zırhlı kapısı, ağır bir metal gıcırtısıyla açıldı.

Vadide Yürüyen Genç Teğmen
Aracın içinden, yirmili yaşlarının ortasında, çenesinde yeni yeni sertleşmiş çizgiler beliren, yüzünde sivil hayatta kolay kolay göremeyeceğiniz bir ciddiyet taşıyan genç bir teğmen indi.
Elinde tüfek yoktu.
Belindeki beylik tabancasına dokunmadı. Başındaki miğferi hafifçe düzeltti, üniformasının göğsündeki ay yıldızlı peçi eliyle bir kez sildi. Sonra ellerini arkasında birleştirdi.
Sanki binlerce merminin namluda beklediği dar bir ölüm vadisinde değil de, Ankara’daki bir tören alanında resmi geçide çıkmış gibi sakin, kendinden emin adımlarla, o kalabalık paralı asker grubuna doğru yürümeye başladı.
Paralı askerler şaşırmıştı. Siper aldıkları kayaların arkasından birbirlerine bakıyorlardı.
“Ne yapıyor bu?” diye fısıldadı biri, bozuk bir Türkçeyle.
“Ölmeye mi geliyor?” dedi bir başkası, kendi dilinde.
Ama teğmenin yürüyüşünde, ölümden vazgeçmişliğin değil, kökleri yüzyıllara dayanan bir devletin özgüveni vardı. Botlarının her adımı, vadi duvarlarında tok tok yankılanıyordu.
Rüzgâr, kamuflajını hafifçe dalgalandırıyor; güneş, üzerindeki ay yıldızlı peçin üzerinde kısa kısa parlıyordu. O ise sadece ilerliyordu. Sanki bir hedefe kilitlenmiş füze gibi…
Teğmen, paralı asker lideri Kasap’ın tam karşısına geldiğinde aralarında sadece bir adımlık mesafe kalmıştı.
Kasap, bu cüret karşısında otoritesinin sarsıldığını hissediyordu. Adamlarının önünde geri adım atan biri görüntüsü vermemek için, saldırgan tavrını artırmak zorundaydı.
Öfkeyle tüfeğini kaldırdı. Namluyu, teğmenin göğsündeki ay yıldızlı peçin tam üzerine, kalbin olduğu yere dayadı. Metal, sert bir sesle üniformanın altındaki kemiklere çarptı.
“Tek adım daha atarsan sıkarım!” diye bağırdı, bozuk bir aksanla. “Seni buraya gömerim! Kimse de cesedini bulamaz!”
Vadide rüzgâr bile bir anlığına sustu. Yalnızca ağır nefesler ve gerilen tetik parmağının sessizliği vardı.
Kirpilerdeki askerler nefeslerini tuttu. Kimi dudaklarını ısırdı, kimi gözlerini kıstı. Bir an sonra komutanlarının paramparça oluşunu görmeye kendilerini hazırlıyorlardı. Ölüm, enselerine soğuk bir nefes gibi dokunmuştu.
Ama teğmen…
Gözünü bile kırpmadı.
Ne alnında bir ter damlası belirdi, ne dudak kenarında bir titreme. Nabzı hızlanmış gibiydi belki, ama yüzünde hiçbir iz yoktu. Yıllar boyunca tarih kitaplarında gördüğü, çocukluğunda hayran olduğu ne kadar hikâye varsa hepsi o an, sessizce onun arkasında durmuş gibiydi.
Yüzüne, düşmanı çileden çıkaran hafif bir tebessüm yerleşti. Ne alaycı ne de kibirli; sadece, “Sen bilmiyorsun ama ben neye sırtımı dayadığımı biliyorum,” diyen cinsten bir gülüş…
Geri adım atmak şöyle dursun, göğsünü hafifçe ileri itti. Namluyu kalbine daha sıkı bastırdı adeta. Mermiye meydan okur gibi gözlerini kısarak Kasap’ın gözlerinin en derinine baktı.
O bakışta korku yoktu. Endişe yoktu.
O bakışta, Mete Han’ın, Alp Arslan’ın, Fatih’in, Seyit Onbaşı’nın, Sakarya’da süngü takanların, terhis günü gelmişken gönüllü cepheye dönen isimsiz binlerce Mehmetçiğin gölgesi vardı. En önemlisi, arkasında, ismini bilmediği ama vatan için her an şehit olmayı göze alan bir milletin duası vardı.
Teğmen tek kelime etmedi. Ama gözleri, Kasap’a şunu haykırıyordu:
“Sen para için tetiği çekersin. Ben vatan için ölürüm. Sence hangimizin kaybedecek daha çok şeyi var?”
Kasap, o kapkara gözlerin içinde, hayatında ilk defa kendi sonunu gördü.
Yıllardır para karşılığı adam öldürmüş, sayısız çatışmadan sağ çıkmış, acıma duygusunu silip atmıştı. Nice yüz görmüştü: Korkan, ağlayan, yalvaran, donup kalan… Ama bu başka bir şeydi.
Bu adam, sanki ölümle çoktan anlaşma yapmış, “Ne zaman gelirsen gel, ben hazırım,” demiş gibiydi.
Kasap’ın bakışları önce teğmenin gözlerinden kaçtı. Bir an için yere doğrulttu gözlerini. Alnından soğuk terler akmaya başladı. Demir gibi sağlam, yağ gibi çalışan tetik parmağı titredi.
Ne kadar süredir bu işin içindeydi? On yıl mı? On beş mi? İlk defa, “Tetiği çekersem ne olur?” sorusu aklında “Para kazanırım,” değil, “Ruhumu kaybederim,” cevabını veriyordu.
Vadide görülmeyen ama herkesin hissettiği bir güç, dengeleri teğmenin lehine çevirmişti. Bir kurşun sıkılmadan, psikolojik harp kazanılmıştı.
O namlu, bir Türk’ün çelik iradesine çarpıp geri sekmiş gibiydi.
Kasap, titreyen parmaklarıyla silahını yavaşça aşağı indirdi. Namlunun ucu yere bakarken, geri geri bir adım attı. Az önceki tehditkâr kasabalı, yerini kimseyle göz göze gelemeyen bir adama bırakmıştı.
Arkasındaki adamlarına dönüp, sesi titreyerek:
“Çekilin… Yolu açın…” dedi.
Paralı askerler, büyülenmiş gibi kenara çekildiler. Namlular aşağı indi. Zırhlı araçlar, yolu açmak için sağa sola manevra yaptı.
Teğmen, en başından beri başladığı yürüyüş ritmini bozmadan, elleri hâlâ arkasında birleşik, bir zafer kazanmış komutan edasıyla yavaşça arkasını döndü. Paralı askerlerin arasında, hiç üzerine ateş açılmamış ama sanki yüzlerce savaştan yeni çıkmış biri gibi ağır ağır yürüdü.
Arkasına bakmadı.
Namluların hâlâ kendisine dönük olabileceğini biliyordu. Ama umursamadı.
Aslanlar, korkuttukları çakalların ne yaptığıyla ilgilenmezdi.
Kirpinin İçindeki Soru
Teğmen araca bindiğinde, içeride taş kesilmiş bir sessizlik vardı. Sanki herkes nefes almayı unutmuş, sadece kalplerinin gürültüsünü duyuyordu.
Şoför koltuğunda oturan yirmi bir yaşındaki uzman çavuş, direksiyonu o kadar sıkı kavramıştı ki parmak eklemleri bembeyaz olmuştu.
Teğmen kapıyı kapattı, miğferini çıkardı. Alnındaki teri kolunun içiyle sildi. Sonra sakince torpido üstündeki su şişesine uzandı.
Arka koltukta oturan genç askerlerden biri, dayanamayıp konuştu. Sesi titriyordu, gözleri hâlâ büyüktü.
“Komutanım…” dedi, “o herif namluyu göğsünüze dayadı. Öldürecekti. Ya tetiği çekseydi? Hiç mi korkmadınız? Nasıl bu kadar sakin kalabildiniz?”
Teğmen su şişesinin kapağını açarken, dikiz aynasından arka koltuktaki o gencin gözlerine baktı. Yüzüne, o tanıdık, babacan ama aynı zamanda sert tebessüm yerleşti.
“Bak aslanım,” dedi. “Korku insana mahsustur. Korkmamak deliliktir. Elbette insan korkar. Ama o tetiği çekmek sadece silah işi değildir. Yürek işidir.”
Genç asker dikkat kesilmişti.
“Onların elinde dünyanın en modern silahları var,” diye devam etti teğmen. “En gelişmiş optikleri, en pahalı zırhları var. Paranın en çoğu var. Ama o tetiği çekebilecek yürekleri yok.
Çünkü onlar yaşamak için savaşıyor. Aldıkları para, yiyecekleri yemek, tüketecekleri lüks hayat için… Biz ise yaşatmak için savaşıyoruz. Arkadaki vatanı, evdeki anayı, şehre inemeyen çocuğu yaşatmak için.
Biz ölmeyi göze almışız. Kefenimizi cebimize koyup gelmişiz buraya.
Şimdi söyle bana: Ölümden korkmayanı ölümle korkutabilir misin?”
Teğmen bir yudum su içip camdan dışarı baktı. Kasap hâlâ orada, bir kayanın üstüne çökmüş, başını ellerinin arasına almıştı.
“Bir de,” dedi, aynadan gence bakarak, “şunu unutma: O tetiği çekseydi bile, benim şehit olduğum yerde onların cehennemi başlardı. Benim kanım bu toprağa düştüğü anda, bu vadiden tek bir nefes bile canlı çıkamazdı. Bunu o da biliyordu.
O gözlerde sadece beni görmedi. Benim arkamdan gelecek binlerce Mehmetçik’in öfkesini gördü.”
Genç asker, gözleri dolu dolu, başını salladı. Teğmenin sözleri, kulağından çok kalbine yazılıyordu.
Kasap’ın İtirafı
Türk konvoyu, motorlarını gürleterek, açılan yoldan sarsılmaz bir düzenle ilerlemeye başladı. Kirpi’lerin ağır adımları, vadiyi dolduran sarı tozu havalandırıyor, geride görüşü bozan bir sis bırakıyordu.
Artık namlular, Türk askerine değil, yere bakıyordu.
Türk konvoyu ufukta kaybolup giderken, ardında ibretlik bir manzara bırakmıştı.
Kasap, bir kaya parçasının üzerine çökmüş, silahını yanında toprağa atmıştı. Az önce ölümü başkalarına vaat eden elleri, şimdi kendi başını tutuyordu.
Yanına, ekibinin gençlerinden biri geldi. Hâlâ adrenalinden titriyordu.
“Patron,” dedi, kendi dilinde. “Niye yapmadın? Neden sıkmadın? Emir verseydin, hepsini tarardık. Bu vadiyi mezarlığa çevirirdik.”
Kasap, ellerini yüzünden çekti. Gözleri kızarmış, alnı ter içindeydi. Sigara arar gibi cebine uzandı, bulamayınca boşluğa baktı.
“Gözleri…” dedi kısık bir sesle. “Onun gözlerini görmedin mi, aptal?”
Genç paralı asker şaşkınlıkla baktı.
“Ben,” dedi Kasap, “hayatım boyunca çok adam öldürdüm. Çok göz gördüm. Kimi yalvardı, kimi ağladı, kimi donup kaldı. Ama… bu başkaydı.”
Yutkundu.
“O gözlerde ölüm korkusu yoktu. O gözlerde, beni yargılayan bir tarih vardı. Sanki binlerce yıllık bir milletin bakışıyla bakıyordu. Eğer o tetiğe dokunsaydım, sadece onu değil, kendimi de o vadide gömeceğimi iliklerime kadar hissettim.
O adam, bizim gibi değildi. O… yürüyen bir ölümdü. Ben ölümle pazarlık ederim ama ölümle dans etmem.”
Genç asker, ilk defa, “Parayla tutulmuş bir adamın, paranın yetmediği bir güç karşısında nasıl çözülüp dağıldığını” görüyordu.
Türk konvoyu, vadiden çıkıp gözden kaybolduğunda, kirpilerin arkasında sadece motor sesi değil, çok daha eski bir şeyin sesi yankılanmıştı:
Bin yıllık bir efsanenin, “Buradayım,” deyişi.
Neyine Güveniyor?
O gün o vadide, paralı askerler sadece bir yolu açmadılar. Bir gerçeği öğrendiler:
Türk’ün olduğu yerde, hesabı parayla değil, ancak Türk’ün kesebileceği bir faturayla kapatılabileceğini…
Paranın satın alamayacağı tek şeyin, iman ve vatan sevgisi olduğunu…
Ve bir daha, bir Türk askerinin gözlerinin içine bakarken, parmağını o kadar kolay tetiğe götüremeyeceklerini.
Soruyorlar bazen:
“Türk askeri neyine güveniyor?”
Cevap, o genç teğmenin yürüyüşünde gizliydi.
Bizim asıl gücümüz, tankta, topda, SİHA’da değil. Hepsi birer araç. Asıl güç, o üniformanın içindeki mangal gibi yürekte.
Dünya üzerinde parayla, teknolojiyle taklit edilemeyecek tek şey şudur:
Bir Türk askerinin, vatanına olan sadakati.
O gün o vadide tetiği çektirmeyen şey şans değildi.
Teğmenin gözlerindeki sarsılmaz iman, arkasında hissettiği büyük Türk milletinin manevi gücü ve “Ben ölürsem ardım dolu gelir,” diyen bir inancın sessiz ağırlığıydı.
Bu yüzden, o namlu teğmenin göğsüne dayandığında, aslında sadece bir insanın değil, bir milletin kararlılığıyla karşı karşıya geldi.
Ve o kararlılık, tetiğe basmadan, bir savaşın sonucunu değiştirmeye yetti.
News
Emekli Paşaların Gölgesindeki Yolsuzluk Korgeneral Ayla Sancak’ın İhanet Temizliği
Emekli Paşaların Gölgesindeki Yolsuzluk Korgeneral Ayla Sancak’ın İhanet Temizliği . . . Emekli Paşaların Gölgesindeki Yolsuzluk: Korgeneral Ayla Sancak’ın İhanet…
Türkler Sahada İş Bilmez” — 8 Dakika 30 Saniyede Cevap Verdiler
Türkler Sahada İş Bilmez” — 8 Dakika 30 Saniyede Cevap Verdiler . . . Başlangıç: Bir Tatbikat ve Bir Meydan…
Türk Hademe – “Köpeğim Ol” Diyen Yüzbaşıyı – Tek Hamlede Diz Çöktürdü
Türk Hademe – “Köpeğim Ol” Diyen Yüzbaşıyı – Tek Hamlede Diz Çöktürdü . . . Türk Hademe – “Köpeğim Ol”…
कनाडा में भारतीय लड़कियों का चौंकाने वाला कांड! जो सामने आया, उसने सबको सन्न कर दिया!
कनाडा में भारतीय लड़कियों का चौंकाने वाला कांड! जो सामने आया, उसने सबको सन्न कर दिया! . . . कनाडा…
इंस्पेक्टर मैडम चोर को पकड़ने पहुँची, सामने निकला तलाकशुदा पति | सच्ची कहानी | Emotional Story
इंस्पेक्टर मैडम चोर को पकड़ने पहुँची, सामने निकला तलाकशुदा पति | सच्ची कहानी | Emotional Story . . . इंस्पेक्टर…
बेटी का एडमिशन कराने लंदन गई थी साधारण माँ…दुबई का सबसे बड़ा करोड़पति उसे देखते ही पैरों में झुक गया
बेटी का एडमिशन कराने लंदन गई थी साधारण माँ…दुबई का सबसे बड़ा करोड़पति उसे देखते ही पैरों में झुक गया…
End of content
No more pages to load






