Milyoner Seyahatten Erken Döndü… Ve İnanılmazı Gördü: Annesi Hamile Karısını Aşağılıyordu

.
.

Eve Erken Dönen Milyoner

Annesi ile Karısı Arasında Kalan Adam

Rüzgar, Sivas’taki yorucu iş gezisinden döndüğü gün kendini her zamankinden daha yorgun ama bir o kadar da heyecanlı hissediyordu. Şehirler, oteller, toplantı salonları birbirine karışmış, imzaladığı sözleşmelerin rakamları bile zihninde bulanıklaşmıştı. Ama kalbi, o rakamlardan çok uzaktaki bir şeyi, evini ve sekiz aylık hamile olan eşini özlüyordu.

Lüks sitesinin otoparkına arabasını çekip asansöre bindiğinde, cebindeki anahtara dokundu. O metalin avucunda bıraktığı hissi, kilide girerken çıkardığı o kısa sesi seviyordu. Ona göre o ses, huzurun kapısını açan küçük bir haberciden ibaretti.

Ama o gün, kapıyı aralayıp içeri adımını attığı anda duyduğu ilk şey huzur değil, kulaklarını tırmalayan tiz çığlıklar oldu.

Annesinin sesi, salonun duvarlarında yankılanıyor, ince ama keskin bir bıçak gibi havayı yarıyordu. O ses tonunu çok iyi tanıyordu. Handan Hanım, birini ezmek, küçük düşürmek istediyse, sesini tam olarak bu frekansa ayarlardı. Sözcükler, karşısındakini değil, neredeyse tüm evi hırpalardı.

Rüzgar, elindeki çantayı giriş holünün ortasına bırakıp bir anda irkildi. Kalbi hızlandı. İçgüdüsel olarak ayakkabılarını çıkarmayı bile unutarak koridora koştu.

—Beni aptal mı sanıyorsun? —diye bağırıyordu annesi—. Cemre! Ne yapmaya çalıştığını görmüyorum mu sanıyorsun?

Sesler salondan geliyordu. Rüzgar salonun kapısına geldiğinde, karşısındaki manzara nefesini kesti.

Sekiz aylık hamile eşi Cemre, koltuğun köşesine sinmiş, ellerini karnının üzerinde kenetlemişti. Üzerindeki açık renkli hamile elbisesi su içinde kalmış, saçlarından aşağıya damlayan ıslaklık elbisenin kumaşını daha da koyulaştırmıştı. Dudakları titriyor, gözlerinden yaşlar sel gibi akıyordu.

Karşısında dimdik duran annesi Handan ise elinde boş bir su bardağı tutuyordu. Parlak döşemede tuzla buz olmuş bir cam yığını, bardağın az önce fırlatıldığını söylüyordu. Handan’ın boynundaki inciler, pencereden süzülen güneşle parıldıyor ama o zarif görüntünün altından taşan öfke, bütün o şıklığı hükümsüz bırakıyordu. Duruşunda asalet değil, hakim kürsüsünde hüküm veren acımasız bir yargıç edası vardı.

—Oğlumu bu hamilelikle kandırdığını mı sanıyorsun? —diye tısladı Handan—. Sırf karnın şişti diye bu ailedeki yerini garantiye aldığını mı düşünüyorsun? Çatal bıçak kullanmayı bile zor öğrenmiş, devlet okulunda öğretmenlik yapan sıradan bir kız… Benim soyadımı taşıyamaz.

Salonun ortasında duyulan bu sözler, sanki Rüzgar’ın kalbine saplanan birer çivi gibiydi.

—Anne! —diye gürledi bir anda.

Sesi, camları titretecek kadar güçlü çıkmıştı. Handan irkildi, elindeki bardak parmaklarının arasından kayıp yere düştü, kalan cam parçası da dağıldı. Gözlerinde bir anlık şaşkınlık, belki korku belirdi, ama o tanıdık soğuk yüz ifadesini hemen geri topladı.

Cemre, kocasını görünce bir anda daha hıçkırıklı, daha yüksek sesle ağlamaya başladı. Rüzgar, onun bileklerinde kızarık parmak izleri fark etti. Belli ki biri onu kolundan sertçe kavramıştı.

Üst kattan hafifçe bir kapı gıcırtısı duyuldu. Altı aydır yanlarında çalışan yardımcıları Meryem, merdivenlerin başında durmuş, korku dolu gözlerle aşağıyı izliyordu. Eliyle ağzını kapatmış, sanki çığlık atmasını engellemeye çalışıyordu.

Meryem’in o bakışı, burada olup biten şeyin bir ilk olmadığını anlatmaya yetmişti.

Rüzgar, bağırmak ile tamamen susmak arasında sıkışmış bir hâlde salona girdi. Sesini olabildiğince kontrol etmeye çalışarak sordu:

—Burada ne oluyor?

Sesi buz gibiydi. Handan, bir anda yumuşak bir gülümseme takındı.

—Rüzgar oğlum… —dedi—. Ne güzel bir sürpriz. Erken dönmüşsün. Sadece küçük bir kaza oldu. Ben gelince Cemre heyecanlandı, suyu üstüne döktü. Ben de ona yardım etmeye çalışıyordum.

—Bana yalan söyleme! —diye kükredi Rüzgar.

Sesindeki öfke, şimdiye kadar annesinin alışkın olduğu itaatkar oğul tonundan çok uzaktı. Salonun içindeki hava ağırlaştı.

—Elindeki bardağı gördüm —dedi, dişlerini sıkarak—. Karımın bileklerindeki izleri gördüm. Ve söylediğin o zehirli sözlerin her birini duydum.

Handan’ın yüzündeki gülümseme bir anda silindi. Yerini, yıllardır kullandığı ama pek kimsenin fark etmediği bir şaşkınlık ifadesi aldı: Oğlu, ilk kez ona böyle karşı çıkıyordu.

Rüzgar, Cemre’nin yanına diz çöktü. Eşinin elleri hâlâ karnının üzerinde sıkıca kenetlenmişti.

—Ne kadar süredir burada? —diye fısıldadı.

Cemre, boğazındaki düğümü yutkunarak itti.

—Üç saattir… —dedi çatallanan sesiyle. —Uçağa bindiğini haber verdiğin… andan beri.

Rüzgar’ın içinde bir şey o an tamamen koptu. Bu artık sadece bir “aile içi tartışma” değildi. Bu, karısına ve doğmamış çocuğuna açılmış bir savaştı.

Gözlerini annesinden ayırmadan seslendi:

—Meryem abla?

Yukarıda dizlerinin üzerinde bekleyen kadın, ürkek adımlarla merdivenlerden inmeye başladı.

—Bugün burada olanlara şahit misin? —diye sordu Rüzgar.

Handan, Meryem’e korkutucu bir bakış fırlattı. Yıllardır yanında çalışanların ağzını böyle bakışlarla kapatmaya alışkındı. Ama Meryem, Cemre’nin hâlini görünce, korkusunun üzerine bir şey daha bindi: Vicdan.

—Evet, Rüzgar Bey —dedi, sesi titresede kararlı—. Handan Hanım geldiğinden beri bağırıyor. Cemre Hanım bebek odasında kıyafetleri düzenliyordu. Oraya çıktı. Ona çok para harcadığını, sizin paranızla gösteriş yaptığını söyledi. Sonra…

Durdu. Gözleri doldu.

—Sonra ne? —diye üsteledi Rüzgar.

—Sonra… —dedi Meryem, yutkunarak—. Bebeğin kusurlu doğacağını söyledi. “Allah çıkar için evlenenleri cezalandırır,” dedi.

Odadaki sessizlik, ölüm sessizliği gibiydi artık.

Rüzgar yavaşça ayağa kalktı ve annesine döndü.

—Benim çocuğum için “kusurlu” mu dedin? —dedi, her kelimeyi adeta çiğneyerek.

Handan bir adım geriledi. Yüzüne yıllardır görmediği bir ifade yerleşti: saf korku.

—Meryem abartıyor —diye mırıldandı—. Ben sadece endişelerimi dile getirdim. Ağzımdan öyle… çıkmış olabilir.

—Yalan söyleme —dedi Rüzgar. Sesi sert, gözleri cam gibi keskinleşmişti—. Manipüle etmeye, üstünü örtmeye çalışma.

Sonra Cemre’ye döndü.

—Bana doğruyu söyle —dedi. —Ben yokken bunlar kaç kez yaşandı?

Cemre, yüzünü ellerine gömdü. Bir süre konuşamadı. Sonunda, neredeyse duyulamayacak kadar kısık bir sesle:

—Her zaman… —dedi.— Sen ne zaman işe gitsen geliyor. Bazen dakikalarca, bazen saatlerce… Sürekli yetersiz olduğumu, seni terk edeceğini, çocuğun velayetini alacağını söylüyor. Bugün… çocuğumuz doğduğunda kanının bozuk olduğunu anlayacağını ve beni kapı önüne koyacağını söyledi.

“Kanı bozuk.”

Bu ifade, Rüzgar’ın içinde asit gibi yayıldı. Kendi annesi, torunu için böyle bir söz kullanmıştı.

Artık söyleyecek tek bir cümlesi vardı:

—On saniyen var.

Handan’ın gözleri büyüdü.

—Neden bahsediyorsun, Rüzgar?

—Evimden çıkman için on saniyen var —dedi. —Yoksa polisi arayıp hamile bir kadına saldırıdan şikayetçi olacağım.

—Kendi annene bunu yapamazsın! —diye haykırdı Handan. —Ben seni büyüttüm, ben…

Rüzgar kol saatine baktı.

—Bir… iki… üç…

Gözlerindeki kararlılık, pazarlığa yer bırakmıyordu. Handan, ne kadar ileri gittiğini, bu defa çizgiyi aştığını o bakışlarda gördü. Titreyen elleriyle çantasını aldı.

Kapıya yönelirken durdu, son vuruşu da yapmak istedi:

—Pişman olacaksın, Rüzgar —dedi. —O kadın seni soyup soğana çevirdiğinde, o çocuk doğup da sana benzemediğinde, kapıma geleceksin.

—Defol! —diye bağırdı Rüzgar.

Handan kapıyı sertçe çarpıp çıktı. O kapının kapanma sesi, evin içindeki havayı bir anda değiştirdi. Sanki uzun zamandır orada asılı duran ağır bir yük, kapıyla beraber dışarı atılmıştı.

Rüzgar, tekrar Cemre’nin yanına çöktü.

—Beni affet —dedi, gözlerinden yaşlar süzülürken. —Görmediğim, koruyamadığım için beni affet.

Cemre, tir tir titreyen elleriyle kocasının saçlarını okşadı.

—Bitti mi? —diye sordu ürkekçe.— Gerçekten gitti mi?

—Bitti —dedi Rüzgar. —Bir daha asla sana yaklaşamayacak. Söz veriyorum.

O sırada Meryem, elinde kuru havlularla salona girdi. Yüzü kızarmış, gözleri kan çanağı gibiydi.

—Teşekkür ederim, Meryem abla —dedi Rüzgar. —Bugün konuştuğun için, cesaretin için…

Meryem gözyaşlarını silerken başını eğdi.

—Keşke daha önce konuşsaydım —diye fısıldadı. —Rüzgar Bey, ben… istifa etmek istiyorum. Bunca zaman sustuğum için kendimi affedemiyorum.

—Hayır —dedi Rüzgar hemen.— Asıl şimdi sana ihtiyacımız var. Cemre’nin güvenebileceği birine ihtiyacı var. Lütfen kal.

Meryem, Cemre’nin yüzüne bakınca, gitmenin değil kalmanın doğru olduğuna karar verdi. Sessizce başını salladı.

Mesajlar, Tehditler ve Hukuk

Ertesi sabah, güneş perdelerin arasından içeri sızarken, Rüzgar hâlâ uyumamıştı. Bütün gece Cemre’nin başucunda oturmuş, her irkilişinde, her kabusunda onu sakinleştirmeye çalışmıştı.

Cemre gözlerini açtığında, önce korkuyla etrafa baktı.

—Burada değil —dedi Rüzgar, sakince. —Sakin ol. Evde sadece biz varız.

Telefonuna uzandığında, huzurlarının ne kadar kırılgan olduğunu anladı. Ekranda annesinden gelen on beş cevapsız arama ve yirmiden fazla mesaj vardı. Son mesaj sabahın beşinde gönderilmişti:

“Avukatım Erdem Bey’le görüştüm. Eğer o bebek hakkında şüphelerim varsa babalık testi talep etme hakkım varmış. Sadece bil istedim.”

Rüzgar, telefonu öyle sıkı kavradı ki eklemleri beyazlaştı. Kendi annesi, torununun babasını sorgulayacak kadar alçalmıştı.

Cemre, kocasının yüzündeki kasılan ifadeyi görünce doğruldu.

—Ne oldu? —diye sordu, endişeyle.

Rüzgar önce saklamayı düşündü. Ama yaşadıkları onca şeyden sonra aralarında sır kalmamalıydı. Telefonu ona uzattı.

Cemre mesajı okudu, yüzü kireç gibi oldu.

—Bana… sadakatsiz mi diyor? —diye mırıldandı. Sesi o kadar cılızdı ki zor duyuluyordu.

—Bunu ima ediyor —dedi Rüzgar, dişlerini sıkarak.

Hemen bir numara çevirdi. On beş yıllık arkadaşı ve aile avukatı Rıza’yı arıyordu.

—Rıza, uyanık mısın? Sana ihtiyacım var. Annemle ilgili, hem de hemen.

Rıza’nın sesi uykulu ama tetikteydi.

—Ne oldu? Handan teyze mi?

—Evet. Karıma saldırdı. Şimdi de doğmamış çocuğuma iftira atıyor. Uzaklaştırma kararı istiyorum. En hızlı şekilde.

Yarım saat sonra, Rıza ellerinde not defteriyle evin kapısından içeri girdi. Cemre yaşadığı her şeyi, her hakareti, her fiziksel müdahaleyi tek tek anlattı. Rıza, bir hukukçunun soğukkanlılığıyla dinlerken bile, yüzündeki öfkeyi saklayamıyordu. Meryem de şahit olarak ifade verdi.

—Cemre —dedi Rıza, bir ara— bir ay önce bayıldığını söylemiştin telefonda. Doktora gittin mi?

Cemre başını hayır anlamında salladı.

—Handan Hanım, eğer doktora gidersem Rüzgar’ın benim deli olduğumu düşüneceğini, beni akıl hastanesine kapattıracağını söyledi —dedi utançla.

Rıza kalemini masaya bıraktı.

—Bu, psikolojik şiddetin en ağır hâli —dedi. —Hemen hastaneye gidiyoruz. Darp raporu alacağız, bebeği kontrol ettireceğiz. Bir daha kimse “abartıyorsunuz” diyemeyecek.

Hastaneye gittiklerinde, kadın doğum uzmanı Berna, onları bekliyordu. Cemre’nin tansiyonu ölçüldü, kan tahlilleri yapıldı, ultrason cihazının ekranında küçük kalp atışları arandı.

—Bebek iyi görünüyor —dedi doktor Berna, ekrana dikkatle bakarak.— Kalp atışları normal. Ama…

Sesi ciddileşti.

—Sizin tansiyonunuz çok yüksek, Cemre Hanım. 18’in üzerinde. Bu hem sizin, hem de bebeğiniz için ciddi bir risk. Bu stres ortamı devam ederse, erken doğum, hatta daha kötüsü preeklampsi riskiyle karşı karşıyayız. Sizin mutlak surette huzurlu bir ortamda olmanız gerekiyor.

Rüzgar’ın içi burkuldu. Annesi sadece huzurlarını değil, canlarını da tehlikeye atıyordu.

—Gerekirse dünyanın öbür ucuna taşınırız —dedi. —Ama ona kimse dokunamayacak. Kimse.

Eve döndüklerinde, kapının önünde beyaz bir zarf buldular. Zarfın içinde hastanenin girişinde gizlice çekilmiş, biraz bulanık bir fotoğraf vardı: Rüzgar ve Cemre, Berna Hanım’la konuşurken. Fotoğrafın arkasında tanıdık bir el yazısıyla şu cümle vardı:

“Delilleri karartmak için doktora koşmanız çok tatlı. Ama gerçekler er ya da geç ortaya çıkar.”

—Bizi takip etmiş —dedi Cemre, fotoğrafı elinden düşürerek. —Oraya gittiğimizi biliyordu.

Bu, artık bir inat değil, takıntıydı.

Rüzgar hemen Rıza’yı aradı:

—Uzaklaştırma kararını ihlal ediyor. Bizi takip etmiş. Savcıya gidiyoruz.

Henüz telefonu kapatıp derin bir nefes almadan kapı çaldı. Gelen polis değil, bir kurye idi. Getirdiği paket ise içindekilerle birlikte yeni bir şok oldu.

Karton kutunun içinden eski, yırtık bebek kıyafetleri çıktı. Kirli, solmuş küçük zıbınlar, kazaklar… Üstlerine iliştirilmiş küçük bir notta:

“Hak ettiği kalitede giysiler.”

Rüzgar, notu okuduğu anda, içinden yükselen öfkeyi zapt etmekte zorlandı.

Cemre’nin elini tutup onu üst kata çıkardı, yatak odasına götürdü, perdeleri kapattı.

—Seni görmesine izin yok —dedi. —Artık gölgeni bile görmemeli.

Ama dışarıdaki hareketlilik dinmiyordu. Bir süre sonra pencereden baktığında, sitenin girişinde annesinin yakın arkadaşı Canan’ın arabasını gördü. Canan, elinde profesyonel görünümlü bir kamerayla evin fotoğraflarını çekiyordu.

Rüzgar aşağıya, bahçe kapısına kadar indi.

—Ne yapıyorsun, Canan teyze? —diye bağırdı.

Canan, kamerayı indirmeden sırıttı.

—Sadece zavallı Handan’ın torunundan nasıl koparıldığını belgeliyorum —dedi. —Mahkemede bu evin nasıl bir hapishaneye dönüştüğünü herkes görecek.

—Burası hapishane değil, sığınak! —diye karşılık verdi Rüzgar. —Biz o deliden korunmaya çalışıyoruz.

Ama Canan çoktan arabasına binmiş, uzaklaşmıştı.

Handan, dışarıda “kamuoyu” oluşturmaya başlamıştı bile. Sosyetik çevresinde anlattığı hikâyede o, “kötü gelini tarafından kandırılan, oğlunu ve torununu kaybetmek üzere olan fedakâr anne”ydi. Gerçekte olanları bilen ise yalnızca birkaç kişiydi.

Akşamüzeri kapı yine çaldı. Bu kez gelen, boynunda kimlik kartı, elinde evrak çantası olan bir kadındı.

—İyi akşamlar —dedi. —Ben sosyal hizmet uzmanı Derya. Bir ihbar aldık. Bu adreste hamile bir kadının zorla tutulduğu ve şiddet gördüğü iddia ediliyor. Kontrol için geldim.

Rüzgar’ın kanı dondu. Annesi, onları sosyal hizmetlere bile şikâyet etmişti.

—Bu bir iftira —dedi, sakin kalmaya çalışarak. —Eşim burada kendi isteğiyle kalıyor. İsterseniz kendisiyle konuşun.

—Prosedür gereği eşinizle yalnız görüşmem gerekiyor, beyefendi —dedi Derya. —Siz beni salonda bekleyin, lütfen.

Cemre, Derya Hanım’a yaşadığı her şeyi, Handan’ın ziyaretlerini, sözlerini, tehditlerini anlattı. Gözyaşları eşlik etti cümlelerine; bileklerindeki morluklar, stresle yükselen tansiyonu, bayılma hikâyesi hepsi bir tablo hâlinde önüne serildi.

Derya odadan çıktığında yüzünde profesyonel öfkenin yanı sıra derin bir kararlılık vardı.

—Rüzgar Bey —dedi—. Eşinizin anlattıkları, bileklerindeki izler ve genel ruh hâli, asıl mağdurun o olduğunu çok net gösteriyor. Bu ihbarı yapan kişi hakkında asılsız ihbardan tutanak tutacağız. Ayrıca elinizdeki diğer belgelerle birlikte dosyaya ekleyeceğim.

Rüzgar, ilk kez, sistemin tamamen yalnız bırakmadığını hissetti.

Aile Yemeği ve Gerçeklerin Masaya Konuluşu

Ertesi gün, Rüzgar’ın halası Sevim aradı.

—Oğlum —dedi—, annen pazar günü aile yemeği veriyor. Herkese, “Rüzgar da gelecek, aramızdaki küçük yanlış anlaşılmayı hallettik,” diyormuş.

Rüzgar acı bir kahkaha attı.

—Küçük yanlış anlaşılma mı? Hamile karıma su fırlattı, ona şiddet uyguladı. Sosyal hizmetlere bizi şikâyet etti. Buna küçük mü diyor?

Sevim iç çekti.

—Haklısın. Bana senin anlattıkların, ona ise kendi versiyonu var. Cemre’nin hormonlarının onu hassaslaştırdığını, kendi kendine düştüğünü, abarttığını söylüyor. Eğer gitmezsen herkes onun anlattığına inanacak. “Kötü gelin, oğlumu bizden kopardı,” diyecek. Bazıları da inanacak.

Rüzgar bir süre sustu. Bazı savaşlar, sessiz kalınarak kazanılmıyordu.

—Geleceğim —dedi. —Ama barışmaya değil. Gerçeği anlatmaya.

Pazar günü geldiğinde, çocukluğunun geçtiği eve doğru sürdü arabayı. O ev, eskiden güvenin sembolüyken, şimdi bir hesaplaşma yerine dönüşmüştü.

Salonda on beş kişi vardı: Kuzenler, dayılar, aile dostları… Handan, baş köşede oturuyor, etrafa gülücükler saçıyordu.

—Ah, Rüzgarım geldi! —dedi, onu görünce. —Bakın, size ne demiştim? Her şey yolunda.

Kollarını açtı ama Rüzgar yanına gitmedi. Salonun ortasında durdu.

—Hiçbir şey yolunda değil —dedi, yüksek ve sakin bir sesle. —Buraya barışmaya gelmedim. Buraya bu kadının —parmağıyla annesini işaret etti— karıma neler yaptığını anlatmaya geldim.

Salondaki uğultu bir anda kesildi. Herkes şaşkınlıkla ona bakıyordu.

—Hamile karıma fiziksel şiddet uyguladı —diye devam etti Rüzgar. —Doğmamış kızıma “kanı bozuk” dedi. Sosyal hizmetlere yalan ihbarda bulundu, bizi takip ettirdi, hastaneye gittiğimizin fotoğrafını çekip imalı notlar yolladı.

Handan ayağa fırladı.

—Yalan! —diye bağırdı. —O kadın seni dolduruyor. O yılan seni ailene düşman etti!

Rüzgar, cebinden telefonunu çıkardı. Handan’ın mesajlarını, fotoğrafları, hastaneden aldığı raporları masanın üzerine bıraktı. Rıza’nın hazırladığı dosyadan da birkaç kâğıt çıkardı; sosyal hizmetler tutanağı ve darp raporu…

—Belgeler burada —dedi. —İnanmak isteyen baksın. İnanmak istemeyen, annemin masallarını dinlemeye devam edebilir. Ama şunu bilin: Annemin tarafını seçen kimse, ne beni ne de kızımı bir daha göremeyecek.

Sessizlik, masanın üzerinde ağır ağır gezindi. Sevim hala ve birkaç kuzen, Rüzgar dışarıya yöneldiğinde onun peşinden çıktılar.

—Biz sana inanıyoruz, Rüzgar —dedi Sevim, gözleri dolu. —Annenin neler yapabileceğini biliyoruz.

Rüzgar, yalnız olmadığını bilmenin verdiği küçük bir teselliyle uzaklaştı o evden.

Erken Doğum Tehlikesi ve Son Hamle

Eve döndüğünde kapının önünde bir polis aracı ve ambulans gördü. Yüreği ağzına geldi, koşarak içeri girdi.

Meryem, kapıda ağlıyordu.

—Ne oldu? —diye haykırdı Rüzgar.

—Polisler geldi… —dedi Meryem, hıçkırıklar arasında.— Handan Hanım, Cemre Hanım’ın kendisine saldırdığını ve onu ölümle tehdit ettiğini söyleyerek şikâyetçi olmuş. İfade almaya geldiler ama Cemre Hanım fenalaştı…

Cemre, stresten dolayı erken doğum sancılarına kapılmıştı. Tansiyonu tekrar tehlikeli seviyelere yükselmişti. Ambulansla hastaneye sevk edildi.

Sedye hastane koridorunda hızla ilerlerken, Rüzgar eşinin elini sıkı sıkı tutuyordu.

—Dayan, sevgilim… Dayan —diye fısıldıyordu. Gözlerinden yaşlar akıyor ama elini asla bırakmıyordu.

Doktor Berna, acil doğum odasında onları karşıladı.

—Doğumu durdurmaya çalışacağız —dedi— ama bebek strese girmiş. Cemre’yi hemen yatırmamız lazım. Bu gidişat iyi değil, Rüzgar Bey.

Rüzgar, hastanenin soğuk koridorunda, ellerini başının arasına alıp bir banka çöktü. Telefonunu çıkarıp Rıza’yı aradı.

—O kadını bitir, Rıza —dedi. —Ne gerekiyorsa yap. Hapse mi attırıyorsun, akıl hastanesine mi kapattırıyorsun… Umurumda değil. Karım ve çocuğum onun yüzünden ölebilir.

Akşam saatlerinde Rıza, elinde kalın bir dosyayla hastaneye geldi.

—Savcılıkla görüştüm —dedi. —Elimizdeki deliller, tanık ifadeleri, sosyal hizmetler raporu ve hastane kayıtları, Handan teyzenin sistematik bir psikolojik ve fiziksel şiddet uyguladığını kanıtlıyor. Hakkında yakalama kararı çıkarıldı. Uzaklaştırmayı ihlal ettiği için elektronik kelepçe de takılacak.

Rüzgar gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.

—Yapsınlar —dedi. —Ne gerekiyorsa yapsınlar.

O gece, Cemre yoğun bakımda kaldı. Rüzgar, camın arkasından, ona bağlı kabloları, serumları, monitörleri izledi. Annesi, sevgi adı altında bir aileyi yok etmeye kalkmıştı. Ama o, artık annesinin sözünü sorgusuz sualsiz dinleyen çocuk değildi. O artık bir koca ve bir babaydı.

Günler, endişe ve umut arasında geçti. Beşinci günün sonunda Cemre’nin durumu stabil hâle geldi. Ancak doğuma kadar hastanede kalması kararlaştırıldı. Rüzgar bir an bile yanından ayrılmadı.

Bir sabah, Sevim hala elinde bir zarfla odaya girdi. Yüzünde yorgun ve kederli bir ifade vardı.

—Bunu annen gönderdi —dedi.

Rüzgar, zarfı almak istemedi. Ama Cemre:

—Oku —dedi. —Ne yazdığını bilmek istiyorum.

Mektup titreyen bir el yazısıyla yazılmıştı:

“Oğlum Rüzgarım ve gelinim Cemre,

Bu satırları, bir gece nezarethanede kaldıktan sonra ev hapsinde yazıyorum. Hayatımda ilk kez, paramın ve soyadımın beni kurtaramadığı bir yerdeyim. Yalnızım. Duvarlar üzerime geliyor ve o duvarlarda sadece kendi kibrimi görüyorum.

Size yaptıklarımın bir açıklaması olamaz, biliyorum. Seni kaybetme korkusu beni bir canavara dönüştürdü. Oysa korktuğum şeyi kendi ellerimle yarattım.

Beni affetmenizi beklemiyorum. Sadece torunumun babaannesinin onu ne kadar sevdiğini ama bu sevgiyi göstermeyi beceremediğini bilmesini istiyorum.

Tüm şikâyetlerimi geri çektim. Tedavi olmayı kabul ettim. Lütfen… sadece iyileştiğimde, eğer bir gün layık olursam, uzaktan da olsa sizi görmeme izin verin.”

Rüzgar mektubu katlayıp kenara koydu. Cemre’ye döndü.

—İnanıyor musun? —diye sordu Cemre.

—Bilmiyorum —dedi Rüzgar dürüstçe. —Belki gerçekten pişman. Belki de sadece köşeye sıkıştığı için böyle yazıyor. Ama şu an bunun önemi yok. Önceliğimiz sensin, kızımız.

Kızlarının Doğumu ve Yeni Başlangıç

Yağmurlu bir salı gecesi, Cemre’nin sancıları yeniden başladı. Bu sefer durdurulamazdı. Doktor Berna ve ekibi hızla doğum için hazırlık yaptı.

Saatler süren zorlu bekleyişin ardından sabaha karşı 03.42’de, koridoru dolduran o mucizevi sesi duydular: Bir bebek ağlıyordu.

—Tebrikler —dedi Berna, pembe bir battaniyeye sarılı miniği kucağında tutarak.— Çok sağlıklı bir kızınız oldu.

Rüzgar, bebeğini ilk kez kucağına aldığında, dünyadaki tüm kötülüklerin bir anlığına silindiğini hissetti. Minicik parmaklar, onun serçe parmağını kavradı. Yüzünde beliren o küçücük çizgiler, sanki şimdiye kadar yaşadıkları tüm acıları yeniden yazıyordu.

—Hoş geldin… —diye fısıldadı. —Hoş geldin canım kızım.

Cemre, yorgun bedenine rağmen gözlerinden mutluluk yaşları süzülürken:

—Adını ne koyalım? —diye sordu.

Rüzgar bir an düşündü. O sırada odanın köşesinde, mutluluktan ağlayan Meryem’i gördü. Bu süreçte en çok cesareti, vicdanı ve sadakati gösteren insanlardan biri oydu.

.

—Bizi koruyan, bizim için cesaret gösteren birinin adını verelim —dedi. —Meryem olsun.

—Meryem… —diye tekrar etti Cemre, gülümseyerek. —Meryem Hande?

Rüzgar başını salladı. Böylece kızlarının ismi, Meryem Hande oldu. Hem onları koruyan yardımcılarına, hem de tüm yaralarına rağmen belki bir gün gerçekten değişebilecek olan annesine bir gönderme…

Bir hafta sonra taburcu oldular. Hastane kapısında Rıza, Sevim hala ve Cemre’nin annesi Hatice, onları bekliyordu. Hatice Hanım kızına sarılıp uzun süre ağladı.

—Seni yalnız bıraktığım için affet beni —dedi. —“Seni o zenginlerin evinde ezerler” diye korktum. Ama asıl ben seni ezmişim yokluğumla.

Cemre annesinin sırtını okşadı.

—Artık buradasın anne —dedi. —Önemli olan bu.

Eve döndüklerinde, Meryem bahçeyi “Hoş geldin küçük Meryem” yazılı süslerle donatmıştı. Bir zamanlar bağrışların, hakaretlerin, kırılan camların yankılandığı o ev, şimdi bebek kokusu, kahkahalar ve ninni sesleriyle doluydu.

Aradan üç ay geçti. Yeni düzenlerine alışmışlardı. Handan Hanım, psikiyatrik tedavisini sürdürüyordu; psikoloğu aracılığıyla gönderdiği mesajlarda her seferinde bir parça daha pişmanlık dile getiriyor, el örgüsü küçük yelekler yolluyordu. Rüzgar, hâlâ onunla yüz yüze görüşmeye hazır değildi ama gönderilen yelekleri geri çevirmedi. Bu, gelecekteki belki bir barış ihtimalinin sessiz bir işaretiydi.

Bir akşam, küçük Meryem uyuduktan sonra, Rüzgar ve Cemre balkona çıktılar. Antakya’nın yıldızlı gökyüzü, üzerlerine korunmuş bir kubbe gibi serilmişti. Ilık bir rüzgar hafifçe esiyor, şehrin uzak uğultusu kulaklarına kadar geliyordu.

Rüzgar, Cemre’nin elini tuttu.

—Biliyor musun —dedi—, eskiden aile dediğin şeyin içine doğduğun ve ne olursa olsun kopamayacağın bir zincir olduğunu sanırdım. Annem ne yaparsa yapsın ona itaat etmem gerektiğini düşünürdüm.

Cemre başını yana eğerek ona baktı.

—Şimdi?

Rüzgar derin bir nefes aldı.

—Şimdi biliyorum ki, aile bir seçim —dedi. —Kan bağı, kimseye başkasına zulmetme hakkı vermez. Gerçek aile, seni olduğun gibi seven, koruyan, huzur veren insanlardır. Sen, ben, kızımız, Meryem abla, Rıza… Biz bir aileyiz. Ve bu aileyi korumak için gerekirse dünyayı karşıma alırım.

Cemre başını kocasının omzuna yasladı.

İçlerinden geçirdikleri bir cümle vardı: “Et tırnaktan ayrılmaz,” derlerdi. Ama bazen, en derin yaraları da insana en yakın sandıkları açardı. Onlar, bu gerçeği acı bir yoldan öğrenmişti. Yine de sonunda kendi çekirdek ailelerini kurmuş, sınırlarını çizmiş ve huzurlarını korumayı seçmişlerdi.

Bebek monitoründen gelen yumuşak nefes sesleri, gecenin sessizliğini doldururken, Rüzgar gökyüzüne baktı ve içinden şunu söyledi:

“Belki annem bir gün gerçekten değişir. Belki kızım büyüdüğünde, ona zarar vermeyeceğini bildiğim bir babaanneler bulur. Ama o güne kadar, bu kapının eşiği, önce bizim huzurumuzu, sonra onun pişmanlığını bekleyecek.”

Ve evin içinde, bir odada, minicik bir bebek, hiçbir şeyden habersiz, kendi küçük dünyasında mışıl mışıl uyumaya devam etti.

Onun için sadece bir şey önemliydi: Kucağa alındığında hissedeceği sıcaklık, kimin kolunda olursa olsun, gerçek sevgiydi. Ve o sevgi, artık yanlış ellerde değil, doğru ellerdeydi.