Aşağılanan Kadın, Kimliğini Açığa Vuran İki Yıldızlı General Çıktı ve İntikamını Aldı

.
.
.

Aşağılanan Kadın, Kimliğini Açığa Vuran İki Yıldızlı General Çıktı ve İntikamını Aldı

Kilisteki bir Tugayın ziyaretçi salonu, hafta sonu olması sebebiyle cıvıl cıvıldı. Uzun zaman sonra bir araya gelen ailelerin ve sevgililerin kahkahaları, farklı masalardan yükselen ve birbirine karışan sohbetlerin tatlı uğultusu mekanı dolduruyordu. Ancak bu neşeli curcunanın ortasında, özellikle bir masanın etrafındaki hava buz gibiydi. Eronur ve ablası Elif, onların önünde daha birkaç dakika öncesine kadar sıcacık anne yemeklerini barındıran sefer tası darmadağın olmuştu. İçindeki her şey, iki kardeşin başından aşağı feci şekilde dökülmüştü. Yaprak sarması, peynirli börek ve henüz dumanı tüten sıcak mercimek çorbası saçlarından süzülerek aşağılayıcı izler bırakıyordu.

Bu facianın sorumlusu, Asubay Kıdemli Başçavuş Kadir, kollarını kavuşturmuş, aşağılayıcı bir gülümseme ile manzarayı seyrediyordu. Sesi, salondaki tüm gürültüyü delecek kadar kibirli ve keskindi. “Bu ne be? Böyle paçoz yemekleri nereye getirdiğini sanıyorsun?” diye bağırdı. “Ablan da tam pavyon karısına benziyor. Anca böyle şeyler yakışır zaten.” Bu hakaret dolu sözler, birer hançer gibi Eronur’un göğsüne saplandı. Onur korkudan tir tir titriyordu. Yüzü bembeyaz kesilmişti. Sanki her an diz çöküp af dileyecekmiş gibi acınası bir haldeydi.

Ne başını kaldırıp Astsubay Kadir’e bakmaya ne de başından aşağı dökülen yemek artıklarını temizlemeye cesaret edebiliyordu. Onun için dünya o an yıkılmıştı ama ablası farklıydı. Elif, tek bir çığlık bile atmadı. Yüzü ve saçları aynı şekilde sıcak çorba ve yemek artıklarıyla kaplı olmasına rağmen yerinden bir milim bile kıpırdamadı. Duruşu dimdikti. Yüzünde ne bir aşağılanma ne de bir öfke ifadesi vardı. Sanki az önce yaşananlar onunla çökmüş gibiydi. Yavaşça, son derece sakin bir şekilde elini kaldırdı ve yüzünden akan çorbayı sildi. Ardından hiçbir şey olmamış gibi titreyen kardeşi Onur’a döndü. Cebinden çıkardığı mendille kardeşinin yanağındaki salça lekesini nazikçe silmeye başladı. Onun bu sakinliği, Astsubay Kadir’i daha da çileden çıkardı.

Fakat Kadir, ağzını açıp yeni hakaretler savurmak üzereyken kadının gözleriyle karşılaştı ve o an farkında olmadan sustu. Elif’in gözleri bir buz kütlesi gibi soğuktu. İçinde hiçbir duygu barındırmıyordu. Sadece her şeyi delip geçen derinliği bilinmez bir ayaz vardı. Bu avını süzen bir yırtıcının bakışı gibiydi, bir sanığı mahkeme kürsüsüne çıkaran bir yargıcın bakışıydı. Asubay Kadir, az önce güçsüz iki kardeşi tamamen ezdiğini sanmıştı ama bu büyük bir yanılgıydı.

O az önce, Türkiye Cumhuriyeti Milli Savunma Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanı bir tüm generalin başına yemek dökmüştü ve adalet fırtınası tam da o anda o salonda kopmak üzereydi. Tüm bu trajedinin tohumları Kilis’in o sonbahar güneşinin göz alıcı ışıklarında bir hafta sonu öğleden sonrasında atılmıştı.

Askeri Disiplin ve Gizli İntikam

Türkiye Kara Kuvvetlerine bağlı Suriye sınırındaki bir piyade alayında, Nizamiye’nin üzerinde hudut namına sloganı heybette dursa da, kışlanın genelini saran hava, bu sloganın canlılığından çok uzaktı. Aksine, gergin bir yay gibi, her an kopacakmışçasına kesif bir gerilim kışlanın her köşesine sinmişti. Hafta sonu ziyareti için gelen ailelerin araçları otoparkta seyrek de olsa görülüyordu. Ancak, onların yüzlerinde bile rahatlıktan çok bir tür endişe okunuyordu.

Nizamiye’den geçen bir kadın, ziyaretçi salonuna doğru yürüyordu. Adı Elif’ti. Üzerinde mütevazı bej rengi bir triko, kot pantolon ve rahat bir spor ayakkabı vardı. Makyajsız yüzü ve sıkıca toplanmış at kuyruğu saçlarıyla, hafta sonu kardeşini görmeye gelmiş sıradan bir abla görüntüsündeydi. Elinde kardeşinin sevdiği yemeklerle özenle doldurulmuş bir sefer tası çantası taşıyordu.

Dış görünüşü son derece sıradan olsa da, etrafı inceleyen bakışları sıradan çok uzaktı. Gözleri gelişi güzel bakıyormuş gibi görünse de, kışladaki her şeyi şaşırtıcı bir isabetle analiz ediyordu. Nizamiye nöbetçisinin hafifçe dağınık teçhizatı, paslanmış bir tel örgü parçası, verimsizce yerleştirilmiş bir güvenlik kamerasının kör noktası… Tüm bunlar onun zihninde birer veri olarak düzenli bir şekilde depolanıyordu. Bu sıradan bir sivilin bakışı değildi. Bu, sayısız tehlike atlatmış, ölümle yaşam arasındaki çizgiyi tecrübe etmiş, en seçkin özel kuvvetler komutanının keskin öngörüsüydü.

Kadın Generalin Kimliği Ortaya Çıkıyor

Ancak şu anda, o tüm bu kimliğini mütevazı bir gülümsemenin arkasına mükemmel bir şekilde gizlemişti. Çünkü bugün, Türkiye Cumhuriyeti Ordusunun bir tüm generali değil, sadece Er Onur’un biricik ablası olarak var olacağı bir gündü. Ziyaretçi salonunun kapısını açtığında, onu ulu bir kalabalık ve yemek kokusu karşıladı. Birçok aile şimdiden yerini almıştı.

Ancak bu canlı atmosferin içinde bile, o yadırgadığı bir gerilimi hissetti. Askerler, aileleriyle birlikte olmalarına rağmen sürekli kapı tarafına bakıyor, birilerinden çekiniyor gibiydiler. Sanki görünmez bir göz, onların her hareketini izliyordu. Abla! Odanın bir köşesinden tanıdık bir ses geldi. Üzerindeki asker üniforması henüz tam oturmamış. Çaylak kardeşi Onur’dı bu. Ablasını görünce, dünyalar onun olmuş gibi parlak bir gülümsemeyle koşarak yanına geldi. Ancak Elif, bu gülümsemenin ardına gizlenmiş derin yorgunluğu ve endişeyi gözden kaçırmadı.

“Onur, nasılsın? Eğitimler zorluyor mu?” Elif kardeşinin omzuna dokunarak sıcak bir sesle sordu. “Çok iyi abla. Komando olacağım galiba. Ama sen nasıl geldin? Çok meşgulsün sanıyordum.” Onur zoraki bir neşeyle cevap verse de, gözleri hala endişeyle etrafı tarıyordu.

“Çaylak, şu an neyi sorguluyorsun? Hadi otur.” Elif, kardeşinin bu sıkıntılı ruh halini anlamıştı. O yüzden oturması için bir kez daha ısrar etti.