Bu Düğün Fotoğrafına Dikkatli Bakın: Koca Gelinin Kolunu Neden Bu Kadar Acımasızca Tutuyor?

.
.

.

Bu Düğün Fotoğrafına Dikkatli Bakın: Damat Gelinin Kolunu Neden Bu Kadar Acımasızca Tutuyor?

Fotoğrafı elime aldığım an, içimde bir şeyin kırıldığını hissettim.

Sararmış kartonun üzerindeki siyah-beyaz görüntü bana doğrudan bakmıyordu ama sanki içime doğru eğiliyordu. En çok da gelinin gözleri… O gözler, insanın içine işleyen, bakıp da görmemeyi seçtiğimiz bir gerçeği haykırıyordu.

Bu bir düğün fotoğrafıydı.

1960’ların ortalarından… 1964 ya da 1965. Anadolu’nun ortasında, adı haritada bile zor bulunan bir köy meydanı. Arka planda taş evler, başörtülü yaşlı kadınlar, meraklı çocuklar… Ama fotoğrafın asıl yükü, gelinin yüzündeydi.

Gülümsemiyordu.

Hayır, gülümsememek yetersiz bir tanımdı. Yüzünde derin, ilkel bir korku vardı. Gözleri boşluğa sabitlenmişti; dudakları aralık, sanki nefes alamıyormuş gibi. Beyaz gelinliğinin içinde küçülmüş, silinmişti.

Yanındaki damat ise bunun tam tersiydi.

Şişman, kendinden emin, burnunun üzerinde kalın çerçeveli gözlükler. Üzerinde ithal kumaştan bir takım elbise. Kameraya gururla bakıyordu. Sağ eli gelinin kolunu kavramıştı—ama bu bir sevgi dokunuşu değildi. Bu, sahip olmanın, mülkiyetin, “benim” demenin işaretiydi.

Damadın hemen arkasında bir adam daha duruyordu: babası. Kalın altın saat bileğinde parlıyor, elinde pahalı bir puro. Oğlunun arkasında değil, sanki düğünün gerçek sahibi gibi duruyordu. Bu karede sevgi yoktu; ticaret vardı.

Fotoğrafı İstanbul’da, eski bir eşya pazarında bulmuştum. Cuma sabahıydı. Hava kapalıydı. Nemli bir rüzgâr dar sokaklarda dolanıyordu. Hor çarşısının karanlık koridorlarında dolaşıyordum. Araştırmam için malzeme arıyordum.

Ben bir belge araştırmacısıyım.

Aslında mesleğim bu değil. Üniversitede tarih okutuyorum. Ama gerçek tutkum, sandıkların dibinde kalmış hayatları bulmak. Unutulmuş hikâyelerin peşinde koşmak.

Fotoğraf, değersiz görülen bir yığının arasındaydı. Satıcı yaşlı bir adamdı. Sakalları kirli, parmakları sararmıştı.

“Bu ne?” diye sormuştum.

Omuz silkmişti.

“Geçen sene bir kadından toptan aldım. Çoğunu çöpe attım. Kalan bu kadar.”

Beş liraya almıştım.

Ama o gece Kadıköy’deki küçük daireme döndüğümde, masa lambasının altında fotoğrafa tekrar baktığımda anladım: Bu sıradan bir fotoğraf değildi.

Bu bir çığlıktı.

Sessiz, donmuş, ama altmış yıl sonra bile yankılanan bir çığlık.


Gözlerin Anlattığı

Gece boyunca uyuyamadım. Fotoğrafı defalarca inceledim. Gelinin kaşları hafifçe çatılmıştı. Ellerini birbirine kenetlemişti; parmakları adeta bir can simidi arıyordu.

Damadın eli…

O el, gelinin kolunu öyle sıkıyordu ki, sanki kadın kaçacakmış gibi. Sevgi değil, kontrol vardı orada.

Fotoğrafın arkasında kurşun kalemle yazılmış birkaç kelime buldum:

“Elmaköy – Haziran 1964”

Elmaköy… Kayseri ile Sivas arasında, Anadolu’nun ortasında bir yer. İnternette zor buldum. Köy hâlâ vardı ama nüfusu elliye düşmüştü. Yaşlılardan oluşan, yavaş yavaş yok olan bir yer.

Nüfus müdürlüğünü aradım.

“1964 Haziran’ında Elmaköy’de bir evlilik kaydı var,” dedi memur.
Ayşe Toprak – Hüseyin Erdal. 15 Haziran 1964.

Kalbim hızlandı.

Araştırmayı derinleştirdim.

Hüseyin Erdal, 1969’da ölmüştü. Ölüm sebebi: kalp krizi.

Ayşe Toprak ise… 1969’dan sonra kayıtlardan silinmişti. Sanki buharlaşmıştı.

İki kız çocukları vardı: Elif ve Zeynep. Onların da kayıtları 1969’dan sonra yoktu.

Birkaç gün içinde bavulumu hazırladım.

Bu sefer farklıydı.

Bu sefer beni çağıran bir şey vardı.


Köyün Sessizliği

Elmaköy’e akşam karanlığında vardım. Eski bir cami, yanında küçük bir çay ocağı. Birkaç yaşlı adam tavla oynuyordu.

Fotoğrafı masaya koyduğumda, sessizlik çöktü.

Tavla taşları durdu. Radyo sesi anlamsızca yüksek geldi.

Yaşlı adamlardan biri fotoğrafı eline aldı. Parmakları titredi.

“Bu fotoğrafı nereden buldun evladım?” dedi.

Anlattım.

Başını salladı.

“Bu fotoğraftan burada söz etme,” dedi.
“Kimseye gösterme.”

Israr ettim.

Sonunda biri konuştu.


Ayşe’nin Hikâyesi

“Ayşe on yedi yaşındaydı,” dedi yaşlı adam.
“Hüseyin otuz. Babası köyün en zengin adamıydı. Hüseyin… deli gibiydi.”

Çocukken de öyleymiş. Sinir krizleri geçirir, insanlara saldırırmış. Bir keresinde köyün imamını dövmüş. Babası parayla her şeyi örtbas edermiş.

“Otuzuna geldiğinde babası bir karar verdi,” dedi adam.
“Oğlunu evlendirmek. ‘Belki düzelir’ dedi.”

Ayşe’nin babası fakirmiş. Borç içindeymiş.

Teklif açıkmış:

“Kızını ver. Borçlarını silerim.”

Ayşe ağlamış. Yalvarmış.

Ama kimse onu dinlememiş.

Düğünden sonra cehennem başlamış.

İlk gece dayak.

Sonra her gün.

Köy biliyormuş ama kimse bir şey yapamamış.

Ayşe iki kız doğurmuş: Elif ve Zeynep.

Hüseyin erkek çocuk istemiş.

Kızlara da vurmaya başlamış.

Bebeklere…

Bir gün Elif bayılmış. Başını duvara çarpmış.

Ayşe o gün karar vermiş.


O Gece

1969 baharı.

Hüseyin sarhoş gelmiş. Yine şiddet.

Ayşe kızını doktora götürmek istemiş. Hüseyin izin vermemiş.

Gece, Ayşe mutfağa gitmiş.

Ertesi sabah Hüseyin ölmüş.

Doktor “kalp krizi” demiş.

Köy biliyormuş.

Ama kimse konuşmamış.

Ali Ağa—Hüseyin’in babası—şüphelenmiş. Tehdit etmiş.

Ayşe bir gece kızlarını almış ve gitmiş.

Kimse bir daha görmemiş.


İzler

Yıllar sonra izleri İzmir’de buldum.

Ayşe Demir.

Soyadını değiştirmişti.

Temizlik işçisi olmuş.

Kızlarını büyütmüş.

Kızlardan biri—Zeynep—hayatta kalmıştı.

İstanbul’da yaşıyordu.

Kadına yönelik şiddet üzerine çalışan bir sosyal hizmet uzmanıydı.

Konferansta konuştuk.

Fotoğrafı gösterdiğimde ağladı.

“Bu annem,” dedi.
“Bizi kurtardı.”

Kız kardeşi Elif, travmayı kaldıramamıştı. Genç yaşta hayatını kaybetmişti.

Ama Zeynep…

Annesinin mirasını taşımıştı.

Kadınlara yardım ediyordu.


Son Bakış

Fotoğrafa şimdi yeniden bakıyorum.

Artık o gözlerde sadece korku görmüyorum.

Orada bir karar var.

Bir annenin, çocuklarını kurtarmak için her şeyi göze alışının kararlılığı.

Bu hikâye bir düğün fotoğrafıyla başladı.

Ama aslında bu bir hayatta kalma hikâyesiydi.

Ve hâlâ bitmedi.

Çünkü bir yerlerde, şu an bile, bir Ayşe daha var.

Ve onun hikâyesini anlatmak—
sessizliği bozmak—
bizim sorumluluğumuz.