(1884, Sakarya) Korkunç Hikayesi Polat Ailesi: Kapalı Evde Yok Oluş

.
.

1884 yılının sonbaharında, Osmanlı Devleti’nin sisli ve ağır havası altında yaşayan küçük bir yerleşim yeri olan Sakarya, henüz modern zamanların gürültüsüyle tanışmamıştı. Toprak yollar yağmurla çamura bulanır, geceleri yalnızca kandillerin titrek ışığı ve uzaktan gelen köpek havlamaları duyulurdu. Karadeniz’den esen nemli rüzgâr, ağaç dallarını gece boyunca titreştirirken kasabanın üzerine görünmez bir ağırlık çökerdi. İşte bu kasabada, yıllar boyu fısıltıyla anılacak bir hikâye yaşandı: Polat ailesinin kapalı bir evin içinde iz bırakmadan yok oluşu.

Polat ailesi, kasabanın kenar sayılabilecek bir mahallesinde, taş temelli ve kalın duvarlı tek katlı bir evde yaşıyordu. Ev, diğerlerine göre biraz daha içe dönük görünürdü. Pencereleri küçüktü; perdeler çoğu zaman yarı aralıktan fazlasını göstermezdi. Akşam olunca kandil ışığı dışarıya pek sızmaz, kapı erken saatlerde kapanırdı. Bu durum ilk zamanlar kimseye tuhaf gelmedi. O dönemde mahremiyet, komşuluk kadar değerliydi. Herkes birbirini tanır ama kimse bir başkasının kapısının ardını zorla aralamazdı.

Ailenin reisi Hasan Ağa, orta yaşlı, ağırbaşlı bir tahıl tüccarıydı. Terazisinde eksik olmaz denirdi; bu söz o dönemde bir tüccar için en büyük övgüydü. Eşi Ayşe Hanım, sessiz ve vakur bir kadındı. Başındaki yazması her daim temiz, yüzündeki ifade ölçülüydü. Evde ayrıca Hasan Ağa’nın kardeşi Mustafa ile Ayşe Hanım’ın kız kardeşi Fatma yaşıyordu. Dört yetişkin, çocuksuz bir hane… Sessiz ama düzenli bir hayat sürüyorlardı.

Hasan Ağa haftada birkaç kez çarşıya iner, köylerden aldığı buğday ve arpayı satar, akşam ezanına doğru evine dönerdi. Mustafa depo işlerine bakar, gelen malları kontrol ederdi. Ayşe Hanım ve Fatma evin düzenini titizlikle yürütür, kışlık erzakı hazırlar, avluda çamaşır asardı. Ne büyük bir zenginlikleri vardı ne de yoklukları. Kasabada saygı görür, ama kimseyle fazla samimiyet kurmazlardı.

Zamanla küçük değişiklikler fark edilmeye başlandı. Önce pencereler daha erken kapanır oldu. Yaz akşamlarında diğer evlerden sohbet sesleri taşarken, Polatların evi ikindi vakti bile karanlığa gömülürdü. Hasan Ağa çarşıya daha seyrek inmeye başladı. Mustafa eskisi kadar dışarıda görünmüyordu. Ayşe Hanım ile Fatma ise neredeyse hiç kapı eşiğine çıkmaz olmuştu.

Mahalleli bu durumu önce hastalıkla açıkladı. “Belki içlerinden biri rahatsızdır,” dediler. Kimse doğrudan kapılarını çalmaya cesaret edemedi. Çünkü yetişkin bir haneye “Neden dışarı çıkmıyorsunuz?” diye sormak, o dönemin anlayışında ayıp sayılırdı. Herkes kendi içinde bir açıklama buldu ve susmayı seçti.

Bir gün dört kişi birlikte çarşıya indiler. Bu alışılmadık bir durumdu. Hasan Ağa genelde yalnız giderdi. O sabah hepsi bir aradaydı. Yüzlerindeki ifade ne neşeli ne de hüzünlüydü; daha çok kararlı bir dinginlik taşıyordu. Hasan Ağa pazarda kısa konuşmalar yaptı. Hatta küçük bir borcu olan bir müşterisine “Helal olsun,” dediği rivayet edildi. Öğle namazında camide saf tuttu. Namaz çıkışında birkaç kişiye sarılıp “Hakkınızı helal edin,” dedi.

Bu söz o zaman kimseyi sarsmadı. Ama yıllar sonra hatırlandığında, sanki bir vedanın habercisiymiş gibi anlatıldı.

O günden sonra Polat ailesi bir daha topluca görülmedi. İlk günler kimse önemsemedi. Bacadan duman tütüyordu; bu, içeride hayat olduğunun işaretiydi. Avluda bazen yeni süpürülmüş gibi görünen toprak fark ediliyordu. Çamaşır ipinde bez parçaları asılıydı. Fakat kapı hiç açılmıyordu.

Haftalar geçti. Geceleri evden ses gelmez oldu. Ne bir konuşma ne bir adım sesi… Mahallede huzursuzluk büyüdü. Nihayet imam ve kadı durumu konuşmaya karar verdi. “Bir sıkıntı varsa görevimizdir,” dedi kadı. Küçük bir heyetle kapıya gittiler.

Sabahın sisli saatlerinde kapının önünde durdular. İmam dua etti. Kadı kapıyı çaldı. Cevap gelmedi. Kapı zorlandığında ağır bir gıcırtıyla aralandı.

İçeri girdiklerinde gördükleri manzara akıllarını karıştırdı. Ev tertemizdi. Holde ayakkabılar düzenli duruyordu. Misafir odasında yer sofrası yarım kalmıştı. Bakır tepsi üzerinde kurumuş ekmek kırıntıları, boş kaseler… Tencerede donmuş çorba. Sanki biraz önce kalkıp geri döneceklerdi.

Odalar tek tek gezildi. Hasan Ağa’nın başucunda bir tespih ve açık bir kitap vardı. Mustafa’nın köşesinde yarım kalmış bir defter. Ayşe Hanım ve Fatma’nın odasında katlı örtüler. Ne kavga izi ne dağınıklık… Fakat insan yoktu.

Ne bir beden, ne bir kan izi, ne bir not.

.