1942 Büyükada Cinayeti | Gerçek Olaylara Dayanan Belgesel Anlatım

.
.

1942 Büyükada Cinayeti

Ankara’da bir evden, bizi 83 yıl öncesine götüren bir hikâyeye uzanıyoruz. Takvimler 5 Nisan 1942 Pazar gününü gösterdiğinde, İstanbul’un en sakin köşelerinden biri olan Büyükada, Cumhuriyet tarihinin en çok konuşulan cinayetlerinden birine sahne olacaktı.

O sabah ada bahar güneşiyle aydınlıktı. Çam ağaçlarının arasından denize inen patikalar, Paskalya nedeniyle kalabalıklaşmıştı. Faytonlar Nizam Caddesi boyunca ilerliyor, İstanbul’dan gelen ziyaretçiler adanın temiz havasını içine çekiyordu. Ancak öğle saatlerine doğru Büyükada Polis Karakolu’nun kapısından içeri giren iyi giyimli, düzgün konuşan genç bir adam bu huzurlu manzarayı sonsuza dek değiştirdi.

Adının Sedat olduğunu söyledi. Yirmi altı yaşındaydı. Sakin bir ses tonuyla birkaç saat önce bir cinayet işlediğini itiraf etti. Öldürdüğü kişinin adı Fatma’ydı.

Polisler önce şaşkınlık yaşadı. Karşılarında heyecanlı ya da panik içinde biri yoktu. Sedat son derece kontrollüydü. Üstelik teslim olmaya kendi gelmişti.

Ekipler Sedat’la birlikte olay yerine doğru yola çıktı. Burası adanın “Güvercinlik” denilen, çam ağaçlarıyla kaplı, ıssız bir bölgesiydi. Öyle tenhaydı ki adada görev yapan bazı polisler bile tam yerini bilmiyordu. Uzun arayışın ardından kayalık bir noktada genç kadının cansız bedeni bulundu.

İlk incelemelerde hem ateşli silah hem de kesici alet kullanıldığı anlaşıldı. Fakat ortada bir tabanca yoktu.


Sedat İstanbul doğumluydu. Emekli sandığı veznedarlarından Rıza Bey’in oğluydu. Vefa Lisesi’nde okumuş ancak eğitimini yarıda bırakmıştı. Üç ay önce Mersin’e memur olarak atanmış, orada bir barda çalışan 24 yaşındaki Fatma ile tanışmıştı.

Sedat’ın anlatımına göre Fatma güzeldi. Sahne ışıkları altında şarkı söylüyor, müşterilerle sohbet ediyordu. Kısa sürede aralarında bir ilişki başlamıştı. Sedat bütün kazancını Fatma’ya harcadığını, onun için işinden istifa ettiğini söyledi.

İlk ifadesinde, Fatma’nın kendisinden ayrılmak istemesi üzerine onu öldürdüğünü belirtti. Ancak sonraki ifadelerinde sözleri değişecekti.

Sedat’a göre İstanbul’a dönmek istemiş, Fatma’dan uzaklaşmaya çalışmıştı. Fakat Fatma da peşinden gelmiş, Tarlabaşı’nda kiraladıkları bir evde birlikte yaşamaya başlamışlardı. Aralarında sık sık kıskançlık tartışmaları yaşanıyordu.

Cinayetten birkaç gün önce Fatma yeniden Büyükada’ya gitmek istemişti. Sedat onu kırmamış, Akasya Oteli’nde bir oda kiralamıştı.

5 Nisan sabahı saat 10 sularında gezintiye çıktılar. Paskalya nedeniyle araba bulamadıkları için Nizam Caddesi’nden yürüyerek Güvercinlik’e kadar ilerlediler.

Kayalıklara ulaştıklarında Fatma yukarı tırmanmak istedi. Rüzgâr saçlarını savuruyordu. Sedat biraz geride oturduğunu anlattı.

Fatma burada bir ayrılık konuşması yapmıştı.

“Senin iyiliğin için ayrılmalıyız,” demişti.

İlk ifadesinde Sedat, Fatma’nın kendisini korumak istediğini söylediğini aktarmıştı. Daha sonraki ifadelerinde ise sözleri değişti. Fatma’nın başka erkeklerle birlikte olacağını ima ettiğini, bunun “erkeklik hissiyatını tahrik ettiğini” öne sürdü.

Sedat önce tabancasına davrandığını, silahın tutukluk yaptığını söyledi. Ardından yanında taşıdığı kamayı çıkarmıştı. İlk darbeyi “ukde-i hayat” dediği ense köküne indirdiğini anlattı. Bu terim o dönemde biyoloji kitaplarında yaşam düğümü anlamında kullanılıyordu.

Ancak adli tıp raporunda Fatma’nın vücudunun çeşitli yerlerinde çok sayıda kesici alet izi bulunduğu belirtilmişti.

Sedat’ın soğukkanlılığı dikkat çekiciydi. Otele dönmüş, tıraş olmuş, lokantada yemek yemiş, ardından karakola giderek teslim olmuştu.


Olay adada hızla yayıldı. Akşam karanlığına rağmen kalabalık dağılmadı. Herkes “iyi aile çocuğu” olarak bilinen Sedat’ı görmek istiyordu.

Ertesi gün Sedat, İstanbul 3. Sulh Ceza Mahkemesi’ne çıkarıldı. Adliye önünde yine büyük bir kalabalık vardı. Sedat gazetecilere nazikçe cevap veriyor, sanki bir sanık değil de davacı gibi davranıyordu.

Mahkeme salonunda Fatma’nın geçmişine dair iddialar ortaya attı. Onu sevdiği için istikbalini kaybettiğini söyledi. Hakim ayrıntıları keserek olay gününe gelmesini istedi.

Sedat anlatmaya devam etti. Fatma’nın kayalıklarda kendisine ayrılık sözleri söylediğini, öfkeye kapıldığını belirtti.

Hakim, “Bu noktanın hassas olduğunu biliyor muydunuz?” diye sorduğunda, Sedat lisede biyoloji dersi gördüğünü söyledi.

Mahkeme sürecinde Sedat’ın savunmasını dönemin ünlü avukatlarından Esat Mahmut Karakurt üstlendi. Karakurt aynı zamanda aşk ve macera romanlarıyla tanınan bir yazardı.

Avukat, müvekkilinin sinir hastası olduğunu öne sürdü ve müşahede talep etti. Ancak yapılan incelemede cezai ehliyetinin tam olduğu raporlandı.

Tanık ifadeleri çelişkileri artırdı. İstanbul’daki ev sahibi Alfred, çiftin iyi geçindiğini, hatta harcamaların çoğunu Fatma’nın yaptığını söyledi. Bu, Sedat’ın “maddi olarak sömürüldüm” iddiasıyla çelişiyordu.

Ayrıca Sedat’ın ailesine Bursa’ya tayin edildiğini söyleyerek ev eşyalarını sattığı da ortaya çıktı. Bu olay, Fatma’dan önce de sorunlu bir geçmişi olduğunu gösteriyordu.

Olay yerine giden komiser, cinayetin planlı olduğunu düşündüğünü belirtti. Mekân ıssızdı. Silah kayıptı. Sedat’ın ceketinin içinde özel bir cepte saklanan büyük bir kama bulunmuştu.

Sedat ise suç aletlerini Fatma’nın uyarıları nedeniyle taşıdığını iddia etti.

Gerçek neydi?

Fatma konuşamadığı için yalnızca Sedat’ın değişen anlatımları vardı.


27 Aralık 1942’de tanıkların dinlenmesi sona erdi. Karar duruşmasının tarihi net değil. Sedat’ın kaç yıl ceza aldığına dair kesin bilgiye ulaşılamıyor. Ancak benzer davalarda genellikle 12 yıl civarında hapis cezası verildiği biliniyor.

1945’te cezaevindeyken onunla yapılan bir röportaj, davanın hâlâ kamuoyunun ilgisini çektiğini gösteriyor. Sedat kendisini “vasat bir suçlu” olarak görmediğini söylüyordu. Aşkı kutsal bir din gibi tanımlıyor, işlediği suçu “la yemut bir aşkın tesiri” olarak anlatıyordu.

Bu ifadeler, pişmanlıkla romantizm arasında gidip gelen bir ruh halini yansıtıyordu.

1950’de çıkan genel afla serbest kalmış olması muhtemel.

Dönemin basını ise Fatma’yı çoğu zaman “bar kadını” olarak etiketlemiş, Sedat’ı ise “istikbalini bir kadın yüzünden mahveden genç” şeklinde sunmuştu. Bu bakış açısı, erken Cumhuriyet döneminde kadın cinayetlerinin gazetelere yansıma biçimini gösteren akademik çalışmalarda da incelenmiştir.


.

Bugün geriye dönüp baktığımızda Büyükada Cinayeti yalnızca iki genç insanın trajedisi değildir. Aynı zamanda dönemin toplumsal cinsiyet anlayışını, medyanın dilini ve “aşk” adı altında meşrulaştırılmaya çalışılan şiddeti gözler önüne seren bir vakadır.

5 Nisan 1942’de çam ağaçlarının arasında yaşanan o anı yalnızca Sedat’ın sözlerinden biliyoruz. Ancak kesin olan bir şey var:

Fatma’nın hikâyesi yarım kaldı.

Ve tarihin tozlu sayfalarında, Büyükada’nın rüzgârı hâlâ o kayalıklarda esmeye devam ediyor.