1948’de Adana’da Gösterilen O FİLM Neden Tüm Arşivlerden SİLİNDİ?

.
.

.

1948’de Adana’da Gösterilen O FİLM Neden Tüm Arşivlerden SİLİNDİ?

1) Ziya Paşa Caddesi’nde “Afişsiz Gece”

5 Aralık 1948… Adana’nın kışı insanın iliklerine işlerken, Ziya Paşa Caddesi her zamanki gibi kalabalıktı. Portakal çiçeği kokusu henüz şehre tam çökmemişti ama ayazın o metalik tadı, nefes alırken boğaza oturuyordu. Caddenin köşesinde yeni açılmış sinemanın tabelası titrek titrek yanıyor; ışık bazen sönüyor, sonra tekrar parlıyordu. Sanki o tabela bile “Burada bir şey var” demek ister gibi kararsızdı.

Sinema sahibi Cemal Bey, kapıda duruyordu. Kelli felli, bıyığı burma, ceketinin düğmesi kapalı, yüzünde “ben bilirim” ifadesi… O gün pek çok kişinin dikkatini çeken şey, Cemal Bey’in normalden fazla konuşması değildi. Tam tersine, hiçbir şey söylememesiydi. Çünkü o gece gösterilecek filmin adı yoktu. Afiş yoktu. Gazetede ilan yoktu. Sadece Cemal Bey’in eşe dosta fısıldadığı bir cümle dolaşıyordu:

“Böylesini görmediniz… Kaçırmayın.”

Bu fısıltı, merakın en hızlı yayılan türüdür. Bir şehirde “yasaklı” denilen her şey, bir anda herkesin aklına yerleşir. İnsanlar o gece sinemaya, filme değil; bilinmeyene bilet aldı.

134 bilet satıldı.
134 meraklı ruh, ahşap koltuklara oturdu. Bazısı ön sıralarda “yakından göreyim” diye yer kaptı, bazısı arkalarda “çok da bulaşmayayım” diye oturdu. Saat dokuz gibi kapılar kapandı.

Makinistin tıkırtısı duyuldu.
Perdeye bir ışık vurdu.
Sonra… sessizlik.

Dışarıda leblebi satan çocuk, sonra polise verdiği ifadede şöyle diyecekti:

“İçeriden hiç ses gelmiyordu abi… Sanki duvarlar sesi yutmuştu.”

Asıl tuhaflık film bittiğinde başladı. Kapılar açıldığında Ziya Paşa Caddesi’ne dökülen şey bir “insan seli” değil; bir cenaze alayı gibiydi. 134 kişi tek kelime etmeden çıktı. Gözleri bomboştu. Yanaklarından yaşlar akıyordu. Kimse konuşmuyor, kimse birbirine bakmıyor, kimse “ne izledik biz” bile demiyordu.

Bazıları duvara tutunarak yürüdü.
Bazıları yere çöktü.
Bir kadın kocasının ceketine yapışmış halde sessizce sarsıldı.

Bu bir hüzün değildi. Bu, kelimelerin anlatamayacağı kadar soğuk bir dehşetti.

Cemal Bey kapının eşiğinde duruyordu. Yüzü kireç gibi bembeyazdı. Sorulan sorulara cevap vermiyor; sadece boşluğa bakıyordu. Sanki o da o iki saat boyunca bir şey görmüş, ama artık kendi gözlerine bile güvenemez hale gelmişti.

Ve ertesi gün… o geceye dair hiçbir maddi kanıt kalmadı.

Bilet koçanları yoktu.
Film makarası yoktu.
Afiş yoktu.
İlan yoktu.

Sanki o gece, orada bir film hiç var olmamıştı.

Polis olaya el attığında ortada sadece 134 travma geçirmiş tanık vardı. Ve tanıklar, haftalar süren sorguların ardından, kekeleyerek hep aynı şeyi fısıldadılar:

“Film… bize gelecekteki kendi ölümümüzü gösterdi.”

Elbette kimse inanmadı. “Toplu histeri” dediler. “Korku bulaşıcıdır” dediler. “Adana sıcağı insanın aklını alır” diye dalga geçen bile oldu.

Ta ki iki ay sonra… 1949 Şubat’ının ortasına gelindiğinde… o gece sinemada bulunan 134 kişiden 67’sinin öldüğü ortaya çıkana kadar.

Ve en ürkütücü detay şuydu:
Ölenlerin çoğu, filmde gördüklerini iddia ettikleri şekilde ölmüştü.

1948'de Adana'da Gösterilen O FİLM Neden Tüm Arşivlerden SİLİNDİ?

2) Başkomiser Sadık’ın Defteri

Resmi kayıtlar “tesadüfler zinciri” diyerek dosyayı kapatmaya çalıştı. Ama yıllar sonra, devlet arşivlerinin tozlu bir deposunda, o gece görevli bir polis komiserinin kişisel not defteri bulundu: Başkomiser Sadık’ın defteri.

Sayfaları rutubetten dalgalanmış, mürekkebi yer yer dağılmış, bazı satırları karalanmıştı. Resmiyete geçmemişti. Unutulmuştu. Ya da… unutturulmuştu.

Defterin ilk sayfasında şu yazıyordu:

“6 Aralık 1948, Pazartesi.
Dün gece olan biten şey bir film değildi.
Bir ‘gösterim’ hiç değildi.”

Sadık, ilk iş Cemal Bey’in evine gittiğini yazmıştı. Kapıyı çaldığında karşısında “Cemal Bey” yoktu. Bir gün önce kapıda bilet kesen, kendinden emin adam gitmiş; yerine gözleri kan çanağı, omuzları çökmüş, titreyen bir gölge gelmişti.

Sadık şöyle not düşmüştü:

“Ne sorsam duvara konuşur gibiydim. ‘Film nerede?’ dedim, cevap yok. ‘Bu filmi nereden buldun?’ dedim, yine yok. Dudaklarından tek kelime dökülüyor: Gördüler.

Sadık’ın dikkatini çeken şey, Cemal Bey’in korkusunun seyircilerin korkusundan farklı olmasıydı. Seyirciler kurbandı. Cemal Bey ise… sanki suçluydu. Ya da en azından, bir günahın ortağı.

Sadık, haftalar boyunca Cemal Bey’i gözetim altında tuttu. Ama sinemacı evinden çıkmadı. Kepenkleri inik sinema binası caddenin ortasında mezar taşı gibi dururken, Cemal Bey evinde kendi mezarını kazıyor gibiydi.

Sonra ilk ölüm haberi geldi.

17 Ocak 1949.
Sinemadaki seyircilerden pamuk tüccarı Halil Efendi, evinin merdivenlerinden yuvarlanıp boynunu kırarak ölmüştü. Ailesi haftalardır Halil Efendi’nin “filmdeki gibi merdivenden düşeceğim” diye sayıklayıp durduğunu söyledi.

Sadık aynı gün Cemal Bey’in kapısına dayandı. Ama bu sefer kapıyı açan olmadı. Kapıyı kırıp içeri girdiklerinde ev boştu.

Cemal Bey yoktu.
Ne not vardı.
Ne iz.

Sadece masanın üzerinde açık bırakılmış bir banka cüzdanı ve yanında eski deri kaplı bir pasaport.

Ve pasaport… her şeyi başka bir yere taşıdı.

Cemal Bey, herkesin bildiği gibi basit bir Adanalı esnaf değildi. Pasaportta 1936-37 yıllarında Münih ve Berlin’e yaptığı uzun seyahatler belgeliydi.

Sadık not düşmüştü:

“Bir sinemacının o yıllarda Münih’e Berlin’e bu kadar sık gidip gelmesi… garip değil mi?”

3) Gizli Bölme ve Kurşuni Kutu

Sadık ve ekibi evi didik didik ararken, sinemacının çalışma odasında ceviz ağacından yapılmış bir kütüphane dikkat çekmişti. Diğer her yer dağınıkken kütüphane kusursuz şekilde yerli yerindeydi.

Sadık, “düzgün olan şeylere şüpheyle bakmayı” mesleğin öğrettiğini yazmıştı. Kitapların arkasındaki duvarı yokladı. Ahşap kaplamanın ardında bir boşluk buldu: gizli bir bölme.

Bölmeden çıkan şey film makarası değildi.

Küçük, kurşuni renkli metal bir kutuydu. Üzerinde ne harf ne rakam vardı. Sadece iç içe geçmiş, daha önce hiç görmediği tuhaf semboller kazınmıştı.

Sadık kutuyu eline aldığında, kış olmasına rağmen metalin insanın içini ürperten bir soğukluğu olduğunu yazmıştı.

“Sanki canlı bir şey tutuyormuşum gibi.”

Kutunun kilidi yoktu. Anahtar deliği yoktu. Menteşe yoktu. Sanki tek parça metalden dökülmüş gibiydi.

Sadık’ın elinde artık üç şey vardı:

    Almanya’ya gidip gelen bir sinemacı
    Buhar olup uçmuş bir film makarası
    Açılmayan, sembollerle dolu bir metal kutu

Ve Adana’da ölümler artıyordu.

Şubat bitmeden 67’ye ulaştı.

Sadık’ın masası, ölüm raporlarıyla bir kağıt mezarlığına dönüşmüştü.

4) Hayatta Kalanların Sessizliği: Safiye Hanım

Sadık, 1949 Şubat’ında tekrar başa dönmeye karar verdi: hayatta kalanlara.

Kalan 67 kişi, yaşayan ölü gibiydi. Evlerine kapanmış, konuşmayan, kimseyi görmeyen gölgelere dönüşmüşlerdi. Kapılarını çaldığında kimse açmak istemiyor, açanlar da “bilmiyorum” deyip kapatıyordu.

Ta ki Seyhan Nehri’ne bakan eski bir konakta yaşayan Safiye Hanım’a kadar.

Yetmişlerinde bir kadındı. Beyaz saçları pamuk gibi, elleri titrek… Kapıyı açtığında Sadık ilk defa “konuşacak birini” hissetti.

Kadın loş odaya aldı. Naftalin kokusu vardı. Safiye Hanım, gıcırdayan koltuğa oturdu, boşluğa bakarak fısıldadı:

“Film değildi o evladım… Orada oyuncu falan yoktu. Biz vardık. Sadece biz.”

Perde açıldığında beyaz bir ışık ve derinden gelen rahatsız edici bir uğultu… Sonra görüntü beliriyordu ama kamera açısı gibi değildi; sanki kendi gözlerinden bakıyorlardı.

Safiye Hanım perdede kendi evini görmüş. Kendi koltuğunu. Sehpanın üzerindeki dantel örtüyü. Kendi ellerini çay bardağını tutarken.

Sonra günler, aylar akıp gitmiş. Ta ki o ana kadar.

Perdede, yaşlı bedeninin ayağına takılan saçaklı kilime takılıp düştüğünü görmüş. Başını mermer sehpaya çarpışını. Avizenin bulanıklaşmasını. Ve sonra gelen mutlak sessizliği.

Safiye Hanım gözlerinden yaşlar süzülerek şöyle demişti:

“Ben sadece görmedim komiser bey… hissettim. Mermerin soğukluğunu alnımda… o son nefesin ciğerimden çekilişini… hepsini yaşadım.”

Sadık o an not düşmüştü:

“Bu histeri olamaz. Bu, ruhun içine kazınmış bir anı gibi.”

Safiye Hanım bir detay daha söyledi: Ölüm anından saliseler önce, görüş alanının köşesinde anlık olarak beliren bir sembol.

Sadık cebindeki deftere şekli çizdi. İç içe geçmiş keskin hatlı bir sembol.

Safiye Hanım başını salladı: “Evet… buydu.”

Sadık dondu. Çünkü bu sembol, Cemal Bey’in evinde bulduğu kurşuni kutunun üzerindeki sembolün aynısıydı.

Film ve kutu… aynı mührü taşıyordu.

5) Saatçi Kirkor Usta ve Kutunun “Çığlığı”

Sadık, kutuyu açmak için resmi yollarla ilerleyemeyeceğini anladı. Bu, polis gücüyle çözülecek bir kilit değildi. “Mühür” gibi bir şeydi. Bu yüzden zanaata başvurdu.

Çakmak Caddesi’nde ara sokakların birinde, küçük saatçi dükkanında yaşayan bir efsane vardı: Kirkor Usta. Yetmişini aşmış, omuzları çökmüş, gözlerinde hâlâ fer.

Dükkanın içi çark sesleriyle doluydu. Lehim, yağ ve metal kokusu… Zamanın atardamarı gibi tıkır tıkır.

Sadık torbayı tezgâha bıraktı. Kutuyu çıkardı.

Kirkor Usta kutuyu görür görmez dondu. Gözündeki büyüteci alnına kaldırdı, kutuya dokunmadan etrafında döndü. Sanki bir yırtıcıyı inceler gibi.

“Bu…” diye fısıldadı. “Bu nereden geldi komiser bey?”

“Bir emanet usta. Açılması lazım. Kilidi yok.”

Kirkor Usta titreyen parmağıyla yüzeye dokundu ve parmağını hemen geri çekti; sanki ateşe değmiş gibi.

“Bu metal dünyadan değil,” dedi. “Ne birleşme izi var, ne kaynak… sanki doğmuş. Yapılmamış.”

Sembollere bakınca belli belirsiz haç çıkardı:

“Bu iyi bir mühür değil. Bu kapıyı kapalı tutmak için yapılmış… açmak için değil.”

Sadık sesini alçalttı:

“Usta… bu kutunun içinde ne varsa insanları öldürüyor. Açmazsak daha fazlası ölecek.”

Kirkor Usta uzun süre sustu. Saatlerin tıkırtısı sanki gergin bir kalp atışıydı.

“Bir şartla denerim,” dedi. “Direnirse… bir daha el sürmem. Çünkü bazı kapılar açıldığında arkasından sadece felaket gelir.”

Usta, ince uçlu, elmas tozlu bir eğe çıkardı. Eğeyi kutunun hayali birleşme hattına değdirdi.

O an çıkan ses… metal sürtünmesi değildi.

Bir kara tahtaya tırnak sürtmek gibi, insanın dişlerini sızlatan tiz bir çığlık… Dükkanın tüm saatlerinin tıkırtısını bastıran bir ses.

Kirkor Usta’nın eli havada dondu. Sonra geri çekildi.

Yüzü bembeyaz kesildi.

“Götür bunu buradan,” dedi titreyerek. “Bu şey… canlı.”

Sadık kutuyu geri sardı. Dışarı çıktığında Adana’nın nemli havası bile torbanın içindeki buz gibi ağırlığı eritemiyordu.

Ve emniyete döndüğünde masasında yeni bir telgraf vardı:

Manifaturacı İhsan ölmüştü.
Akşam yemeğinde boğazına kaçan bir zeytin çekirdeğiyle… tıpkı filmde gördüğü gibi.

Ölümler çığ gibi büyüdü.

6) Bir Desen: Uğultu, Sembol ve “Kabulleniş”

Sadık artık yalnızca “nasıl”ı değil, “neden”i arıyordu. Resmi raporlar “toplu histeri” diyordu ama Sadık’ın defterinde başka bir kelime büyüyordu: irade kırılması.

Hayatta kalanlardan biri, diğerlerinden farklıydı: Leman.

22 yaşında, hukuk fakültesine yeni başlamış, zeki bir genç kadındı. Herkes eve kapanmışken, Leman masasına kitapları yığmış, notlar alıyor, kendini “delirmemek için anlamaya” zorluyordu.

Sadık kapısını çaldığında Leman yorgun ama keskin bir sesle konuştu:

“Herkes ne gördüğünü anlattı komiser bey… ama kimse nasıl hissettiğini anlatamadı. O perdede gördüğümüz şey yaşanmamış bir hatıra gibiydi. Sanki beynimize yabancı bir anı zorla enjekte edildi.”

Leman, filmde gördüğü ölümü anlattı: kütüphanede merdivenden düşmek… başını masanın sivri köşesine çarpmak. Ama asıl mesele, o an hissettiği şeydi.

“Korku değildi,” dedi. “Pişmanlık değildi. Sadece kabullenişti. Sanki olması gereken tam da buydu. Film bize ölümü göstermedi sadece… bizi öleceğimize ikna etti.”

Sonra masadan bir kağıt uzattı. Üzerinde o sembol vardı:

“Bu sembolü gördüğümüz an… kabulleniş hissi ruhumuza mühürlendi. Direnme gücümüzü o an kaybettik.”

Sadık, başka tanıklara da aynı soruyu sordu: “Ne hissettiniz?”

Cevaplar farklı kelimelerle aynı yere çıkıyordu: teslimiyet.

Ve bir tanık, laf arasında “basit” bir şey söyledi:

“Bir de o uğultu vardı komiser bey… Filmin başından sonuna kesilmedi. Bazen hızlanıyor, bazen yavaşlıyordu. Sanki bizim nefesimizle birlikte alıp veriyordu.”

Sadık’ın zihninde bir şimşek çaktı.

Uğultu.
Sembol.
Enjekte edilmiş hisler.

Bu bir film değildi. Bu, bir zihin kontrol seansıydı. Görüntü, dikkat dağıtıcıydı; asıl zehir, uğultu ve sembolle insanların ruhuna işleniyordu.

Cemal Bey’in Almanya seyahatleri… kurşuni kutu… hepsi yerine oturmaya başladı.

Ve o gün İstanbul’dan beklenen telgraf geldi.

7) Kronos Projesi ve “Geleceği Yazıyoruz”

Telgraf sarı bir zarfın içindeydi. Sadık titreyen ellerle açtı.

Dostunun yazdığı şey, Sadık’ın tahmininin bile ötesinde karanlıktı. Bir sinema şirketi adı değil; bir araştırma grubunun kod adı geçiyordu:

KRONOS PROJECT

Altında, resmi olmayan bir motto vardı:

“Geleceği göstermiyoruz… geleceği yazıyoruz.”

Sadık, o cümleyi defterine üç kez yazmıştı. Her seferinde daha bastırarak.

Çünkü bu, bir itiraftı.

Adana’daki o gece bir film gösterimi değil, bir “imza töreni”ydi. 134 kişi, kendi ölüm fermanlarını ruhlarına mühürletmişti.

Sadık o gece tekrar sinemaya gitti. Belki bir iz kalmıştır diye. Belki perdenin kıvrımında, koltukların altında…

Ama Ziya Paşa Caddesi’ne vardığında durdu.

Sinema yoktu.

Yerinde tahta perdelerle çevrilmiş boş bir arsa vardı. Ortada yeni atılmış bir temelin beton izi… Ne enkaz, ne moloz. Sanki bina orada hiç var olmamıştı.

Sadık yan dükkandaki tütüncüye koştu. Adam fısıldadı:

“Bir gece geldiler komiserim. Ankara’dan emir varmış dediler. Bir haftada yerle bir ettiler… temelini bile kapattılar. Kimseye soru sordurtmadılar.”

Bu artık örtbas değildi.
Bu, silme operasyonuydu.

Sadık belediye arşivine gitti. Dosyayı buldu. Yıkım izni vardı: 12 Aralık 1948.

Gerekçe: Kamu güvenliği, şehir planlaması.

Ama mühür… Adana Belediyesi’ne ait değildi. Ankara’dan, adını hiç duymadığı bir müsteşarlığın mührüydü.

Sadık, defterine şu cümleyi yazdı:

“Bu iş Adana’da başlamadı. Adana sadece sahneydi.”

8) Ankara’dan Gelen Adam ve Dosyanın “Yok Edilişi”

Üç gün sonra Sadık’ın emniyetteki odasına bir adam geldi. Ne üniforma, ne kimlik… ucuz bir takım elbise, yorgun bir yüz, balık gibi duygusuz gözler.

Oturdu. Çayı reddetti. Sesi ne dostça ne düşmanca… sadece kesin:

“Bazı dosyalar vardır, açıldığında cereyan yapar. Kapatmak en doğrusudur. Sizin dosyanız onlardan biri.”

Sadık’ın önüne kalın dosyayı koydu. Tanık ifadeleri, notlar, ölüm raporları…

“Bu dosya artık mevcut değil,” dedi. “Resmi olarak hiç var olmadı. 134 kişi bir film izlemedi. 67 kişi esrarengiz şekilde ölmedi. Adana’da sadece talihsiz bir kış geçti. Anlaşıldı mı?”

Bu bir tehdit değildi.
Bu, gerçeğin yeniden yazılmasıydı.

Adam kapıya yürüdü, çıkmadan döndü:

“Yurt dışı bağlantıları… merak kediyi öldürür derler. Sizi seven bir aileniz var.”

Ve gitti.

Sadık’ın kariyeri sessizce infaz edildi. Pasif göreve çekildi. Evrak işlerine verildi. Sonra Erzurum’un dağ köylerinden birine tayin çıktı.

Bu bir sürgün değildi sadece. Bu, Sadık’ı “yaşayan bir arşive” dönüştürüp, bildikleriyle birlikte unutulmaya terk etme operasyonuydu.

Ama Kronos’un hesap etmediği bir şey vardı.

Sadık, dosyayı teslim etmeden önce o gece evine götürmüş; sabaha kadar her sayfayı tek tek kopyalamıştı. Kendi özel, lanetli arşivini böyle kurmuştu.

Ve kutu…

Sadık sürgüne gitmeden bir gece önce, kurşuni metal kutuyu yedi kat muşambaya sardı. En kalın çuvala koydu. Seyhan Nehri kıyısındaki asırlık bir çınarın dibine, iki metreden daha derine gömdü.

Defterine tek cümle yazdı:

“Bazı kapılar kilitlenmez. Gömülür.”

9) Leman’ın Sırrı: Kader mi, İkna mı?

Hayatta kalan 67 kişinin hikâyesi, ölenlerden bile trajikti. Yıllar içinde eriyip gittiler. Kimisi intihar etti, kimisi akıl hastanesinin beyaz duvarlarında öldü, kimisi filmde gördüğü banal kazalara yenildi.

Ama bir kişi farklıydı: Leman.

Leman filmde gördüğü ölümün, otuzlu yaşlarının sonunda bir kütüphane merdiveninde gerçekleşeceğini “biliyordu.” Bu yüzden hayatı boyunca bir daha kütüphaneye adım atmadı. Evine merdiven koymadı. Yüksek raflardan uzak durdu.

Ve… 92 yaşında, yatağında huzur içinde öldü.

Sadık, yıllar sonra defterinin son sayfasına şunu yazmıştı:

“Film geleceği mi gösterdi, yoksa insanlara geleceği kabullendirip onu mu yazdı?
Leman bunu kırdıysa, demek ki yazgı değil; ikna vardı.
İkna varsa, direnç de vardır.”

10) Bugün Neden Hiçbir Arşivde Yok?

Bugün devlet arşivlerinde 5 Aralık 1948 gecesine dair tek satır bulamazsınız. Sinema yoktur, film yoktur, Cemal Bey yoktur, Kronos diye bir şey yoktur.

Çünkü o gece, bir film değil; bir “protokol” gösterildi. Ve protokol tamamlanınca, sahne kaldırıldı. Binanın temeli kapatıldı. Tanıklar susturuldu. Dosyalar yakıldı. Gerçek, resmi mürekkepten silindi.

Geriye yalnızca Başkomiser Sadık’ın kopyaladığı sayfalar kaldı. Resmi olarak hiç var olmamış bir dosyanın, “var” olduğunu fısıldayan sayfalar…

Ve bir soru kaldı:

Sizce o film gerçekten geleceği mi gösteriyordu?
Yoksa insanların zihnine ektiği bir tohumla, o geleceği kendi mi yaratıyordu?