1956 Yılında Ankara’da Çekilen Bu Portre Aslında Kusursuz Bir Hayatta Kalma Planıydı

.

1956 yılının Haziran ayında, Ankara’nın eski mahallelerinden birinde çekilmiş bir fotoğraf, aradan geçen onca yıla rağmen hâlâ konuşuyordu.

O gün, öğleden sonra güneşi Ulus’taki eski bir antika müzayede evinin tozlu camlarından içeri süzülüyordu. Işık, yıllardır el sürülmemiş eşyaların üzerine uzun gölgeler düşürüyor; porselen bibloları, kararmış gümüş çatal kaşıkları ve sararmış mektupları altın rengine boyuyordu.

Elif Hanım o gölgelerin arasında ağır adımlarla dolaşıyordu.

Altmış üç yaşındaydı. Kırk yıl boyunca fotoğraf makinesinin vizörünün arkasından Türkiye’nin dört bir yanında düğünleri, mezuniyetleri, asker uğurlamalarını ve aile portrelerini ölümsüzleştirmişti. Emekli olduktan sonra kendini eski eşyaların, unutulmuş hatıraların peşinde bulmuştu. Onun için her fotoğraf bir kapıydı. Ve bazı kapılar kapandıkları yerden çok daha fazlasını saklardı.

O gün yerde duran karton bir kutu dikkatini çekti. Üzerinde solmuş bir etiket vardı: “Eski Belgeler – 100 TL.”

Kutunun içinde kartpostallar, yarısı okunamayan mektuplar ve rastgele fotoğraflar birbirine karışmıştı. Elif dikkatle karıştırırken kalın mukavvaya yapıştırılmış büyükçe bir baskı eline geldi.

Fotoğrafı pencereye doğru tuttu.

Karede yaklaşık otuz yaşlarında bir kadın, kerpiç bir evin önünde duruyordu. Etrafında üç çocuk vardı: Yaşları dört ile dokuz arasında değişen iki erkek ve bir kız. Kadın kollarını çocuklarına dolamış, onları kendine doğru çekmişti. Elmacık kemikleri belirgindi. Saçları 1950’lerin modasına uygun biçimde arkada toplanmıştı. Ve yüzünde ışıl ışıl bir gülümseme vardı.

İlk bakışta sıradan bir aile portresiydi.

Ama Elif’in içi sızladı.

Kırk yıl boyunca binlerce yüz görmüş, binlerce bakışı yakalamıştı. Bir fotoğrafa bakınca yüzeyin altındaki gerilimi hissedebilirdi. Bu karede de bir şey vardı. Görünmeyen ama varlığı hissedilen bir şey.

Fotoğrafın arkasını çevirdi.

Soluk kurşun kalemle yazılmış tek bir cümle vardı:

“Annem ve biz – Ankara, Haziran 1956.”

Başka hiçbir bilgi yoktu. Ne isim, ne adres, ne de fotoğrafçı kaşesi.

Elif fotoğrafı tekrar önüne çevirdi. Bu kez dikkatle kadının ellerine baktı.

Sol eli büyük oğlanın omzundaydı. Kol ağzı hafifçe yukarı kalkmıştı. Bileğini saran koyu bir halka göze çarpıyordu. Sağ eli küçük kızın belindeydi. Orada da aynı karaltı vardı.

Elif’in nefesi kesildi.

Bu bir gölge değildi.

Bu morluktu.

Kadının iki bileğinde de belirgin darp izleri vardı. Sıcak bir Haziran günü olmasına rağmen uzun kollu bir elbise giymişti. Elif kariyerinin son yıllarında kadın sığınma evleri için çalışmış, mahkemelerde delil olarak kullanılacak yaraları belgelemişti. Bu izleri tanıyordu.

Fotoğraftaki gülümseme sahiciydi. Gözlerine kadar ulaşıyordu. Çocuklar mutlu görünüyordu. Ama annenin bilekleri başka bir hikâye anlatıyordu.

Elif hiç düşünmeden kutuyu satın aldı.

O akşam Ayrancı’daki eski apartman dairesine döndüğünde paltosunu bile çıkarmadan çalışma odasına geçti. Masasına büyüteçli lambasını yerleştirdi ve fotoğrafı ışığın altına koydu.

Detaylar acımasız bir netlikle ortaya çıktı.

Bileklerdeki izler geniş ve koyu halkalar şeklindeydi. Sanki biri kadının kollarını sertçe sıkmış ya da bağlamıştı. Sağ elinin parmak boğumlarında da hafif şişlik vardı.

Elif not defterini açtı.

Evin arkasındaki asma ağacını, penceredeki dantel perdeleri, çocukların temiz ama özenle tamir edilmiş kıyafetlerini tek tek not etti. Bu ev yoksuldu ama bakımlıydı. Çocuklar seviliyordu.

Anne dimdik duruyordu.

Bakışlarında korku değil, kararlılık vardı.

Ertesi sabah Elif araştırmaya başladı. Önce eski dostu Yavuz Bey’i aradı. Yavuz, 1960’larda Ankara’da foto muhabirliği yapmıştı ve şehir arşivleriyle bağlantıları vardı.

Fotoğrafı dinledikten sonra uzun süre sessiz kaldı.

“1950’lerin ortası Ankara için zor yıllardı,” dedi sonunda. “Göç, yoksulluk, mahalle aralarında konuşulmayan şiddet…”

Yavuz, şehir arşivinde çalışan Selma Hanım’la konuşacağını söyledi.

Birkaç gün sonra Yavuz heyecanla aradı.

“Bir şey bulduk,” dedi. “1950’lerde mahalle mahalle gezen bir seyyar fotoğrafçı varmış: Hatice Hanım. Çektiği portrelerin kayıt defterini tutarmış. O defterler şimdi arşivde.”

Haziran 1956 kayıtları çıkarıldı.

17 kayıttan biri Elif’in aradığı aileye uyuyordu.

18 Haziran 1956 – Samanpazarı civarı.

Kayıtta şu not düşülmüştü:

“Hanım üç çocuğuyla portre istedi. Parayı peşin ödedi. Kollarında ve bileklerinde ağır morluklar var. Sıcak havaya rağmen uzun kollu giydi. Fotoğrafların çabuk basılmasını özellikle rica etti. Çocuklarının onu hep gülerken hatırlamasını istediğini söyledi.”

Elif satırları tekrar tekrar okudu.

.
.