Betonun Altındaki Sessizlik
(1991’de 12 milyon dolarla kaybolan üç ortak… 32 yıl sonra fabrika bodrumunda bulunan sır)
1992 yılının kasım ayı Ankara’ya ağır bir soğukla çökmüştü. Sincan’ın yarım kalmış sanayi sitesinde rüzgâr, boş binaların aralıklarından ıslık çalıyor; geceleri yalnızca sokak köpeklerinin havlamasıyla uzaktan geçen trenlerin metal sesi birbirine karışıyordu. Burada bir ışık yanıyorsa ya bekçi sigara içiyordu ya da birileri, kimsenin bilmesini istemediği bir işi bitirmeye çalışıyordu.
O gece, eski bir döküm fabrikasının ikinci katında üç adam karşılıklı oturuyordu.
Bir zamanlar kardeş gibiydiler.
Cemal Arslan, Metin Uçar ve Orhan Koç… Üniversite yıllarında aynı evde kalmış, aynı tencereden yemek yemiş, aynı hayalleri kurmuşlardı. Mezun olduktan sonra “biz birlikte yürürüz” diyerek küçük bir inşaat şirketi kurmuşlar; doğru zamanda doğru insanlarla tanışıp büyümüş, devlet ihalelerine girmeye başlamışlardı. Şehir onları “örnek ortaklar” diye tanıyordu. Birlikte poz veriyor, birlikte röportaj veriyor, aynı cümleyi tekrar ediyorlardı:
“Bizim sırrımız güven.”
Ama güven, çoğu zaman en güzel yalanı üretmek için kullanılan en iyi malzemeydi.
Masada bir dosya vardı. Üzerinde kırmızı bir etiket: “Kuzey Ankara Kentsel Dönüşüm Projesi.” İçindeki rakamlar insanın gözünü kamaştırıyordu. Resmî bedel 18 milyon dolar görünüyordu; ama herkes biliyordu ki bunun altında dönen “pay” başka bir dünyaya aitti. İhalenin imza atılmadan önceki hali bile onları zengin yapmaya yeterdi.
Metin sigarasını söndürdü, sessizliği bozdu.
“Artık karar vermeliyiz,” dedi. “Bu para üçümüze de yeter. Paylaşır, yolumuza devam ederiz.”
Orhan başını salladı. Her zaman denge unsuruydu. Çok konuşmaz, tartışmayı yatıştırırdı.
“Aynen,” dedi. “Daha fazlasını istemek açgözlülük olur.”
Cemal konuşmuyordu. Gözleri dosyaya kilitliydi. Yüzünde donuk bir ifade… sanki kendi içindeki başka birini dinliyordu. Metin onu iyi tanırdı: Cemal böyle sustu mu ya bir plan yapıyordu ya da kendini ikna etmeye çalışıyordu.
“Cemal?” dedi Metin. “Ne diyorsun?”
Cemal başını kaldırdı. Gülümsedi.
Ama o gülümsemede sıcaklık yoktu. O gülümseme, bir şeyin bittiğini söyleyen türdendi.
“Siz hâlâ anlamıyorsunuz,” dedi.
“Ne anlamıyoruz?” Orhan kaşlarını çattı.
Cemal dosyayı parmağıyla tıklattı.
“Bu para bize değil,” dedi. “Bana ait olmalı.”
Odanın içindeki hava bir anda değişti. Sanki soba söndü, rüzgâr duvarlardan içeri girdi.
Orhan ayağa kalktı.
“Saçmalama Cemal. Bu şirketi birlikte kurduk.”
Metin de öne eğildi.
“Yıllardır omuz omuza çalıştık. Böyle mi bitecek?”
Cemal, sandalyesinden ağır ağır kalktı. O an Metin’in içinden bir şey geçti. Cemal’in gözlerindeki boşluğu gördü. O boşluk tehlikeliydi. İnsan bazen birinin içinde “pişmanlık” kalmadığını, sadece “karar” kaldığını gözlerinden anlar.
Cemal çekmeceden bir şey çıkardı.
Silah.
Metal masaya değdiğinde çıkan ses odada yankılandı. Kısa, keskin, net.
“Böyle bitecek,” dedi sakince.
Metin’in boğazı kurudu. Orhan’ın yüzü bembeyaz kesildi.
“Cemal,” dedi Metin, sesi titreyerek, “aklını kaçırdın. Ailelerimiz var.”
Cemal’in gözleri bir anlığına uzaklara gitti. Sanki geçmişe… sanki yıllar öncesine.
“Benim de vardı,” diye fısıldadı. “Ama ben hiçbir zaman sizin kadar şanslı olmadım.”
Orhan, bir adım geri çekildi.
“Ne demek şanslı?” dedi. “Biz bu yola birlikte girdik.”
Cemal’in sesi sertleşti.
“Ben bağlantıları bulmasaydım bu ihaleyi alamazdık. Benim telefonlarım çaldı. Benim masama evraklar geldi. Siz hâlâ eşitlikten bahsediyorsunuz.”
Metin, kendini topladı. Bu, konuşarak çözülecek bir şey olmalıydı. Cemal’i ikna etmek mümkündü… çünkü Cemal onların dostuydu. On yıl önce aynı çay ocağında üşüyerek hayal kurmuşlardı.
“Cemal,” dedi. “Bu para bizi bozar. Ama birbirimizi kaybedersek her şeyi kaybederiz. Bunu yapma.”
Cemal’in parmağı tetiğe yakın duruyordu.
“Beni durduramazsınız,” dedi. “Ya bu parayla yok olacağım… ya da siz.”
O an oldu.
Metin, masadaki dosyayı Cemal’in yüzüne fırlattı. Orhan refleksle kapıya yöneldi. Silah patladı.
Bir tane daha.
Ses, eski fabrikanın beton duvarlarında çarpıp geri döndü. Sanki bina bile “yapma” diye bağırdı ama geç kalmıştı.
Dakikalar sonra odada yalnızca Cemal ayakta kalmıştı.
Metin yerdeydi. Orhan kapıya yakın bir noktada, gözleri açık, hiçbir şey söyleyemeden…
Cemal’in eli titremedi. Sanki bu anı yüz kere yaşamış gibiydi. Sanki geceleri uyanıp bu sahneyi prova etmişti.
Dışarıda rüzgâr uğulduyordu.
İçeride ise tarihin en soğuk sessizliği.

Betonun Altına Gömülen Şey
Cemal o gece paniklemedi. En korkutucu olan da buydu.
Bir insan cinayet işlediğinde genelde dağılır. Ağlar, kaçar, titrer. Cemal ise… planlamıştı.
Bu terk edilmiş fabrikayı özellikle seçmişti. Kamera yoktu. Güvenlik yoktu. Gece kimse uğramazdı. Sincan’daki yarım sanayi sitesinde kaybolmak kolaydı. Beton ve karanlık, en iyi ortaklardı.
Cemal haftalar boyunca geceleri buraya geldi. Zemini kazdı. Kireç torbaları taşıdı. Beton için malzeme ayarladı. Kimse görmedi.
Çünkü kimse bir ortakları “örnek” olan bir adamın, geceleri bir fabrikada mezar kazacağını düşünmezdi.
Metin’i önce bodruma indirdi. Sonra Orhan’ı.
Üzerlerine kireç döktü. Kireç, hem kokuyu bastırır hem de zamanın izini siler. Sonra beton.
Beton sadece bedenleri değil, geçmişlerini de örttü.
Ertesi gün polise gitti. Yüzünde endişeli bir ortak maskesi vardı.
“Ortaklarım kayboldu,” dedi. “Parayla kaçmış olabilirler.”
Polis soruşturma açtı. Ama somut delil yoktu. Cemal “üzgün adam” rolünü kusursuz oynadı. Arama çalışmaları yapıldı, ilanlar asıldı, aileler feryat etti. Ama zaman geçtikçe herkes aynı soruya takıldı:
“12 milyon dolar nereye gitti?”
Ve sonra herkes aynı cevaba razı oldu:
“Kaçtılar.”
Çünkü toplum bazen en acı gerçeği değil, en kolay hikâyeyi seçer.
Cemal şirketi bir süre daha yürüttü. Sonra sessizce sattı. Parayı aldı. Ortadan kayboldu.
Yeni adı: Murat Kaya
Yeni şehir: Eskişehir
Yeni hayat: Sessiz, sıradan, iz bırakmayan.
Geceleri Beton Çatlar
Yıllar geçti. Cemal yaşlandı. Saçları beyazladı. Yüzündeki çizgiler derinleşti.
Ama gece olduğunda… bodrumun soğuğu rüyalarına giriyordu.
Beton çatlıyor, el kemikleri dışarı çıkıyor, Metin’in sesi duyuluyordu:
“Bunu nasıl yaptın Cemal?”
Orhan’ın sesi duyuluyordu:
“Biz kardeş değil miydik?”
Cemal uyanıp ter içinde kalıyordu.
Eskişehir’de küçük bir evde yaşıyor, kimseyle yakınlaşmıyor, her sabah aynı parkta satranç oynuyordu. İnsanlar onu sessiz, yaşlı bir adam sanıyordu. Kimse onun gözlerindeki o gölgeyi okumuyordu.
Yakalanmadı.
Ta ki 2024’e kadar.
Kazma Vurduğunda
Eski sanayi sitesi yıkılacaktı. Belediye projeyi yeniden canlandırmış, alanı modern bir sanayi kompleksine çevirmeye karar vermişti. İş makineleri geldi. Betonlar kırıldı. Yıllardır uyuyan duvarlar yıkılmaya başladı.
Bir iş makinesi operatörü, kepçeyi bodrum zemine vurduğunda durdu.
“Burada bir gariplik var,” dedi.
Betonun altından önce paslı bir demir çıktı. Sonra… bir kemik.
Operatör geri çekildi. Şantiye şefi polisi aradı. Polis geldi. Adli tıp geldi.
İki iskelet.
Kurşun izleri.
Zaman, betonun altından çıktı.
Dosya yeniden açıldı.
Otuz iki yıl sonra.
Kimlikler tespit edildi: Metin Uçar ve Orhan Koç.
Ve üçüncü ortak…
Cemal Arslan.
Satranç Taşı Düştüğünde
Eskişehir’de küçük bir parkta yaşlı bir adam satranç oynuyordu. Karşısındaki çocuk hamle yapmayı öğrenmeye çalışıyordu. Cemal, taşları sakin bir şekilde diziyordu.
Polisler yaklaştı.
Komiser, adama baktı.
“Cemal Arslan,” dedi.
Cemal’in elindeki taş yere düştü.
O an, bütün park sessizleşmedi. Çünkü kimse ne olduğunu anlamadı. Ama Cemal, dünyasının bittiğini anladı.
Başını kaldırdı. Gülümsedi.
“Zaten çoktan bitmişti,” dedi. “Beton sadece geciktirdi.”
Mahkeme
Mahkemede pişmanlık göstermedi.
“O para olmasaydı ben yok olacaktım,” dedi. “Hayatta kalmayı seçtim.”
Hakim, yüzünde öfke ve tiksinti karışımı bir ifadeyle kararını açıkladı:
Ağırlaştırılmış müebbet.
Cemal, kelepçelenirken son bir kez arkasına baktı. Sanki fabrikanın bodrumuna bakar gibi… sanki betonun altındaki sessizliğe.
Ve fısıldadı:
“Ben onları öldürmedim… ben kendimi kurtardım.”
Ama bazen insan kendini kurtardığını sanırken, aslında ruhunu gömer.
Betonun altındaki sessizlik, 32 yıl boyunca sadece iki bedeni değil, bir adamın insanlığını da saklamıştı.
Ve sonunda…
Hiçbir beton, gerçeği sonsuza kadar tutamazdı.
News
1987’de 3 koruma 3 milyonla kayboldu — 31 yıl sonra araç ve üniformalar bulundu…
Ormanın Gömmediği Sır 1987’de 3 koruma 3 milyonla kayboldu — 31 yıl sonra araç ve üniformalar bulundu… 1987 yılı Türkiye’nin…
Oğluma Süpriz Ziyarete Gittim Ama Bana Dedi ki Seni Kim Davet Etti Defol Evimden !
“Seni Kim Davet Etti?” 32 yıl boyunca anne olmanın ne demek olduğunu bildiğimi sanıyordum. Oğlum Murat’ı Ankara’nın kenar mahallesindeki küçük…
Sivil Kadın – Polis Tokatladı – Kimliğini Açıkladığında Karakol Buz Kesti
BİR TOKATLA BİTEN SESSİZLİK Başkomiser Aslı Yılmaz’ın Hikâyesi Tekirdağ’a uzanan yol, sabahın erken saatlerinde puslu ve sakindi. İstanbul’dan çıkış yapan…
“Tumahimik ka, magsasaka!” — panunuya ng hukom… pero siya ang napahiya sa depensa nito
“Tumahimik ka, magsasaka!” — panunuya ng hukom… pero siya ang napahiya sa depensa nito . . Sa lumang Hall of…
MINALIIT NG MAGULANG NG BABAE ANG KANYANG NOBYO DAHIL ISA LANG ITONG MAGSASAKA, NAPANGANGA SILA NANG
MINALIIT NG MAGULANG NG BABAE ANG KANYANG NOBYO DAHIL ISA LANG ITONG MAGSASAKA, NAPANGANGA SILA NANG . . . ….
Nagulat ang Maynila nang nahuli ang isang pulubi sa palengke! Pero sino siya at bakit?
Nagulat ang Maynila nang nahuli ang isang pulubi sa palengke! Pero sino siya at bakit? . . Sa gitna ng…
End of content
No more pages to load






