1994 Pamukkale’de kaybolan kardeşler… 12 yıl sonra rehberin kan donduran sırrı çıktı

.

.

.

Pamukkale’de Kaybolan Kardeşler: 12 Yıl Sonra Kan Donduran Sır

Güneş henüz doğmamıştı, Pamukkale’nin bembeyaz travertenleri, hafifçe aydınlanmaya başlamıştı. Gökyüzü gri ve ağırdı; sanki dünya, o an uyanmaya hazır değildi. Belediye işçisi Mehmet, her sabah yaptığı gibi termal suların kenarında yürüyordu. Gözleri yerde, elinde bir çöp torbası, sessizce adımlarını atıyordu. O sabah, suyun yüzeyinde dönen küçük, kırmızı bir çocuk terliği gördü. Kalbi hızla attı. Bu bölgeye ilk kez gelmişti ve burada çocuk görebileceğine inanmak zordu. Terliği eline aldığında, hâlâ nemliydi, sanki birkaç saat önce bırakılmış gibi. Parmakları titredi. O küçük, yumuşak ayakkabıya bakarken, içi buz kesmişti. Belki altı yaşında, masum bir çocuğa aitti. Etrafta kimse yoktu. Sadece sessizlik. Beyaz travertenler, sanki bir sırrı saklıyordu, onu izliyordu.

O gün, köy meydanında iki genç kız kardeş, Hülya ve Nesrin, küçük bir turist minibüsüne bindi. Bir günlüğüne Pamukkale’ye gidiyorlardı. Anneleri Fatma, onları uğurlarken gözleri yaşlıydı, ama gülümsemeye çalışıyordu. “Birbirinizi bırakmayın,” dedi. “Ne olursa olsun.” Kızlar, hayatlarında ilk kez bir yere gidiyorlardı. Çok heyecanlıydılar, hayalleri büyüktü. Ama aynı zamanda, köyde kimse onları istemiyordu. Dul kadının kızları diyorlardı. Yoksul ve hayalperestlerdi. Fazla konuşuyor, fazla gülüyorlardı. Fazla umutluydular.

Minibüs hareket etti. Sürücü, aslında bir rehberdi. Orta yaşlı, saçları geriye taranmış, gözleri kısıktı ama yüzünde hafif bir gülümseme vardı. “Ben Yusuf. Bugün sizin rehberinizim,” dedi yumuşak bir sesle. Hülya ve Nesrin birbirlerine baktı. Bir şey söylemediler, ama Nesrin’in midesi bulandı. Yol boyunca Yusuf, onları dikiz aynasından izledi. Sadece bakıyordu, konuşmuyordu. Bu, onun alışkanlığıydı. Sessiz ve dikkatli.

Pamukkale’ye vardıklarında, beyaz kayalar, termal sular ve güneş ışığında parlayan travertenler büyüleyiciydi. Herkes fotoğraf çekti, güldü, eğlendi. Ama Yusuf’un yüzü asıktı. Yan tarafta durdu, uzakta bir noktaya bakıyordu. Sonra, gruptan ayrılmalarını teklif etti. “Size özel bir yer göstereceğim,” dedi. Hülya tereddüt etti, ama Nesrin heyecanla kabul etti. Beyaz kayaların arasına yürüdüler. Kimse fark etmedi. Kimse görmedi.

O akşam minibüs köye döndüğünde, sadece altı kişi vardı. Fatma, koşarak geldi. Gözleri, herkesi tarıyordu. Hülya ve Nesrin yoktu. Diğer turistler, “Rehber onları başka bir turla gönderdi,” dedi. Fatma’nın dünyası döndü. Sanki yer yarılmış ve kızları içine çekmiş gibi. Sürücü omuz silkti. “Ben sadece geri döndüm. Rehber kimdi? Ben de tam bilmiyorum. Kayıt yoktu,” dedi. Fatma yere çöktü. Sessizce ağladı.

Günlerce, Fatma, Denizli’nin hastanelerini, otellerini, otobüs terminallerini dolaştı. Elinde kızlarının fotoğrafı vardı. Herkese gösterdi. “Bunları gördünüz mü?” diye sordu. Ama kimse görmemişti. “Hayır, görmedik. Üzgünüz,” dediler. Bir otobüs terminalinde, yaşlı bir kadın Fatma’ya yaklaştı. “Bu topraklarda bazen insanlar kaybolur ve bir daha bulunmaz,” dedi. Fatma, “Hayır,” diye çığlık attı. “Onlar ölmedi. Bir yerdeler.”

Jandarma, turistleri sorguladı. Hepsi aynı şeyi söylüyordu: “Rehber, kızları ayrı bir turla gönderdi.” Rehberin adı Yusuf’tu. Ama soyadı yoktu. Kimlik yoktu. Sanki hiç var olmamıştı. Yıllar geçti. Fatma, her sabah uyanıyor, ilk düşündüğü şey kızlarıydı. Her gece yatarken, en son gördüğü yüz onlar oluyordu. Hülya ve Nesrin’in odası hiç değişmemişti. Yataklar düzgün, giysiler dolaptaydı. Duvarda, kızların fotoğrafları asılıydı. Fatma, her gün o odaya giriyor, saatlerce oturuyor, sanki kapı açılacak ve kızlar içeri girecekmiş gibi bekliyordu. Ama gelmiyorlardı.

Yıllar Sonra Gerçek Gün yüzüne Çıktı

On yıl sonra, emekli olmuş komiser Kemal Arslan, eski dosyaları karıştırırken bir zarf buldu. İçinde, 10 yıldır okunmamış bir mektup vardı. El yazısıyla, titreyerek yazılmıştı. Mektubu okuduğunda, tüm hikaye altüst oldu. Hülya’nın son satırlarında, öyle bir acı vardı ki, anlatılanlar, her şeyi değiştirdi. “Burası karanlık. Nesrin benimle. O yaralı. O adam, Yusuf, gerçek rehber değildi. Bizi buraya getirdi. O, ağlıyor, her gece geliyor ve Elif diye bir kız çocuğundan bahsediyor. Burada öldüğünü söylüyor. Başkaları da acı çekmeli, diyor.”

Kemal, araştırmalarını derinleştirdi. 1987’de Pamukkale’de bir kız çocuğu boğularak ölmüştü: Elif Demir. Babası İsmail Demir, kızının ölümünden sonra ortadan kaybolmuştu. Annesi Ayşe başka bir şehre taşınmıştı. İsmail ise hiçbir yerde görünmüyordu. Kemal, Yusuf’un aslında İsmail Demir olduğunu fark etti. Yıllar boyunca, Pamukkale yakınlarında başka kayıp vakaları da olmuştu. Hepsi benzer şekilde, sessizce dosyalar kapatılmıştı.

Kemal, İsmail Demir’in, Pamukkale yakınlarında bir arazi satın aldığını ve orada terk edilmiş bir ev olduğunu öğrendi. İçeriye girdiğinde, Elif, Hülya ve Nesrin’in fotoğraflarıyla karşılaştı. İsmail yaşlanmış, çökmüş ve yorgundu. Yaklaştı ve sordu: “Onlara ne yaptın?” İsmail başını salladı. “Ben onları götürdüm. Elif’in yanına gömdüm. Artık yalnız değiller,” dedi.

Evin arkasında, üç mezar vardı. Jandarma, kazı yaptı. Bir çocuk iskeleti ve iki genç kadının kemikleri bulundu. Fatma, bu haberi alınca yere yıkıldı. “10 yıl bu mektup oradaydı ve kimse okumadı,” diye haykırdı. İsmail Demir, yakalanacağını anlayınca, uçurumdan atladı. Kendisi ve acısı, başkalarının acısına dönüşmüştü. Fatma, kızlarının cenazesinde beyaz çiçekler bıraktı. “Sizi koruyamadım. Ama lütfen beni affedin. Çünkü her gün sizinle ölüyorum,” dedi.

Bir yıl sonra, Fatma hâlâ her gün mezarlığa gidiyor, Kemal ise başka kayıp vakaları araştırmaya devam ediyordu. Çünkü biliyordu; her kayıp, bir Hülya, bir Nesrin, bir Elif’ti. Pamukkale hâlâ beyazdı, hâlâ güzeldi. Ama kimse bilmiyordu ki o beyaz travertenler, sadece güzellik değil, acı da taşıyordu.

Hikaye Sonu Ama Acı Devam Ediyor

Bu hikaye sona erdi ama acı bitmedi. Fatma, hâlâ kızlarının sesini duyuyor, Kemal ise hâlâ mektubu düşünüyor. Ve siz şimdi bu hikayeyi okuduktan sonra kendinize sorun: Eğer siz Fatma olsaydınız, affedebilir miydiniz? Eğer siz Kemal olsaydınız, 10 yıl sonra bile aramaya devam eder miydiniz? Eğer siz İsmail olsaydınız, kendi acınız sizi bu kadar kör edebilir miydi?

Hayat kolay değil. Ama belki bu hikaye bize bir şey öğretti: Acı, paylaşılmadıkça büyür. Acı, başkalarına aktarılmadıkça, yeni acılar doğurur. Ve sonunda, geriye sadece kayıp ve sessizlik kalır.