1998’DE ERZURUM’DA KAYBOLAN 3 ÖĞRENCİYLE İLGİLİ 17 YIL SONRA GELEN MEKTUP ŞOK SIRI ORTAYA ÇIKARDI

.
.
.

KAR ALTINDA KALAN SIR

12 Kasım 1998 günü Erzurum’un üzerine çöken kar, sadece sokakları değil, üç genç kızın kaderini de örttü. Şehir o gün her zamankinden daha sessizdi. Gökyüzü kurşuni, hava keskin, sokaklar bomboştu. Atatürk Kız Lisesi’nin taş duvarları arasından çıkan üç genç kız, hayatlarının son yolculuğuna doğru yürüyordu; ama bunu henüz hiçbiri bilmiyordu.

Zeynep, Zehra ve Ayşegül…

Boyunlarında aynı kırmızı atkı vardı. Tiyatro kulübünün sembolü. O atkılar o gün sadece bir aksesuar değil, kaderlerinin de ortak işaretiydi.

Okuldan çıktıktan sonra sadece 600 metre yürümeleri gerekiyordu. Ayşegül’ün evine kadar… Ama o 600 metre, onların dünyadan sonsuza kadar kaybolduğu mesafeye dönüştü.

Ne bir çığlık duyuldu, ne bir tanık çıktı.

Sadece kar yağdı.

Ve üç kız bir daha asla görülmedi.


Günler geçti, haftalar geçti… Erzurum küçük bir şehirdi, herkes birbirini tanırdı. Üç kızın kayboluşu şehirde yankılandı. Anneler ağladı, babalar öfkelendi, polisler aradı. Ama hiçbir iz bulunamadı.

Zamanla dosya soğudu.

Ama acı hiç soğumadı.


Aradan 17 yıl geçti.

2015 yılının sonbaharında, emekli postacı Kemal Efendi evinin bodrumunda eski eşyalarını karıştırırken, yıllar önce kullandığı çantasının gizli bölmesinde sararmış bir zarf buldu.

Zarfın üzerinde şunlar yazıyordu:

“Erzurum Merkez Karakolu’na”

Tarih: Mart 1999

Mektup hiç teslim edilmemişti.

Kemal Efendi titreyen ellerle zarfı açtı.

İçinde tek sayfalık bir not vardı:

“Zeynep, Zehra ve Ayşegül’e ne olduğunu biliyorum. Ama gerçek çok ağır. Artık susamıyorum.”

Altında sadece bir harf vardı:

“Z”


Bu mektup, 17 yıl önce kapanan dosyayı yeniden açtı.

Müfettiş Murat Kaya görevlendirildi.


Murat, dosyayı inceledikçe olayın sıradan bir kayıp vakası olmadığını anladı. Kızlar tiyatro kulübündeydi. O yıl sahneleyecekleri oyun ise tesadüf değildi:

Antigone.

Yasak olanı yapmak, doğru bildiği için her şeyi göze almak…

Bu tema, gerçek hayatlarına da sızmıştı.


Tiyatro öğretmeni Şule Hanım ile yapılan görüşme ilk kırılma noktası oldu.

“Aralarında bir gerilim vardı,” dedi.

Zehra, Antigone rolünü istiyordu ama rol Ayşegül’e verilmişti.

Zehra bunu kabullenememişti.

Ama mesele rol değildi.

Mesele Haluk’tu.


Haluk Alptekin.

Edebiyat öğretmeni.

Evli, iki çocuk babası.

Ama öğrencilerine fazla yakın…

Özellikle de Ayşegül’e.


Murat, Ayşegül’ün eski evinde bulunan gizli günlükle gerçeğe biraz daha yaklaştı.

Günlük Zeynep’e aitti.

Başlarda sıradan gençlik notları vardı. Ama zamanla yazılar değişiyordu. Karanlıklaşıyor, korku satır aralarına sızıyordu.

Ve sonra o cümle:

“Biri hamile. Biri korkuyor. Biri yalan söylüyor.”


Gerçek ortaya çıkmaya başlıyordu.

Ayşegül hamileydi.

Ve çocuk Haluk’tandı.


Zehra ise Haluk’a âşıktı.

Saplantılı bir şekilde…

Gerçeği öğrendiğinde kontrolünü kaybetmişti.


Üç kız bir plan yaptı.

Kaçacaklardı.

Ayşegül’ü ve bebeği kurtarmak için…

Ama Haluk bunu öğrendi.

Ve onları şehir dışındaki bir kulübeye çağırdı.


Murat, Sarıkamış’a gidip Haluk’u bulduğunda, adam sanki her şeyi bekliyormuş gibiydi.

Ve sonunda itiraf etti.


“O gün her şey kontrolden çıktı,” dedi.

Zehra, Ayşegül’e saldırdı.

Haluk araya girdi.

Boğuşma sırasında Zehra düştü.

Başını sertçe çarptı.

Ve öldü.


Ayşegül panikle kaçtı.

Zeynep peşinden gitti.

Haluk ise Zehra’yı orada, karın altına gömdü.


Ama hikâye burada bitmiyordu.


Zeynep bulunmuştu.

17 yıl sonra…

Bir manastırda.

Yeni adıyla: Şebnem.


Konuşmuyordu.

Ama yazıyordu.

Ve yazdıkları gerçeğin son parçalarını tamamladı.


Ayşegül’ü bulmuştu.

Bir ahırda…

Donmak üzereyken.

Onu kurtarmıştı.

Ama Ayşegül hastalanmıştı.

Doğum yaptı.

Bir erkek çocuk…

Adı Alper.

Ama Ayşegül doğumdan sonra öldü.


Zeynep, bebeği koruyamayacağını düşündü.

Onu İzmir’de bir aileye verdi.

Ve sonra sustu.

17 yıl boyunca…


“Konuşursam her şey gerçek olurdu,” diye yazdı.

“Susmak onları yaşatmanın tek yoluydu.”


Murat ve ekip, kulübeyi kazdıklarında Zehra’nın kemiklerine ulaştı.

Kırmızı atkısı hâlâ boynundaydı.


Her şey ortaya çıkmıştı.

Bir aşk…

Bir ihanet…

Bir kıskançlık…

Ve üç hayatın yok oluşu.


Ama hikâyenin en ağır kısmı buydu:

Hiçbiri gerçekten kötü değildi.

Sadece gençtiler.

Korkmuşlardı.

Ve yanlış kararlar vermişlerdi.


Kar her şeyi örtmüştü.

Ama gerçek…

17 yıl sonra bile yüzeye çıkmıştı.


Ve Erzurum o kış bir şeyi öğrendi:

Bazı sırlar ne kadar derine gömülse de, bir gün mutlaka gün yüzüne çıkar.

Ama ortaya çıktıklarında…

Geride sadece acı bırakırlar.