1998’de zengin bir aile, yüzündeki büyük bir ben yüzünden doğumdan hemen sonra bir bebeği terk etti.

.
.
.

YÜZÜNDEKİ LEKE

1998 – Balat

12 Şubat 1998 sabahı İstanbul’un Balat semtinde soğuk, kemiklere işleyen bir rüzgâr vardı. Haliç’ten gelen nemli hava, Fatih Camii’nin taş merdivenlerini buz gibi yapmıştı. Sabah ezanı henüz bitmişti ki, caminin müezzini Ahmet Efendi, merdivenlerin dibinde alışılmadık bir sessizlik fark etti.

Sessizlik…
Ama içinde titrek bir hayat barındıran bir sessizlik.

Mermer basamakların arasında, ince bir battaniyeye sarılmış küçücük bir beden yatıyordu. Yeni doğmuş bir bebekti bu. Ahmet Efendi’nin kalbi duracak gibi oldu. Dizlerinin bağı çözüldü, hızla merdivenlere çöktü ve bebeği kucağına aldı.

Soğuktu.
Çok soğuktu.

Battaniyeyi biraz araladığında nefesi kesildi. Bebeğin sol yanağını kaplayan, mor-kızıl renkte büyük bir leke vardı. Şarap lekesine benziyordu ama daha koyu, daha belirgindi. Sanki yüzüne kader mühürlenmiş gibiydi.

“Bismillahirrahmanirrahim…” diye fısıldadı Ahmet Efendi.
“Seni bu hâlde nasıl bırakırlar, küçük melek?”

Battaniyenin içinde katlanmış bir kâğıt buldu. Kağıt pahalıydı, kalındı. Titreyen elleriyle açtı. Üzerinde sadece bir cümle vardı:

“Allah ona merhamet etsin. Biz edemedik.”

Ahmet Efendi’nin gözleri doldu. “Yardım edin!” diye bağırdı. “Bir bebek var burada!”

Balat’ın dar sokakları bir anda doldu. Pencereler açıldı, insanlar toplandı. Fısıltılar yayıldı.

“Uğursuz bu çocuk…”
“Zengin işi bu…”
“O leke normal değil…”

Kimse yaklaşmıyordu. Kimse bebeği almak istemiyordu.

Ta ki kalabalığın arasından siyah başörtülü, solgun yüzlü bir kadın çıkana kadar.

Hacer

Hacer Yılmaz, kırk iki yaşında dul bir kadındı. İki çocuğunu tek başına büyütüyordu. Geçimini dikiş dikerek ve temizlik yaparak sağlıyordu. Üç ay önce rahim kanseri teşhisi konmuştu. Doktorlar fazla zaman vermemişti.

Ama o an…
Hiç tereddüt etmedi.

Kalabalığı yarıp bebeği kucağına aldı. O anda bebek ağlamayı kesti. Gözlerini açtı ve Hacer’e baktı. Sanki onu bekliyormuş gibiydi.

“Bakmayın o lekeye,” dedi Hacer sert bir sesle.
“O bir ceza değil. Bu çocuk özel.”

“Delirdin mi Hacer?” dedi komşularından biri.
“Sen kendine zor bakıyorsun.”

Hacer bebeğin yanağındaki lekeyi okşadı.

“Allah kimseyi terk etmez,” dedi.
“Ben de etmeyeceğim.”

Polis geldiğinde karar verilmişti. Hacer bebeği teslim etmedi.

“Benim zamanım az,” dedi gözlerini yere indirerek.
“Ama onun zamanı çok. Belki ben kurtulamam… ama onu kurtarırım.”

O gün bebeğe bir isim verdi:

Ayşe.


Yıllar Geçerken

Ayşe Balat’ın dar sokaklarında büyüdü. Eski ahşap evde, sevgiyle ama yoklukla. Kıyafetleri eskidi, ayakkabıları yıprandı ama kalbi hiç aç kalmadı.

Yüzündeki leke hep oradaydı.

Çocuklar ona baktı.
Anneler fısıldadı.
Bazıları korktu, bazıları acıdı.

Ama Hacer her gece Ayşe’nin yanağını okşardı.

“Bu leke senin gücün,” derdi.
“Bir gün anlayacaksın.”

Hacer’in hastalığı ilerliyordu. Ayşe bunu anlamasın diye acılarını saklıyordu. Geceleri gizlice ağlıyor, gündüzleri gülümsüyordu.

Ayşe yedi yaşına geldiğinde aynanın karşısında uzun uzun kendine bakmaya başladı.

“Keşke böyle doğmasaydım…” diye fısıldadığı geceler oldu.

Ama sonra Hacer’in sesi yankılanırdı kulağında:

“Gerçek aile seni doğuran değil, seni sevenlerdir.”


Veda

Ayşe on beş yaşındayken Hacer hayata gözlerini yumdu.

Son sözleri Ayşe’nin yanağındaki lekeye dokunarak çıktı:

“Kimsenin seni küçük hissettirmesine izin verme.”

Balat’ın dar sokaklarından geçen tabutta, koca bir hayat sessizce uğurlandı.

Ayşe artık yalnızdı.

Ve o gün, Hacer’in sandığında her şeyi değiştirecek bir şey buldu.

Bir kart.
Bir gazete kupürü.
Ve bir isim:

Feride Demirağ.


Demirağlar

Nişantaşı’ndaki lüks apartman, Ayşe’nin bildiği dünyaya ait değildi. Kapıcı onu süzdü. Üzerindeki elbiseye, yanağındaki lekeye baktı.

“Defol git buradan,” dedi.

Ama Ayşe pencereden bir kadını gördü.

Zarif, soğuk bakışlı…
Ve yüzünde…
Tıpkı kendisininki gibi bir leke.

O an anladı.

Bu tesadüf değildi.


Zehra

Yıllar sonra, kader Ayşe’yi yine o eve getirdi. Bu kez bakıcı olarak.

Zehra Demirağ…
Demans hastası, kırılgan, ama bazı anlar şaşırtıcı derecede berrak.

Ayşe’yi ilk gördüğünde eli titredi.

“Bu leke…” dedi.
“Benim ailemde de var.”

Geceler geçtikçe Zehra bazen Ayşe’ye sarılıyor, bazen bir bebekten bahsediyor, bazen ağlıyordu.

Ve bir gece, her şey açığa çıktı.

Zehra’nın günlüğü…

“Bugün Melek’in bebeğini doğurdum.
Yanağında onun lekesi var.
Adını Ayşe koymak istiyorum.”

Ayşe’nin dizlerinin bağı çözüldü.

Gerçek annesi Melek’ti.
Babası Rahmi Demirağ’dı.
Zehra onu doğurmuştu.
Feride ise onu cami merdivenlerine bıraktırmıştı.


Yüzleşme

Feride gerçeği inkâr etti.
Ama kanıtlar konuştu.

Günlükler…
Hastane kayıtları…
Gazete manşetleri…

İstanbul sarsıldı.

“Zengin ailenin utanç sırrı.”

Zehra son günlerinde vasiyetini değiştirdi.

Her şey Ayşe’ye kaldı.

Ama Ayşe serveti değil, mirası seçti.


Son

Demirağ konağı, Hacer Yılmaz Çocuk Evi oldu.

Ayşe bir sabah Fatih Camii’nin merdivenlerine oturdu.
Kucağında küçük bir kız vardı.
Onun da yanağında küçük bir leke…

“Sen özelsin,” dedi Ayşe gülümseyerek.
“Ve asla yalnız kalmayacaksın.”

Güneş minarelerin üzerinden yükselirken Ayşe’nin yanağındaki leke artık bir utanç değil, bir onur işaretiydi.

Bu leke bir kaderdi.
Ama kader, sevgiyle değişebilirdi.

Dosya Sonu