2005 Karadeniz selinde kaybolan 8 yaşındaki Emre Yıldız’ın annesine bıraktığı ürpertici ses

.
.
.

Kemal amcanın elinin çekmeceye gittiğini gören Ayşe bir an durdu.

O hareket, küçük bir hareketti ama odanın içindeki havayı değiştirmeye yetmişti. Halil’in yüzündeki ifade bir anda sertleşmişti. Az önceki savunmacı, hesap yapan bakışın yerini şimdi daha karanlık bir şey almıştı.

Ayşe’nin kalbi hızlandı.

“Çekmecede ne var?” diye sordu.

Halil cevap vermedi.

Parmakları çekmecenin kulpunda durdu. Sonra yavaşça geri çekti elini.

Derin bir nefes aldı.

“Bir bardak su alacağım sadece.” dedi.

Ama Ayşe inanmadı.

Çünkü 19 yıl boyunca insanlar ona hep aynı şekilde bakmıştı. Aynı kaçamak bakışlar, aynı yarım kalmış cümleler, aynı hızlı konuyu değiştirmeler.

Ve o bakışları artık tanıyordu.

Yalanın bakışlarıydı bunlar.

Ayşe bir adım daha yaklaştı.

“Emre nerede?” dedi.

Sesinde bağırış yoktu. Ama öyle ağır bir kararlılık vardı ki Halil istemsizce geriye çekildi.

“Bilmiyorum dedim ya.” diye tekrarladı.

Ayşe başını salladı.

“Hayır.” dedi.

“Biliyorsun.”

O an odada bir sessizlik çöktü.

Pencerenin dışında köy meydanı görünüyordu. İnsanlar yürüyordu, çocuklar bisiklet sürüyordu, bir köpek havlıyordu.

Hayat devam ediyordu.

Ama o odada 19 yıl durmuş gibiydi zaman.

Halil yavaşça sandalyesine oturdu.

Ellerini yüzüne götürdü.

Sonra gözlerini kapattı.

“Bazı şeyleri bilmek…” dedi yavaşça.

“…insanı kurtarmaz Ayşe.”

“Bazı gerçekler sadece daha fazla acı getirir.”

Ayşe sertçe cevap verdi.

“Ben zaten acının içinde yaşıyorum.”

“19 yıldır.”

“Bundan daha kötü ne olabilir?”

Halil gözlerini açtı.

Ve o an Ayşe ilk kez gerçekten korktu.

Çünkü Halil’in gözlerinde pişmanlık yoktu.

Sadece yorgunluk vardı.

“Gerçekten bilmek istiyor musun?” diye sordu.

Ayşe tereddüt etmedi.

“Evet.”

Halil sandalyesinden kalktı.

Pencereye yürüdü.

Köy meydanına baktı.

Sonra konuşmaya başladı.


“O gece…” dedi.

“…Emre’yi gerçekten bir eve bıraktım.”

“Yukarı mahallede eski bir depo vardı. Sel oraya ulaşamazdı.”

Ayşe dikkatle dinliyordu.

Kalbi göğsüne çarpıyordu.

“Kapıyı kilitlemedim.” diye devam etti Halil.

“Çocuğa dedim ki:
Burada bekle. Ben geri geleceğim.”

“Çok korkmuştu.”

Ayşe’nin boğazı düğümlendi.

Halil devam etti.

“Sonra başka insanları kurtarmaya gittim.”

“Bir kadın vardı, arabada sıkışmıştı.”

“Bir çocuk vardı, çatıda mahsur kalmıştı.”

“Her yere koştum.”

“Ve saatler geçti.”

Ayşe fısıldadı:

“Sonra?”

Halil başını eğdi.

“Sonra geri döndüm.”

Ayşe nefesini tuttu.

“Ev boştu.”


Ayşe’nin kalbi sanki göğsünde patladı.

“Nasıl boştu?” dedi.

“Kapı açıktı.”

“İçeride kimse yoktu.”

“Emre gitmişti.”

Ayşe bir adım geri çekildi.

Başını iki yana salladı.

“Hayır…”

“Hayır…”

“Sekiz yaşındaki bir çocuk sel gecesinde tek başına gitmez.”

Halil cevap vermedi.

Ayşe bağırdı:

“GİTMEZ!”

Halil yavaşça konuştu.

“Gitmemiş olabilir.”

Ayşe dondu.

“Ne demek istiyorsun?”

Halil cevap vermeden önce uzun süre sustu.

Sonra söyledi.

“Belki biri onu aldı.”

Ayşe’nin gözleri büyüdü.

“Kim?”

Halil omuz silkti.

“Bilmiyorum.”

Ama Ayşe o an anladı.

Bu bir tahmin değildi.

Halil bir şey biliyordu.


Ayşe telefonu çıkardı.

Ses kaydını açtı.

Odaya tekrar o korkunç ses doldu.

Rüzgar.

Su.

Emre’nin sesi.

“Anne… anne lütfen…”

Sonra…

“Adam… adam beni—”

Ve kesik.

Halil’in yüzü soldu.

Ayşe telefonu kapattı.

“Bu sesi tanıyor musun?” dedi.

Halil cevap vermedi.

Ayşe bir kez daha sordu.

“Tanıyor musun?”

Halil sonunda konuştu.

“Evet.”

Ayşe’nin dizleri titredi.

“Kim?”

Halil gözlerini kapattı.

Ve söyledi.

“Ben.”


Ayşe’nin içindeki dünya çöktü.

“Ne?” dedi.

Halil başını salladı.

“O kaydı ben kestim.”

Ayşe geriye sendeledi.

“Nasıl yani?”

Halil konuşmaya başladı.

“Eve döndüğümde Emre yoktu.”

“Onu ararken telefonunu yerde buldum.”

“Kaydediyordu.”

Ayşe donmuştu.

“Ben de kaydı kapattım.”

“Çünkü…”

Ayşe bağırdı.

“ÇÜNKÜ NE?”

Halil fısıldadı.

“Çünkü o an anladım.”

“Bu iş büyüyecek.”

Ayşe’nin gözleri yaşla doldu.

“Bir çocuk kaybolmuştu.”

“Ve sen…”

“…kendini kurtarmayı seçtin.”

Halil cevap vermedi.

Bu sessizlik her şeyden daha güçlüydü.


Ayşe yavaşça kapıya yürüdü.

Halil arkasından seslendi.

“Ayşe.”

Ayşe durmadı.

Halil son bir şey söyledi.

“Bir şey daha var.”

Ayşe kapıda durdu.

Arkasını dönmeden sordu.

“Ne?”

Halil’in sesi çok alçaktı.

“Emre o evden çıkmadı.”

Ayşe yavaşça döndü.

“Ne demek bu?”

Halil gözlerinin içine baktı.

“Birisi onu aldı.”

“Ben gördüm.”

Ayşe’nin kalbi duracak gibiydi.

“Kim?”

Halil cevap verdi.

“Senin sandığın kişi değil.”

Ayşe fısıldadı.

“Kim?”

Halil söyledi.

“Fatma.”


Ayşe’nin zihni parçalandı.

Komşusu.

Ona çay veren kadın.

Dün kendisini durdurmaya çalışan kadın.

Fatma.

Halil devam etti.

“O gece depoya girdi.”

“Emre’yi aldı.”

“Ve gitti.”

Ayşe’nin dudakları titredi.

“Neden?”

Halil fısıldadı.

“Çünkü Emre onun sırrını görmüştü.”

Ayşe’nin sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.

“Ne sırrını?”

Halil cevap verdi.

“Fatma’nın oğlu…”

“…senin sandığın gibi ölmemişti.”


Ve Ayşe o an anladı.

Köy sadece bir yalan üzerine kurulmamıştı.

Birden fazla yalan vardı.

Ve her biri başka bir hayatı yutmuştu.

Emre’nin kayboluşu…

sadece bir başlangıçtı.