2006’da balayından sonra kaybolan Bursalı gelinin 15 yıl sonra bulunan valizindeki gizli gerçek
.

.
.
Bavulun İçindeki Gerçek
Bursa’nın eski mahallelerinden birinde, yüzyıllık taş duvarlı bir evin bodrumunda yıllardır kimsenin görmediği bir bavul saklanıyordu. 2021 yılının kasvetli bir kasım sabahında, Mehmet amca evlerini satmadan önce son bir kez bodrumu temizlemeye karar verdiğinde, kimse o bavulun 15 yıldır orada beklediğini bilmiyordu. O bavulun kokusu, açıldığında ortaya çıkan o iğrenç, keskin, unutulmaz küf kokusu, Ayşe’nin ölmemek için yalvardığı odanınkiyle aynıydı.
Mehmet amca, 70 yaşını geride bırakmış, titrek elleriyle eski mobilyaların, kırık sandalyelerin arasında ilerlerken duvara yaslanmış eski bir dolabın arkasında kahverengi, yıpranmış deri bir bavul gördü. Üzerinde zamanla solarak pembemsi bir renge dönmüş kırmızı bir kurdele vardı. Bavulu çekip çıkarmak kolay olmadı; sanki yıllarca orada kalmak için özel olarak saklanmış gibiydi. Kilidi paslanmış, anahtarı yoktu. Normalde başkalarının eşyalarını karıştırmazdı ama bu evde artık kimse yaşamıyordu. Kardeşi Hasan sekiz yıl önce ölmüştü, gelinleri de ondan iki yıl sonra. Çocukları şehir dışındaydı. Kimse bu evi umursamıyordu artık.
Bir çekiçle kilidi kırdı ve o an Mehmet amcanın yüreği öyle bir sıkıştı ki nefes alamadı. Bavulun içinde katlanmış bebek kıyafetleri vardı. Küçücük beyaz bir tulum, pembe çizgili bir battaniye, mavi bir şapka ve ortada, bir annenin ellerinin son dokunuşuyla oraya bırakılmış gibi duran bir çift küçük bebek ayakkabısı. O kadar küçüktü ki Mehmet amcanın avucuna sığdı. Elini kaldırdı, ayakkabıyı yukarı tuttu, ışığa baktı. Basit beyaz kumaştan, kenarları pembe dikilmiş ama tertemizdi. Sanki hiç giyilmemiş gibi.
Bavulun dibine baktı; orada sararmış bir kağıt, bir tıbbi rapor buldu. Tarih: 15 Ağustos 2006. İsim: Ayşe Demir. Hamilelik testi pozitif. Tahmini doğum tarihi: Mart. Ayşe Demir… Mehmet amcanın dimağında yıldırım çaktı. Kardeşinin gelini, 15 yıl önce kaybolmuş olan kadın. Düğünden sadece altı hafta sonra ortadan yok olmuş, bir daha hiç görülmemiş genç kadın. Şehir onu hain, nankör bir kadın olarak yargılamıştı. Kocasını terk etti demişlerdi, bir başkasıyla kaçtı diye fısıldamışlardı. Kahvehanelerde, pazarlarda, cami çıkışlarında ailesiyle tartışmış, dayak yemiş, utanıp gitmiş diye eklemişlerdi acımasızca.
Hasan Bey hiç konuşmamıştı. Sessiz kalmış, sorulara cevap vermemiş, polise bile gerçek bir açıklama yapmamıştı. Sadece “Bilmiyorum. Bir sabah uyandım yoktu. Nereye gittiğini bilmiyorum,” demişti. Ve şehir kabul etmişti. Çünkü Demir ailesinin adı Bursa’da büyüktü. Çünkü onlar saygın insanlardı. Kimse onlara gerçekten soru sormazdı.
Ama şimdi Mehmet amcanın elinde bir bavul vardı. O bavulun içinde bir bebek için hazırlanmış eşyalar ve Ayşe’nin adıyla yazılmış bir hamilelik raporu vardı. Ayşe hiç hamile kalmamıştı; en azından öyle söylenmişti. 15 yıl boyunca hiç kimse hamilelikten bahsetmemişti. Mehmet amca bavulu yavaşça kapattı, eli hala titriyordu. Kafasında tek bir soru dönüyordu: Eğer Ayşe hiç çocuk sahibi olmadıysa, bu bebek kimindi? Ve daha da kötüsü, bu bavul neden 15 yıl boyunca kardeşinin evinin bodrumunda saklanmıştı?
Ayşe’nin Hikayesi
Ayşe Demir’in Bursa’ya gelişi 2006 yılının martında, soğuk bir bahar sabahıydı. Küçük bir köyden geliyordu, İznik’in bir köyünden. Ailesi fakirdi ama namusluydu. Babası onu Hasan Demir’e verirken gözlerinde hem gurur hem de derin bir endişe vardı. Çünkü Demir ailesi Bursa’nın en köklü ailelerindendi, onların standartları yüksekti. Ayşe gibi sessiz, kırılgan bir kızın o dünyada hayatta kalması mucize olurdu.
Düğün gösterişli değildi ama kalabalıktı. Hasan’ın ailesi çok fazla gösteriş yapmayı sevmezdi. Onlar için asalet, zenginliği sergilemekten daha değerliydi. Ama o gün bile düğün salonunda Ayşe bakışları fark etmişti; kadınların eleştiren, ölçen, yargılayan bakışlarını. “Çok zayıf,” diye fısıldamışlardı köşelerde. “Fazla sessiz, fazla sönük.” Yaşlı bir hala, Ayşe’nin elini tutup havucuna bakarken şöyle demişti: “İnşallah verimli bir rahmin vardır kızım. Çünkü bu ailenin erkek çocuğa ihtiyacı var.”
Ayşe o gece ağlamıştı. Hasan nazikti, aceleci değildi, ama Ayşe’nin içinde büyüyen bir boşluk vardı. Sanki ruhunun bir parçası orada değilmiş gibi, sanki başka birinin hayatını yaşıyormuş gibi. Balayına Kapadokya’ya gittiler. Hasan romantik olmaya çalışıyordu ama Ayşe her seferinde aklının başka yerde olduğunu fark ediyordu. Telefonla uzun uzun konuşuyordu. Annesi arıyordu sürekli, “Nasıl gidiyor?” diye soruyordu ama sorduğu şey aslında başkaydı: Hamile kaldı mı?
Balayından döndüklerinde Ayşe Demir, ailesinin evine taşındı. Bursa’nın merkezindeki eski bir konaktı. Bahçesi geniş, odaları karanlık, tavanları yüksekti. Ayşe’nin verilen oda üçüncü kattaydı. Pencereleri dar, perdeler kalındı, gün ışığı zorlukla giriyordu. Kaynanası Hacer Hanım her sabah kapısını çalıp içeri girerdi. Önce izin istemeden, “Kalk kızım, yapılacak çok iş var,” derdi. Ayşe sessizce kalkar, aşağı iner, mutfakta çalışmaya başlardı. Kahvaltıyı hazırlar, sofrayı kurardı. Ama ne kadar çabalasa Hacer Hanım’ın gözlerinde o eleştiren ifade hep orada dururdu.
“Çayı çok açık demlemişsin. Böreği fazla yağlı yapmışsın. Kocana bakarken gülümsesene biraz. Adam depresyona girerse ne yapacaksın?” Ayşe özür dilerdi, başını eğerek. Hasan müdahale etmezdi, annesine karşı çıkmazdı. Ayşe bunu anlıyordu ama kalbinde her seferinde bir parça daha kırılıyordu.
Düğünden iki ay sonra Ayşe bir sabah mutfakta kustu. Hacer Hanım oradaydı. Gözleri anında parladı ama sevgiyle değil, hesaplamayla. “Reglinin gecikmesi var mı?” diye sordu. Ayşe utandı, “Bilmiyorum,” dedi. “Doktora git,” dedi Hacer Hanım. “Bugün git, Hasan seni götürsün.” Ama doktora gitmediler. Çünkü o gün Ayşe kayboldu.
Kayboluş ve Sessizlik
15 Mayıs 2006 Pazartesi günüydü. Hava ılıktı, güneş parlaktı. Ayşe sabah kahvaltısını hazırlamış, Hacer Hanım’a çayını ikram etmiş, kocasını kapıda öpmüştü. Hasan işe gitmişti. Öğleden sonra eve döndüğünde Ayşe yoktu. Gardırobunda kıyafetleri duruyordu, çantası oradaydı, ayakkabıları bile yerindeydi. Ama o yoktu.
Hacer Hanım paniğe kapıldı ama yanlış türden bir panik. “Polisi arama!” diye bağırmıştı Hasan’a. “Önce onu bul. Rezil olacağız.” Mahalleyi aradılar, komşulara sordular, otogara gittiler, hastaneleri aradılar ama Ayşe’den iz yoktu. Üçüncü gün Hasan polise gitti ama verdiği ifade garip derecede kısaydı. “Evden çıkmış, geri dönmemiş. Kavga etmedik. Neden gittiğini bilmiyorum.” Polis ciddiye almadı. “Genç gelin,” dedi komiser omuz silkerek, “belki annesini özlemiştir. Birkaç gün sonra döner.”
Ama Ayşe dönmedi ve şehir konuşmaya başladı. Pazarda sebze satan kadınlar, “Bence başka biriyle kaçtı. Sessiz kızlar en tehlikelileridir,” dedi. Kahvehanedeki erkekler, “Ailesi onu zorla vermiş olabilir. Belki başkasını seviyordu,” dedi. Cami çıkışı yaşlı kadınlar, “Eğer namuslu bir kızsa geri döner. Dönmüyorsa…” diye fısıldadı.
Demir ailesi sessiz kaldı. Hiçbir açıklama yapmadılar, hiçbir görüşme kabul etmediler. Sadece bir kez, düğünden altı ay sonra Hacer Hanım komşusuna şöyle demişti: “O kız zaten dengesizdi. Depresyondaydı. İyi ki zamanında gitti. Allah daha iyisini gönderir oğluma.” Ve şehir kabul etti. Çünkü Demir ailesi söylüyordu. Çünkü onlar yalanlar söylemezdi. Çünkü Ayşe sadece fakir bir köy kızıydı. Önemsiz, unutulabilir.
Bavulun Sırrı ve Kerem’in Doğuşu
2007 yılının martında Demir ailesinin konağında bir şeyler değişmişti. Hacer Hanım her zamankinden daha neşeliydi ama garip, zorlama bir neşeydi bu. Komşulara çay ikram ederken, pazarda alışveriş yaparken, camiden çıkarken hep aynı cümleyi tekrarlıyordu: “Allah’a şükür yeğenim bize güzel bir haber getirdi.” Yeni Fatma Hanım, Hasan’ın uzak bir kuzeni, İstanbul’da yaşayan, 40 yaşında, hiç evlenmemiş sessiz bir kadın. Mart ayının sonunda Bursa’ya gelmişti; yanında bir bebekle. Bebek erkekti, şaylık olduğu söyleniyordu, küçücük, kırılgan, sürekli ağlıyordu.
Fatma Hanım onu kucağında taşırken tedirgin görünüyordu. Sanki o bebek ona ait değilmiş gibi. Hacer Hanım komşulara açıklarken şöyle diyordu: “Zavallı Fatma, evlendiremedi kendini. Şimdi dul bir arkadaşının bebeğine bakıyormuş. Bebek öksüzmüş, kimsesi yokmuş. Fatma da tek başına kaldı İstanbul’da. ‘Gel bizim yanımıza’ dedik. Bu bebek burada büyüsün ailesiyle.” Hikaye tutarlıydı ya da öyle görünüyordu. Kimse soru sormadı. Çünkü Demir ailesi sorgulanmazdı. Onlar iyi insanlardı, yardımseverlerdi. Bir öksüz bebeğe sahip çıkmışlardı. Bu övülecek bir şeydi.
Ama Mehmet amca şüphelenmişti. O günleri hatırlıyordu. Şimdi, 15 yıl sonra bavul önünde otururken Fatma Hanım’ın garip davranışlarını hatırlıyordu. Bebeği kucağına aldığında nasıl ürkek durduğunu, göz teması kurmadığını, hemen başka birine vermek istediğini… Ve en çok da Hacer Hanım’ın bebeği öpmesinin ardından Fatma’ya fısıldadığı o cümleyi: “Kimseye bir şey söyleme. Anladın mı? Asla.” Bebek ismini Hacer Hanım koymuştu: Kerem.
Kerem büyüdükçe konakta garip şeyler oluyordu. Küçük, anlamsız gibi görünen ama rahatsız edici şeyler… Bodrum kapısının önünden geçerken ağlamaya başlardı, bavullardan korkardı. Ellerini sürekli yıkardı, sabun kokusuna takıntılıydı. Bir gün okulda öğretmenine, “Bir insanın annesi ölürse o bunu içinde hisseder mi?” diye sormuştu.
Bavulun İçindeki Kanıtlar
Mehmet amca bir gece bavulu tekrar açtı. Bebek zıbınının kenarında küçük bir dikiş buldu; içinde katlanmış eski liralar vardı. Battaniyede bir kağıt parçası buldu: “Gemlik Sahil Mahallesi, Zeynep Teyze, 14 numara.” Yanında bir not: “Tek güvendiğim kişi Zeynep teyze.” Ertesi sabah Gemlik’e gitti. Zeynep teyze, Ayşe’nin köyünden bir akrabasıydı. Kapıyı çaldığında yaşlı kadın, “Bavulu buldunuz,” dedi.
Ayşe kaybolduğu gün sabah erkenden Zeynep teyzenin kapısını çalmış, ağlıyormuş, hamile olduğunu ve korktuğunu söylemiş. “Hacer Hanım bebeği elinden alacak. Onu asla görmeme izin vermeyecek. Lütfen bana yardım et.” Zeynep teyze ona yemek vermiş, dinlemiş. Sonra kapı çalınmış, Hacer Hanım, Hasan ve bir doktor gelmiş. Ayşe kaçmaya çalışmış ama Hasan onu tutmuş. Doktor ona bir iğne yapmış, “Sakinleştirici,” demişler. “Aklı başında değil, depresyonda, kendine zarar verebilir.”
Ayşe götürülmüş, bir daha geri dönmemiş. Birkaç gün sonra Fatma Hanım gelmiş, bir bavul bırakmış, “Bunu sakla, biri sorarsa hiçbir şey bilmediğini söyle,” demiş. Zeynep teyze bavulu saklamış, bir hafta sonra gece Bursa’ya gidip bodruma koymuş.
Klinikte Kayıp Yıllar
Mehmet amca hastaneleri, klinikleri, akıl hastanelerini aradı. 2006 yılına ait kayıtları istedi. Nihayet Bursa dışında Mudanya yolu üzerinde eski bir özel klinikte, Ayşe Demir’in adıyla bir dosya buldu. Ama yanında bir not vardı: Kimliği teyit edilemedi, hastane kayıtlarında “Aysel Yılmaz” olarak kaydedildi.
Doktor notları, ilaç reçeteleri, gözlem raporları… “15 Mayıs 2006, hasta ağır depresyon ve psikotik belirti gösteriyor. Ailenin isteğiyle kapalı servise alındı. Hamile, yaklaşık 12 haftalık. Sürekli ‘Bebeğimi alacaklar’ diyor. Paranoya teşhisi.” “3 Haziran 2006, ilaç dozajı artırıldı. Hamilelik normal seyrediyor. Aile bebeğin doğumundan sonra velayet değişikliği talep ediyor.” “8 Mart 2007, hasta doğum yaptı. Erkek bebek sağlıklı. Hasta bebeği görmeyi reddetti. Bebeğe bakmadı, dokunmadı. Aile bebeği teslim aldı.”
Ayşe doğum yapmıştı. O soğuk, korkunç klinikte, tek başına ve bebeğini görmesine bile izin vermemişlerdi. Sonra kayıtlarda, “2009 yılında başka bir tesise transfer edildi. Defin kayıtları…” Mehmet amca mezarlıkta “Aysel Yılmaz” adına işaretsiz bir mezar buldu. 26 yaşında, 2010 yılında vefat etmiş. Ölüm sebebi organ yetmezliği.
Gerçeğin Yüzleşmesi
Mehmet amca konağa döndü, Hacer Hanım hala yaşıyordu. Bavulu gösterdi. “Bunu gördün mü?” Hacer Hanım yüzünü çevirdi. “O kız senin yüzünden öldü,” dedi Mehmet amca. Hacer Hanım konuşmadı. Sadece yorgun bir bakışla, yıllarca taşıdığı bir yükten kurtulmayı bekliyormuş gibi baktı. “Kerem onun oğlu. Ayşe’nin oğlu ve sen onu ondan aldın.” Hacer Hanım nihayet konuştu: “O kız dengesizdi. İyi bir anne olamazdı. Kerem’i koruduk. Ona iyi bir hayat verdik.”
Mehmet amca sabaha karşı bir karar verdi. Kerem’e söylemek zorundaydı. 15 yaşındaydı artık, gerçeği öğrenmeye hakkı vardı. Önce Fatma Hanım’la yüzleşti, İstanbul’daki dairesinde. Fatma Hanım, “15 yıl bu mektubun var olduğunu biliyordum ama asla açmaya cesaret edemedim,” dedi. “Neden bütün bunlara katlandın?” diye sordu Mehmet amca. “Çünkü korkmuştum. Demir ailesi bana bir çatı, bir yaşam verdi ve ben o yaşam karşılığında sessiz kaldım.”
Fatma Hanım, Mart 2007’de Hacer Hanım’ın onu kliniğe götürdüğünü, Ayşe’yi gördüğünü, artık Ayşe olmadığını, gözleri boş, konuşmayan bir kadın olduğunu anlattı. Yanında yeni doğmuş bir bebek vardı. “Bu bebek senin evlatlığın olacak,” demiş Hacer Hanım. “Ailesine söyleyeceğin hikaye bu. Dinledim. Çünkü o bebek orada ölecekti. Ayşe ona bakamıyordu. Kimse bakmıyordu. En azından ben onu kurtarıyordum.”
Kerem’in Gerçekle Yüzleşmesi
İki gün sonra Fatma Hanım Bursa’ya döndü. Mehmet amca, Fatma ve Hacer Hanım konakta bir araya geldiler. Kerem okuldan geldiğinde Mehmet amca bavulu önüne koydu. “Bu bavul anneninkiydi. Gerçek annenin, Ayşe Demir’in.” Kerem donmuş gibi oturuyordu. Mehmet amca her şeyi anlattı: Ayşe’nin hamileliği, korkusu, kaçışı, zorla kliniğe kapatılışı, doğumu, bebeğinden alınışı, yıllar süren ilaçlı esareti ve sonunda ölümü.
Kerem Fatma Hanım’a döndü, “Sen biliyordun,” dedi. Fatma Hanım ağlıyordu, “Evet, biliyordum ve katıldım. Özür dilemek için ne yapsam yetmez.” Kerem ayağa kalktı, “Hayatım bir yalan. Kim olduğum bir yalan. Annem benim için öldü ve ben onun adını bile bilmiyordum.” Hacer Hanım yatağında, “Hepsi benim suçum,” dedi. Kerem ninesine döndü, “Neden bunu yaptın?” Hacer Hanım ağlıyordu, “Ailenin geleceğini düşündüm. Hata yaptım. Artık değiştiremem.”
Kerem mektubu okudu ve okurken sessizce ağladı. “Beni sevmişti,” dedi fısıltıyla. “Beni hiç görmedi ama sevmişti.” Mehmet amca, “Seni çok sevmişti. Senin için her şeyi göze almıştı. Ama dünya onu bırakmadı.” Kerem bavula baktı, bebek kıyafetlerine, küçük ayakkabılara, battaniyeye. “Bunları o mu hazırladı?” “Evet. Balayındayken seni korumak için, sana bir gelecek vermek için. Ama alamadılar ondan. Her şeyi aldılar.”
Kerem Hacer Hanım’a döndü, “Sen bana ne verdin ki? Bir çatı mı, yemek mi? Bunlar bir annenin yerini tutar mı?” Hacer Hanım ağzını açmaya çalıştı ama kelimeler gelmedi. “Özür. Özür beni ona geri getirir mi? Özür annemin çektiği acıyı siler mi? Özür, ben onsuz büyüdüğüm her günü değiştirir mi?” Sesi yükseliyordu, çatlamaya başlıyordu. “Hayır, hiçbir şeyi değiştirmez. O öldü ve ben onu asla tanımayacağım.”
Kerem koşarak dışarı çıktı, Bursa’nın dar sokaklarında yürüdü, Ulu Cami’nin önüne geldi, taşların arasında oturdu ve ağladı. Kaç saat oturdu bilmiyordu. Güneş batıyordu, akşam ezanı okunuyordu. Kerem nihayet ayağa kalktı, bir karar vermişti. Annesini görmek istiyordu. Belki sadece mezarı olsa bile ona dokunmak, yanında olmak istiyordu.
Gerçeğin Kabullenilmesi
Mehmet amca onu mezarlığa götürdü. K47 numaralı mezarın önünde Kerem diz çöktü. “Anne, ben senin oğlunum. Sen bana bu ismi koymadın ama ben yine de senin oğlunum.” Gözyaşları toprağa damladı. “Özür dilerim, seni bulamadığım için özür dilerim, seninle konuşamadığım için özür dilerim ama bilmiyordum. Yemin ederim bilmiyordum.”
Mehmet amca da yanına diz çöktü. “Ayşe, oğlum burada. Onu iyi büyüttük. Hayır, yalan söylemeyelim. Onu senden aldık ve bunun için affedilemeyiz. Ama bil ki o şimdi gerçeği biliyor ve seni unutmayacak.”
O karanlık mezarlıkta uzun süre oturdular. Rüzgar esiyordu, ağaçlar hışırdıyordu. Bir an, Kerem annesinin sesini rüzgarda, dokunuşunu havada, sevgisini göğsünde hissetti. Belki hayal etmişti, belki kendi içindeki boşluğu doldurmaya çalışıyordu. Ama o an gerçek gibi geldi.
Ertesi gün Kerem Fatma Hanım’la konuştu. “Senden nefret edemiyorum. Çünkü sen de mağdurdun. Ama seni affetmek için zamana ihtiyacım var.” Fatma Hanım başını salladı, “Anlarım ve bekleyeceğim.”
Hacer Hanım bir hafta sonra öldü. Son sözleri: “Ayşe, affet beni.” Cenazesine çok kişi geldi ama Kerem gitmedi. “Ona borçlu değilim. Annem için yas tutuyorum. O için değil.” Kerem o bavulu sakladı, her parçasını, her kıyafeti, her notu, mektubu. Onlar artık onun tarihiydi, köküydü.
Bir gün kendi çocukları olduğunda onlara anlatacaktı. Ninelerinden bahsedecekti, Ayşe’den. Onun cesaretinden, sevgisinden, fedakarlığından. Mezarlıkta Mehmet amca bir mezar taşı yaptırdı: “Ayşe Demir 1984-2010. Sevgisi sustu ama hiç bitmedi. Bir anne, bir kahraman. Unutulmayan.”
Kerem her hafta o mezarı ziyaret etti. Çiçekler götürdü, Kur’an okudu, annesine konuştu. “Bugün okulda sınav vardı. İyi yaptım. Umarım gurur duyarsın. Bugün seni çok özledim. Keşke burada olsaydın.”
Yıllar geçti. Kerem büyüdü, üniversiteye gitti, mezun oldu, bir iş buldu, bir hayat kurdu. Ama her adımda annesini taşıdı. Onun sevgisini, acısını, fedakarlığını. Bir gün 30 yaşındayken kendi oğlu doğduğunda ona bir isim verdi. Ayşe’nin seçtiği ismi: Ayaz. Temiz, berrak, masum anlamına geliyor. Tıpkı ninesi gibi.
Kerem o bebeği kucağına aldığında annesinin ruhunu hissetti. Sanki Ayşe oradaydı, onunla birlikteydi ve ilk kez gerçekten huzur buldu. Çünkü gerçek geç gelmişti ama sonunda gelmişti. Ve bazen gerçek yeterlidir. Zafer olmasa da, edebiyat olmasa da, yalnızca gerçek. Çünkü gerçek olmadan başkalarının yalanlarında yaşarız. Kerem artık kendi gerçeğinde yaşıyordu. Annesinin gerçeğinde.
Son
Ayşe’nin hikayesi bize acı bir gerçeği hatırlatıyor: Bazen en büyük suçlar sessizlik perdesi arkasında işlenir. Bir kadın sadece anne olmak istediği için cezalandırıldı. Bir bebek annesinden koparıldı, bir aile onur adına bir hayatı yok etti.
Şimdi kendinize sorun: Eğer siz Ayşe olsaydınız ne yapardınız? Bebeğiniz için her şeyi göze alır mıydınız? Yoksa sistemin, ailenin, toplumun baskısına boyun eğer miydiniz? Ve daha da önemlisi, eğer siz Kerem olsaydınız böyle bir gerçeği öğrendikten sonra affedebilir miydiniz?
Bu hikaye gösteriyor ki gerçek her zaman ortaya çıkar. Belki hemen değil, belki 15 yıl sonra, belki bir bavulun içinden… Ama er ya da geç, saklanan her sır yüzeye çıkar. Ve o zaman geriye kalan tek şey pişmanlıktır.
Ayşe’nin oğlu artık gerçeği biliyor ama annesi yok; bu telafi edilemeyecek bir kayıp. Belki de en büyük ders şu: Biri için sessiz kalmak, o kişiye ihanet etmektir. Ayşe için kimse konuşmadı. Siz böyle bir durumda konuşur muydunuz?
News
प्रेग्नेंट महिला को बस में खड़े देख अपनी सीट दे दी थी ,कुछ साल बाद जो मिला वो कभी सोचा भी नहीं था
प्रेग्नेंट महिला को बस में खड़े देख अपनी सीट दे दी थी ,कुछ साल बाद जो मिला वो कभी सोचा…
Emekli Paşaların Gölgesindeki Yolsuzluk Korgeneral Ayla Sancak’ın İhanet Temizliği
Emekli Paşaların Gölgesindeki Yolsuzluk Korgeneral Ayla Sancak’ın İhanet Temizliği . . . Emekli Paşaların Gölgesindeki Yolsuzluk: Korgeneral Ayla Sancak’ın İhanet…
Türkler Sahada İş Bilmez” — 8 Dakika 30 Saniyede Cevap Verdiler
Türkler Sahada İş Bilmez” — 8 Dakika 30 Saniyede Cevap Verdiler . . . Başlangıç: Bir Tatbikat ve Bir Meydan…
Türk Hademe – “Köpeğim Ol” Diyen Yüzbaşıyı – Tek Hamlede Diz Çöktürdü
Türk Hademe – “Köpeğim Ol” Diyen Yüzbaşıyı – Tek Hamlede Diz Çöktürdü . . . Türk Hademe – “Köpeğim Ol”…
कनाडा में भारतीय लड़कियों का चौंकाने वाला कांड! जो सामने आया, उसने सबको सन्न कर दिया!
कनाडा में भारतीय लड़कियों का चौंकाने वाला कांड! जो सामने आया, उसने सबको सन्न कर दिया! . . . कनाडा…
इंस्पेक्टर मैडम चोर को पकड़ने पहुँची, सामने निकला तलाकशुदा पति | सच्ची कहानी | Emotional Story
इंस्पेक्टर मैडम चोर को पकड़ने पहुँची, सामने निकला तलाकशुदा पति | सच्ची कहानी | Emotional Story . . . इंस्पेक्टर…
End of content
No more pages to load


