2006’da balayından sonra kaybolan Bursalı gelinin 15 yıl sonra bulunan valizindeki gizli gerçek

.
.

KÜF KOKULU BAVUL

2006’da balayından sonra kaybolan Bursalı gelinin, 15 yıl sonra bulunan valizindeki gizli gerçek…

Bursa’nın eski mahallelerinden birinde, yüz yıllık taş duvarlı bir konağın bodrumunda küf kokusu yıllardır aynı yerde asılı kalmıştı. Öyle bir koku ki… insanın boğazına yapışır, bir daha çıkmaz. Ve o koku, yalnızca rutubetin kokusu değildi; saklanan bir gerçeğin, bastırılmış bir çığlığın, gömülmüş bir hayatın kokusuydu.

2021 yılının kasım ayında, gri bir sabah… Gökyüzü Uludağ’ın üstüne bir ağırlık gibi çökmüşken, kimse o bodrumdaki eski bavulun tam on beş yıldır orada beklediğini bilmiyordu. O bavulun, bir zamanlar “ölmemek için yalvaran” bir kadının nefesiyle aynı havayı soluduğunu… aynı karanlıkla aynı küfle kapandığını… kimse bilmiyordu.

Mehmet amcanın elleri titriyordu.

Yetmişini çoktan geçmişti. Kardeşi Hasan’ın ölümünden sonra konak boş kalmış, yıllar sonra da satılmaya karar verilmişti. Mehmet amca, evi yeni sahiplerine teslim etmeden önce son bir kez bodrumu temizlemek istemişti; bir nevi vicdan rahatlatmak… “Geride çöp kalmasın” demek.

Bodrumda eski sandalyeler, kırık bir dikiş makinesi, kullanılmayan perdeler, paslı mangallar, yarısı çürümüş bir sandık… On yılların unutulmuşluğu birbirine karışmıştı. Mehmet amca duvara yaslanmış bir dolabın arkasında bir karaltı gördü. Eğildi, eliyle yokladı.

Kahverengi, yıpranmış deri bir bavul. Üzerinde solmuş kırmızı bir kurdele… yılların içinde pembemsi bir renge dönmüş.

Bavulu çekip çıkarmak kolay olmadı. Sanki biri “burada kal” diye özellikle itmişti; sanki yerinden kıpırdamasın diye saklamıştı. Ağırlığı Mehmet amcayı şaşırttı. İçinde bir şeyler vardı.

Kilit paslanmıştı. Anahtarı yoktu.

Mehmet amca normalde başkalarının eşyasını kurcalamazdı. Ama artık bu evde kimse yoktu. Hasan sekiz yıl önce ölmüştü. Gelini ondan iki yıl sonra. Çocuklar şehir dışına dağılmıştı. Bu ev kimsenin umrunda değildi artık.

Çekmeceden bir çekiç aldı. Kilide vurdu.

Ve o an…

O lanet olası an…

2006'da balayından sonra kaybolan Bursalı gelinin 15 yıl sonra bulunan valizindeki gizli gerçek - YouTube

Kilit kırılıp kapak aralandığında, önce koku çıktı. Keskin, ağır, insanın midesini kaldıran bir küf kokusu. Mehmet amca bir an nefes alamadı. Gözleri sulandı. Ama asıl darbe, koku değil, bavulun içindekilerdi.

Katlanmış bebek kıyafetleri…
Küçücük beyaz bir tulum…
Pembe çizgili bir battaniye…
Mavi bir şapka…
Ve ortada, sanki bir annenin ellerinin son dokunuşuyla oraya bırakılmış gibi duran bir çift küçük bebek ayakkabısı.

Ayakkabılar o kadar küçüktü ki Mehmet amcanın avucuna sığdı.

Ayakkabıyı kaldırdı. Işığa tuttu. Pahalı değildi. Basit beyaz kumaş, kenarları pembe dikişli… ama temizdi. Çok temizdi. Sanki hiç giyilmemişti.

Mehmet amcanın boğazı düğümlendi.

Bavulun dibinde sararmış bir kağıt vardı. Titrek parmaklarla çekip aldı.

Bir tıbbi rapor.

Tarih: 15 Ağustos 2006.
İsim: Ayşe Demir.
Hamilelik testi: Pozitif.
Tahmini doğum tarihi: Mart 2007.

Mehmet amcanın zihninde şimşek çaktı.

Ayşe Demir…

Kardeşi Hasan’ın gelini.

Düğünden sadece altı hafta sonra kaybolan kadın.

Bursa’nın yıllarca “hain”, “nankör”, “kaçak” diye hüküm verdiği gelin.

Şehir onu yargılamıştı: “Kocasını terk etti.”
Fısıltılar büyümüştü: “Bir başkasıyla kaçtı.”
Kahvehaneler hüküm vermişti: “Dayak yemiştir, utanmıştır, gitmiştir.”
Cami çıkışlarında kadınlar kesip biçmişti: “Namuslu olsaydı dönerdi.”

Hasan ise susmuştu.

Polise bile doğru düzgün konuşmamıştı. “Bilmiyorum,” demişti. “Bir sabah yoktu.”

Ve şehir kabul etmişti. Çünkü Hasan Demir ailesinin adı Bursa’da ağırdı. Çünkü “saygın” denirdi. Çünkü kimse gerçekten soru sormazdı.

Ama şimdi…

Mehmet amcanın elinde bir bavul vardı. Ve o bavul, Ayşe’nin yıllarca saklanan gerçeğini kusuyordu.

Mehmet amca kapağı yavaşça kapattı.

Kafasında tek bir soru dönmeye başladı. Acımasız, inatçı, nefes aldırmayan bir soru:

Ayşe hamileyse… bu bebek nerede?

Ve daha kötüsü:

Bu bavul neden on beş yıl boyunca bu bodrumda saklandı?

.

Ayşe Demir Bursa’ya ilk kez 2006’nın martında gelmişti. İznik’in köylerinden birinden… Fakir ama temiz bir evin sessiz kızıydı. Babası onu Hasan Demir’e verirken gururluydu ama gözlerinde korku vardı. Çünkü Demir ailesi, Bursa’nın köklü ailelerindendi. Çünkü o dünyanın dili sertti, kuralları kesindi. Çünkü Ayşe gibi içine kapanık bir kızın o dünyada hayatta kalması… mucizeye yakındı.

Düğün gösterişli değildi ama kalabalıktı. Demir ailesi fazla gösteriş yapmazdı; “asalet” diye bir kelimeyi çok severlerdi. Ancak o gün bile Ayşe bakışları hissetmişti. Kadınların ölçen, tartan, yargılayan bakışlarını… “Çok zayıf,” fısıltılarını… “Fazla sessiz,” diyen burun kıvırmaları…

Ve o yaşlı hala… Ayşe’nin avucunu tutup nabzını yoklarmış gibi bakıp o cümleyi söylemişti:
İnşallah verimli bir rahmin vardır kızım. Bu ailenin erkek çocuğa ihtiyacı var.

Ayşe o gece ağlamıştı.

Hasan nazikti. Kaba değildi. Ama Ayşe, Hasan’ın yanında bile yalnız hissetmişti. Hasan, annesinin gölgesinden çıkamayan bir adamdı; doğruyu değil, düzeni seçen… sevgiyi değil, “ayıp olmasın”ı tercih eden.

Balayına Kapadokya’ya gitmişlerdi. Ayşe, peri bacalarının arasında bir masal beklemişti belki. Hasan romantik olmaya çalışıyordu ama Ayşe’nin aklı sürekli başka yerdeydi. Hasan’ın telefonu sürekli çalıyordu. Hasan, her seferinde annesinin adını ekranda görünce yüzü değişiyor, “tamam anne, merak etme” diyordu.

Ayşe, “ben burada var mıyım?” diye düşünmüştü.

Balayının üçüncü günü… Ayşe otelin banyosunda elinde tuttuğu testi gördü.

İki çizgi.

Net.

Tartışmasız.

Ayşe’nin elleri titredi. Aynaya baktı. Yüzü soluktu, gözlerinin altı mor. Ama o an… ilk hissettiği şey korku değildi.

Kısa, keskin bir sevinç vurdu içine.

“Belki…” dedi fısıltıyla, “belki bu beni kurtarır.”

Belki Hacer Hanım ona farklı bakardı. Belki Hasan gerçekten “kocası” olurdu. Belki artık yalnız olmazdı.

Sonra o sevinç geri çekildi.

Ve geriye korku kaldı.

Ayşe biliyordu: Hacer Hanım hamileliği “Ayşe’nin mutluluğu” olarak değil, “ailenin zaferi” olarak görecekti. Ayşe, taşıyıcı olacaktı. Bir araç… bir kap… bir gölge.

O gün Hasan’a söyleyemedi.

Söylemek istedi. Ama Hasan’ın telefonu yine çaldı. Yine annesi. Ayşe’nin cümlesi boğazında kaldı.

Ve Ayşe, o gece bir karar verdi:

Bu bebeği koruyacaktı.
Ne olursa olsun.


Bursa’ya döndüklerinde Ayşe ilk iş çarşıdan küçük bir zıbın aldı. Kimse görmeden. Beyaz pamuklu, yumuşacık. Eve sakladı. Yatağın altındaki eski bir çantanın içine.

Her gece herkes uyuduktan sonra çıkarıp bakıyordu. Parmaklarını kumaşa sürüyor, gözyaşlarını silmeden düşürüyordu.

Seni koruyacağım.
Yemin ederim.

Ama günler geçtikçe Hacer Hanım’ın bakışları sertleşti. Ayşe’nin yüzünü, bedenini, yürüyüşünü izliyordu.

Bir sabah mutfakta Ayşe kusunca, Hacer Hanım’ın gözleri parladı. Sevgiyle değil; hesapla.

“Reglin gecikti mi?” diye sordu.

Ayşe utandı. “Bilmiyorum,” dedi.

“Doktora gideceksin,” dedi Hacer Hanım. “Bugün.”

Ama doktora gitmediler.

Çünkü o gün… Ayşe kayboldu.

15 Mayıs 2006 Pazartesi.

Hasan işe gitmişti. Ayşe kahvaltıyı hazırlamış, çayı koymuş, “marketten ekmek alacağım” demişti. Kapıdan çıkmıştı.

Ve bir daha dönmemişti.

Ayşe’nin kıyafetleri dolaptaydı. Çantası oradaydı. Ayakkabıları bile yerindeydi.

Ama o yoktu.

Hacer Hanım panikledi. Ama doğru türden bir panik değildi. Hasan’a bağırdı:
“Polisi arama! Önce bul! Rezil olacağız!”

Üç gün aradılar. Otogar… hastaneler… komşular… yok.

Sonunda Hasan polise gitti. İfadesi kısaydı.

“Evden çıktı.”
“Geri dönmedi.”
“Kavga etmedik.”
“Bilmiyorum.”

Polis omuz silkti.

“Genç gelin,” dedi. “Belki annesini özledi.”

Ve Ayşe dönmedi.

Şehir konuşmaya başladı.

Demir ailesi ise sessiz kaldı.

Ve sessizlik, yalanlardan daha güçlüydü.


Mehmet amca, bavulun başında o gece sabaha kadar oturdu. Düğün fotoğrafına baktı: Hasan gülümsüyordu, Ayşe gülümsüyor gibiydi ama gözleri… gözleri sanki “yardım” diye bağırıyordu.

Mehmet amca yıllar önce bunu görmemişti.

Şimdi görüyordu.

Bavulu yeniden açtı. Bu kez daha dikkatli baktı.

Zıbının kenarında garip bir dikiş vardı. Parmaklarıyla yokladı. İçinde bir sertlik hissetti. Küçük bir makas buldu, dikişi açtı.

İçinden eski paralar çıktı. 2006’dan kalma banknotlar. Çok değildi. Ama bir kadının “kaçış parası” olabilecek kadar vardı.

Battaniyenin kenarında da bir dikiş… onu da açtı.

Bir kağıt:

Gemlik Sahil Mahallesi – Zeynep Teyze – 14 numara.
Altında küçük bir not: Tek güvendiğim kişi.

Mehmet amca o ismi hatırladı. Düğünde görmüştü. Yaşlı, sade bir kadın. Ayşe’nin köyünden bir akraba.

Ertesi sabah Gemlik’e gitti.

Kapıyı çaldı.

Yaşlı bir kadın açtı. Seksen yaşlarında. Mehmet amcayı görünce yüzü değişti.

“Bavulu buldunuz,” dedi.

Soru değildi.

Mehmet amcanın boğazı düğümlendi. “Ayşe…”

Kadın içeri aldı.

Çay koydu ama elleri titriyordu.

Sonra fısıldadı:

“Ben… ben on beş yıldır biliyordum.”

Ve anlatmaya başladı.

Ayşe o gün sabah bu eve gelmişti. Ağlıyordu. Hamile olduğunu söylemişti. “Bebeği alacaklar,” demişti. “Lütfen yardım et.”

Zeynep Teyze onu saklamıştı.

Ama öğleden sonra kapı çalınmıştı.

Hacer Hanım gelmişti.

Yanında Hasan… ve bir doktor.

Zeynep Teyze’nin gözleri doldu.

“Doğrudan içeri girdiler,” dedi. “Ayşe kaçmaya çalıştı ama Hasan tuttu. Doktor iğne yaptı. Sakinleştirici dediler. ‘Aklı yerinde değil’ dediler.”

Mehmet amca nefessiz kaldı.

“Onu götürdüler,” dedi Zeynep Teyze. “Ve Ayşe giderken bana baktı… gözleriyle yalvardı.”

O an Mehmet amca anladı:

Ayşe “kaçmamıştı.”
Ayşe “bırakıp gitmemişti.”
Ayşe alınmıştı.


İşin geri kalanı, Mehmet amcanın başına bir taş gibi indi.

Araştırdı. Kayıt aradı. Kliniklere gitti.

Sonunda Mudanya yolu üzerindeki eski bir özel klinikte bir dosya buldu.

Ayşe Demir adı yoktu.

Ama bir isim vardı:

Aysel Yılmaz.
“Kimliği teyit edilemedi” notuyla.

Dosyanın içinde doktor raporları vardı:

– 15 Mayıs 2006: Kapalı servise alındı. Hamile.
– “Bebeğimi alacaklar” diye tekrar ediyor.
– İlaç dozları artırıldı.
– 8 Mart 2007: Doğum yaptı. Erkek bebek sağlıklı.
– “Aile bebeği teslim aldı.”

Mehmet amcanın elleri boşaldı.

Ayşe doğurmuştu.

Ve bebeği elinden alınmıştı.

O bebek…

Kerem’di.

Konağa bir “akrabadan gelen öksüz bebek” diye getirilen Kerem.


Mehmet amca mezarlık kayıtlarını buldu. Aysel Yılmaz… 2010’da, kimsesizler bölümünde.

K47.

O mezarın önünde diz çöktü. Toprağa dokundu. Ağladı.

“Seni yalnız bıraktık,” dedi.

Sonra konağa döndü.

Kerem’e gerçeği söylemeye karar verdi.

O gün Kerem eve geldiğinde bavul masadaydı.

Mehmet amca titreyen bir sesle her şeyi anlattı.

Ayşe’nin hamileliğini… kaçışını… yakalanışını… kliniği… doğumu… ölümü…

Kerem’in yüzü bembeyazdı. Önce konuşamadı. Sonra bir çığlık gibi:

“Hayatım yalanmış!”

Mektubu okudu.

Ayşe’nin oğluna yazdığı o cümleleri…

“Beni arama. Sadece yaşa.”

Kerem ağladı. Sadece çocuk gibi değil… içinden bir şey kopmuş bir insan gibi.

Akşam mezarlığa gittiler.

Kerem toprağa dokundu.

“Anne,” dedi. “Ben buradayım.”

Ve Bursa’nın soğuğunda, yıllarca gömülü kalan gerçek, nihayet nefes aldı.