2008’de Mardin’de kaybolan mirasçının gerçeğini kimse bilmiyordu… yazdıkları ortaya çıkana dek
.
.
.
2008’de Mardin’de Kaybolan Mirasçı:
Serhat’ın Defteri Ortaya Çıkana Dek Kimse Gerçeği Bilmiyordu
Artuklu’daki eski okul binası, Mardin’in taş dokusuna karışmış sıradan bir yapı gibi görünürdü. Yıllar boyunca sayısız çocuk o avluda koşmuş, o sınıflarda üşümüş, o pencerelerden dışarı dalıp gitmişti. Sonra zaman geçti, bina boşaltıldı. Çatısından su akmaya, duvarları çatlamaya, kapıları gıcırdamaya başladı.
Bir gün, “yenileme” kararı çıktı. Devlet, binayı restore edecek, yeni nesillere uygun hâle getirecekti. Mardin’de o sabah her şey sıradan görünüyordu: Havada inşaat tozu, taşların üstünde sert güneş, sessizce çalışan işçiler… Ta ki, balyozun yanlış bir noktaya vurduğu ana kadar.
Eski bir duvarın tam ortasına indirilen balyoz, sanki canlıymış gibi içten bir inilti çıkardı. Ardından, sıva parçası büyük bir şapırtıyla yere düştü. Duvarın içinden, tozla kaplı küçük bir paket, beze sarılı hâlde yuvarlanarak taş zemine düştü.
İşçilerden biri eğilip eline aldı.
“Muhtemelen eski bir tespih,” dedi, “ya da kim bilir, bir fotoğraf falan.”
Ama o gün, temizlikçi olarak çalışan, kırklarına merdiven dayamış dul bir kadın olan Nermin’e uzattı bezi. “Sen bak abla,” dedi. “Belki eskiden kalan bir şeydir.”
Nermin, yıllardır başkalarının kirini temizlemeye alışmış elleriyle bezi açtı. Beklediği şey, paslanmış bir metal, eski bir mendil ya da sararmış bir fotoğraftı. Bezin içinden çıkan ise, zamanın rengi solmuş, köşeleri çürümeye yüz tutmuş bir çocuk defteriydi.
Kapakta titrek ama dikkatli yazılmış bir isim vardı:
“Serhat – 2008”
Nermin’in midesi bir anda sıkıştı. Mardin’de, o ismi duymayan yoktu: 2008’de “kaybolan mirasçı” Serhat. Bir gecede ortadan kaybolmuş, köyde efsaneye dönüşmüş, sonra adı sadece fısıltılarda anılmıştı.
Nermin defteri açtı, sayfalar sararmış ama hâlâ okunabilir durumdaydı. İlk satırı okur okumaz boğazı düğümlendi. O cümle, on iki yaşındaki bir çocuğun cümlesi gibi değildi; yalnız ölmekten korkan bir ruhun fısıltısı gibiydi:
“Eğer kaybolursam, bu kaçış değildi.”
Daha fazlasını okuyamadan, arkasına uzun bir gölge düştüğünü hissetti. Başını kaldırdı. Yapı ustası, defterin kapağındaki isme bakmış, yüzü birden solmuştu. Gözlerinde bir anlığına korku ve çok eski bir hatıranın yarattığı suçluluk belirdi.
Avlunun diğer tarafında ise, kimsenin tanımadığı, koyu renk takım elbise giymiş bir adam, elleri cebinde, sessizce bakıyordu. Sanki ne bulunduğunu çoktan biliyormuş gibiydi.
Nermin’in elleri titremeye başladı. Defter hafifti ama içindeki kelimeler ağırdı. Etrafındaki işçiler, ne bulduğunu merakla süzüyor ama garip biçimde kimse yaklaşmıyordu. Sanki o defterin etrafında görünmez bir sınır çizilmiş, herkes içgüdüsel olarak o çemberin dışında kalmayı seçmiş gibiydi.
“Ne buldun Nermin abla?” diye seslendi genç bir işçi. Sesi meraktan çok tedirginlik taşıyordu.
Nermin, cevap vermedi. Defteri göğsüne bastırdı. Yapı ustasının gözleri, bir an korku; bir an pişmanlık, belki de vicdan azabı ile karışık bir anlam taşıdı. Adam öne doğru bir adım attı, elini uzatacak gibi oldu, sonra durdu. O da ne yapacağını bilmiyor gibiydi.
“Bunu…” dedi Nermin, kendi sesinin ne kadar yüksek çıktığına şaşırarak, “…bunu yetkililere teslim etmemiz gerek.”
O sıradan, ezik, sesi duyulmayan Nermin gitmiş; yerine, yıllardır içi konuşmak isteyip de konuşamayan bir kadın gelmişti. Takım elbiseli adam yavaşça ona yaklaştı. Acele etmiyor, her adımı özenle ölçüyordu.
Nermin onun kim olduğunu bilmiyordu ama türünü tanıyordu. Sorunları sözlerle değil, sessizlikle çözen, “huzur” adı altında baskıyı meşrulaştıran türden biriydi bu.
Güneş tam tepedeydi. Avlunun ortasında, molozların ve taş tozunun arasında, elinde eski bir çocuk defteriyle duran Nermin, bir anda on yedi yıllık bir sırrın bekçisi hâline gelmişti. Oradaki herkes, o an her şeyin değişeceğini hissediyordu. Ya defter yok olacaktı, ya da Serhat’ın sesi, o küçük korkmuş ses, nihayet duyulacaktı.
Takım elbiseli adam, Nermin’in bir metre yakınına geldiğinde durdu. Yüzüne profesyonel, soğuk bir gülümseme yerleştirdi.
“Nermin Hanım,” dedi, sanki onu yıllardır tanıyormuş gibi. “Bence o defteri bana verseniz iyi olur. Bazı şeyler… bazı şeyler gün yüzüne çıkmamalı. Köyün huzuru için.”
Nermin istemsizce geri çekildi. Adımlarını saymıyordu ama sırtının duvara dayandığını hissetti. İlginçti; aynı duvar, yıllarca o defteri saklamıştı. O anda, sanki Serhat’ın nefesi kulağına değdi:
“Lütfen… lütfen susma.”
Serhat 2008’de kaybolduğunda, köy bir çocuk aramıyordu; bir soyadı arıyordu.
Ailesi, bölgede toprakları olan, iş yerleri bulunan, adı bilinir bir aileydi. Serhat ise, dört gözle beklenen, tek erkek mirasçıydı. Onun kayboluşu, köyde merakla değil, utançla konuşuldu. Sanki bir ayıp gizlenmeye çalışılıyordu.
Annesi Şebnem, ilk günlerde yoldan geçen herkese soruyordu:
“Oğlumu gördünüz mü? Serhat’ı gördünüz mü?”
Bazıları acıyarak başını sallıyordu. Çoğu ise gözlerini kaçırıyordu. Serhat’ın kayboluşu, kasabada dillendirilen tuhaf cümlelerle örtülüyordu:
“Bir mirasçı sebepsiz kaybolmaz.”
Bu cümlenin altında, daha acımasız bir gerçek yatıyordu: Konuyu hızlıca kapatma arzusu. Adeta görünmez bir anlaşma gibiydi bu. Herkes aynı şeyi biliyor, ama kimse söylemiyor, kimse duymak istemiyordu.
Nermin, o zamanlar da bu ailenin evinde temizlik işleri yapıyordu. İstemeden çok şey duymuş, çok şey görmüştü: Bastırılmış tartışmalar, kapı çarpmaları, “karışma” diyen sert sesler… Serhat’ın kaybolduğu geceden bir önceki geceyi özellikle hiç unutmamıştı.
O gece mutfakta bulaşık yıkarken, arka bahçeye bakan küçük pencereden dışarı bakmıştı. Serhat’ı görmüştü: On iki yaşında, zayıf, omuzları çökmüş küçük bir çocuk. Karanlıkta etrafına bakınarak yürüyordu. Korkudan çok, teslim olmuş gibi görünüyordu. Sanki onu görünmez bir el itiyor, o da itişe karşı koymadan ilerliyordu.
Bir hafta sonra, Nermin cesaretini toplayıp bunu yerel polise anlatmaya çalıştığında, karakolun bekleme salonunda elleri dizlerinde, başı öne eğik, kendini ifade etmeye çalışan bir kadın hâlindeydi. Yaşlı polis memuru, onu dinlerken yüzüne şöyle bir baktı ve o tanıdık ifadeyi takındı:
“İnanmıyorum ama seninle uğraşmak da istemiyorum.”
Ne doğru düzgün not aldı, ne bir soru sordu. “Emin misin?” dedi sadece. Sonra da, “Çocuklar bazen garip şeyler yapar. Belki de senin gördüğün başka bir şeydi,” diyerek geçiştirdi.
O günden sonra köyde serbestçe dolaşan dedikodular, tek bir noktada birleşti: “Serhat kaçmıştır.” Kimine göre isyankârlıktan, kimine göre utançtan, kimine göre zayıflıktan… Bu açıklama kimseyi suçlamıyordu. Bu yüzden herkesin işine geliyordu.
Aile, bu söylentileri yalanlamaya hiç uğraşmadı.
Belki de, gerçek, bu söylentiden daha tehlikeliydi.
Arama çalışmaları, sinema filmlerindeki gibi değildi. İlk hafta on-on beş kişi ormana, eski binalara, yollara göz gezdirdi. İkinci hafta sadece aileden birkaç kişi kaldı. Üçüncü haftaya gelindiğinde, köyde sadece bir kişi hâlâ arıyordu: Şebnem.
Nermin, onu pazarda görmüştü bir gün. Şebnem, pazarcının veresiye defterinden, kasanın arkasına kadar her yere yaklaşmış, “Oğlumu gördünüz mü?” diye soruyordu. Bazıları acıyarak, bazıları sıkılarak başını sallıyor; çoğu da başka tarafa bakıyordu.
Sonra bir gün, Şebnem de sormayı bıraktı. Evine kapandı. Acısı dumanı tüterken, köy derin bir nefes aldı. Çünkü acı ortalıkta dolaşırsa insanlar görmezden gelmenin utancını hissetmeye başlar. Ama acı içeriye çekilirse, herkes unutmuş gibi yapabilir.
Nermin de sustu. O görüntüyü, yani arka bahçede teslim olmuş gibi yürüyen Serhat’ı, kendi içinde gömdü. Belki ısrar etseydi, belki başka birine anlatsaydı, belki… Ama köyde, güçsüz olanların “konuşma lüksü” yoktu. Konuşmak, kaybedecek bir şeyi olmayanların veya her şeyi kaybetmeyi göze almışların işiydi.

On yedi yıl sonra, Artuklu’daki o eski okulun duvarından düşen defter, Nermin’e sadece eski bir anıyı değil, gömülmüş bir vicdanı geri getirdi. Bu sadece Serhat’ın kaybolması değildi, bir toplumun kendi utancını duvarların arasına gömmesiydi.
Defteri eline aldığında Nermin artık hayattan büyük şeyler beklemiyordu. Ne adalet, ne mucize… Sadece ay sonunu getirmeye çalışan, yaşını almış bir gündelikçiydi. Ama o defter, hiçbir zaman tam kapanmamış bir yarayı yeniden açtı.
Okul yönetimine gitmeye çalıştığında, ilk tepki merhamet değil, refleksif bir korku oldu.
“Abartıyorsun Nermin abla,” diyenler vardı. “Eski bir çocuk defteri işte.”
Bazıları ise alaycı gülümsemelerle: “İlgi mi çekmek istiyorsun?” bakışı atıyordu.
Koridorda, müdür yardımcısı olduğu anlaşılan resmi bakışlı bir görevli, Nermin’i baştan ayağa süzüp öyle konuştu:
“Nermin Hanım, burada çalıştığınız için memnunuz. Ama bu tür… iddialar… Köyün ileri gelenlerini zan altında bırakacak şeyler söylemeden önce düşünmeniz gerekir. Belki yanlış anlamışsınızdır. Belki bu sadece eski bir çocuk defteri.”
Nermin, “İsmini gördüm,” dedi. “Serhat’ın defteri bu. İçinde yazanlar…”
Tam o esnada, yanlarından şık giyimli, tanınan bir aileden olduğu belli bir adam geçti. Serhat’ın ailesine yakın isimlerden biriydi. “Serhat” ismi havada asılı kalmışken bunu duymuş oldu. Bir an durdu, görevliye baktı, Nermin’e baktı. Hiçbir şey söylemedi. Sadece çok hafif bir baş hareketi yaptı.
Bir işaret. Bir emir. Sessiz bir tehdit.
Görevli kadının tavrı anında değişti.
“Belki de,” dedi, yüzünde yapay bir tebessümle, “belki de bu konuyu fazla büyütmemek en iyisi olur. İnsanlar yanlış anlayabilir.”
Tam o sırada, Nermin gözüyle, az önce avluda gördüğü takım elbiseli adamın binanın kapısından içeri girdiğini fark etti. Mimiksiz yüzüyle etrafa bakıyor, ama sanki her şeyi görüyordu.
Nermin defteri çantasına koydu ve okuldan ayrıldı. Sokakta yürürken, kendini bir anda esen rüzgâra karşı soyunmuş hissetti. Köşe başında, camları koyu filmle kaplı bir araba yavaşladı. İçeriden kontrollü, fazla nazik bir erkek sesi duyuldu.
“Okulda bir şey buldunuz, değil mi Nermin Hanım?”
Nermin’in eli, çantasındaki deftere istemsizce sıkı sıkı sarıldı.
“Kim olduğunuzu bilmiyorum,” dedi, beklenenden daha güçlü bir tonla. “Ama ben sadece doğru olanı yapmaya çalışıyorum.”
Arabadan kısa bir kahkaha yükseldi. Alaycı değildi, daha çok “acıyı bilir gibi” bir tondaydı.
“Doğru olan mı?” dedi adam. “Doğru olan, köyün huzurunu korumaktır. Doğru olan, yaşlı bir annenin hatırasını sarsmamaktır. Doğru olan, gereksiz acılara sebep olmamaktır. Siz, sadece yanlış bir şeyi doğru niyetlerle yapıyorsunuz.”
Araba uzaklaştı. Nermin kaldırımın ortasında, elinde çantası, kalbi güm güm atarak kaldı. O akşam evine döndüğünde, komşularının ona başka türlü baktığını fark etti. Bazıları perdelerini kapatıyor, bazıları bakışlarını kaçırıyordu. En acı veren ise, acıyarak bakan gözlerdi. Sanki “sonunu” görmüş gibi bakıyorlardı ona.
O gece, Nermin, küçük evinin kapısını kilitledi. Yorgunluğu, korkusuyla karışmıştı. Bir köşede yanan loş lambanın altında oturdu, defteri önüne koydu. Binlerce kez yer silmiş, toz almış elleri, şimdi sayfaları dikkatle açıyordu.
İlk sayfalar, çocuksu çizimlerle doluydu. Bir avlu, bir ağaç, kafeste bir kuş… Sonra el yazısı değişmeye başlıyordu. Harfler daha sert, satırlar daha sıkı hâle geliyordu. Sanki çocuk, kendini sevdirmeye çalışmayı bırakmış, bir tür hayatta kalma çabasına girmişti.
Ve o cümle, sayfaların ortasında tekrar tekrar karşısına çıkıyordu:
“Eğer kaybolursam, bu kaçış değildi.”
Nermin’in boğazı düğümlendi.
Bu, sadece kaybolmuş bir çocuğun geride bıraktığı not değildi. Bu, bir topluma yazılmış bir ihbardı. Bir çocuğun, kendi kayboluşunun “kaçış” olarak anlatılacağını bilecek kadar çaresiz ama bir o kadar da sezgili olduğunun kanıtıydı.
Sayfalar ilerledikçe Serhat, sadece korkularını değil, evdeki havayı da yazıyordu:
“Evde herkes birbirinden korkuyor. Ama en çok kimden korktuklarını söylemiyorlar. Sanki o isim, bir lanet gibi.”
Bir sayfa katlanmıştı. Nermin dikkatlice açtı. Üstte, daha önce duymuş olduğu bir isim yazıyordu:
“Bahadır amca.”
Altında, el yazısı titremiş bir cümle:
“Benim bildiklerimin herkesi mahvedeceğini söyledi.”
Nermin’in yüzü buz kesildi. Bahadır, ailenin yakın çevresinden, yıllarca “güvenilir”, “saygın” diye anılan bir adamdı. Kiminin ortağı, kiminin akrabası, kiminin yoldaşıydı. Ama Serhat’ın defterindeki satırlar, bu saygın görüntünün arkasında başka şeyler olduğunu fısıldıyordu.
Serhat, Bahadır’ın ona “önemli kağıtlar” gösterdiğinden bahsediyordu. Gelen giden evraklardan, üzerinde oynanmış belgelerden… Ve Bahadır’ın şu sözlerinden:
“Eğer birine söylersen, annen zarar görür.”
“Ben sadece 12 yaşındayım,” diye yazmıştı Serhat. “Bu sırrı nasıl taşıyayım?”
Nermin, defteri kapatıp masaya bırakmak zorunda kaldı. O satırlar sadece Serhat’ın değil, bütün köyün boynuna geçirilmiş görünmez bir düğümdü.
Sonraki sayfalarda Serhat’ın ruh hâli ağırlaşmıştı:
“Artık uyuyamıyorum. Gece kapı sesleri duyuyorum ya da duymadığımı sanıyorum ama emin olamıyorum. Belki de çıldırıyorum. Belki de herkes haklı ve ben sadece zayıf bir çocuğum.”
Bir yerde, Nermin’in içini yakan şu satır vardı:
“Bugün annem bana sordu: Mutlu musun? Gülümsedim ve ‘evet’ dedim. Ama gözlerime baktı ve bildiğini anladım. Biliyor ki yalan söylüyorum. Yine de hiçbir şey yapmayacağını biliyorum. Çünkü o da korkuyor. Belki benden bile fazla.”
Nermin, defteri dizlerine bastırıp başını eğdi. Bu sadece kaybolmuş bir çocuk hikâyesi değildi; bu, bir çocuğa yüklenmiş yetişkin sırrının, onu nasıl yuttuğunun hikâyesiydi.
Tam o sırada kapı sertçe vuruldu. Bir değil, ikinci defa. Vuruş, “misafir” vuruşu değildi; “hesap” vuruşuydu.
“Nermin Hanım,” dedi dışarıdaki ses. “Biliyorum içeridesiniz. Sadece konuşmak istiyorum. Açın lütfen.”
Ses tanıdıktı. Gün içinde okulda kulağına çalınan, “güç” kokan sesti bu. Nermin bir an kapıya, bir an deftere baktı. Defteri alelacele yastığın altına sakladı. Ellerinin ne kadar titrediğini fark ediyordu.
Kapıyı açmadı.
Sonraki günlerde, baskı şekil değiştirdi. Nermin’in gündelik işleri birer birer kesildi. “Artık sana ihtiyaç yok,” dediler. Pazarda bazıları, “Bu kadın para istiyor, hep böyleydi,” diye konuştu yüksek sesle. Evine döndüğünde, kapısının hafif aralık kaldığını gördü. İçeri girdiğinde eşyalar yerli yerindeydi, ama havada bir değişiklik vardı. Yastığın altına koştu.
Defter yoktu.
Dizlerinin üzerine çöktü. O an, Serhat’ı ikinci kez kaybetmiş gibi hissetti. On yedi yıl sonra duvarın içinden çıkmış ses, şimdi tekrar susturulmuştu.
Kapıdan ayak sesleri duydu. Bu kez gelen, genç öğretmen Aslı’ydı. Mardin’e yeni atanmış, idealist, gözlerinde hâlâ sönmemiş bir inanç taşıyan biriydi Aslı.
“Nermin?” dedi endişeyle. “İyi misin?”
“Defteri aldılar,” dedi Nermin kısık bir sesle. “Koruyamadım.”
Aslı, onun omzuna dokundu.
“Hayır,” dedi. “Her şey bitmiş değil.”
Telefonunu çıkardı, galeri kısmını açtı. Serhat’ın defterindeki sayfaların fotoğrafları tek tek ekranı doldurdu.
“Böyle bir şey olacağını hissettim,” dedi. “Hepsini fotoğrafladım. Defter gitmiş olabilir ama içindekiler hâlâ bizimle.”
Tam o anda, ekrana bir mesaj düştü: “Akıllı olun. Bu sadece sizin için değil, herkes için daha iyi.”
“Hepsi,” dedi Nermin, “seni de tehdit ediyorlar.”
Aslı telefonu kapattı.
“Ben öğretmenim,” dedi. “Görevim gerçeği saklamak değil, korumak. Eğer beni susturmaya çalışıyorlarsa, demek ki bu defterden korkuyorlar.”
Fotoğraflar arasında dikkat çeken bir detay vardı: Bir sayfa tam ortadan yırtılmış, sadece köşesi fotoğrafa girmişti. O köşede aceleyle karalanmış küçük bir harita vardı. Midyat yakınlarında bir yeri işaret ediyordu. Serhat yanına şöyle yazmıştı:
“Kimsenin aramadığı yer.”
Üstüne, Serhat’ın el yazısına benzemeyen, daha kaba bir yazıyla bir cümle:
“Konuşursan annen öder.”
Nermin, o anda anladı ki Serhat’ın kayboluşu sadece kendisiyle ilgili değildi. Annesini korumaya çalışmıştı. Bahadır’ın tehditleri, sahte belgeler, “mirasçı” masalı… Hepsi birbirine karışıyordu.
“Oraya gitmeliyiz,” dedi Aslı.
“Tehlikeli olabilir,” dedi Nermin.
“Zaten tehlikenin içindeyiz,” dedi Aslı. “Ya şimdi gideriz ve gerçeği buluruz ya da hayatımızın geri kalanını korkuyla yaşarız.”
Midyat’a giden yolda, arkalarından aynı motosikletin onları takip ettiğini fark ettiler. Ne çok yaklaşan ne de uzaklaşan bir gölge gibiydi.
Nermin’in telefonu yine çaldı. Bilinmeyen numara. Açtı.
“Ne yaptığınızı sanıyorsunuz?” dedi, tanıdık o kibar ses. “Bu, adalet meselesi değil. Bu köyü ayakta tutmak meselesi. Bir defter yüzünden herkesin hayatını mı mahvedeceksiniz?”
“Neden bir çocuk defterinden bu kadar korkuyorsunuz?” diye sormak istedi Nermin. Ama knowtonu yuttu.
Yol boyunca Aslı konuşmadı. Sonunda, gözlerini yoldan ayırmadan, “Bazen,” dedi, “çocuklara kitaplardan öğretemeyeceğimiz şeyler olduğunu fark ediyorum: Cesaret mesela… ya da adalet. Bunlar yaşanarak öğreniliyor. Bugün, ben de dersimi alıyorum.”
Eski bina, harabenin eşiğinde terk edilmiş duruyordu. Taş duvarları çatlamış, pencereleri kırılmış, kapısı yarı açıktı. Güneş, batmak üzereydi. İçeriden soğuk ve küf kokusu geliyordu.
Aslı telefonunun fenerini açtı. İçeri adım attılar. Zemin kırık kiremitlerle, taş parçalarıyla doluydu. Duvarlarda zamanla silinmiş yazılar, eski tebeşir izleri, kopmuş kablolar…
Bir odanın köşesinde, moloz yığının arkasında eski bir battaniye, çatlak bir kupa ve duvardaki bir yarığa sıkıştırılmış küçük bir kâğıt parçası buldular. Sanki biri, orayı geçici bir sığınak olarak kullanmış, sonra aceleyle oradan kaçmak zorunda kalmış gibiydi.
Aslı, kâğıdı özenle çıkardı. Neredeyse toz halindeydi ama yazılar hâlâ ayırt edilebilirdi. Kısa, çarpık satırlardan oluşan bir nottu.
Serhat’ın son sözleri…
“Ben mirasçı değildim. Ben kanıttım.”
Notta, bir şeyler görmüş, bir şeylere tanık olmuş olduğunu ama “güç karar verdiğinde, gerçeğin sadece gürültüye dönüştüğünü” yazıyordu. Annesini ne kadar sevdiğini; aslında korkusunun ölmekten değil, annesinin de kendisiyle birlikte yok edilmesinden olduğunu anlatıyordu.
Nermin’in dizlerinin bağı çözüldü. Bu cümle, bütün hikâyenin özünü açığa vuruyordu. Serhat, bir malın, toprağın, şirketin “mirasçısı” olarak değil, bir suçun, bir sahteciliğin, bir hırsızlığın kanıtı olarak görülmüştü. Onu susturmanın tek yolu ise, onu “yok saymak” olmuştu.
“Bunu götürmeliyiz,” dedi Aslı. “Artık gizleyemezler.”
Dışarı çıktıklarında, motosikletin yanında bu kez koyu renk bir araba daha vardı. Arabadan, okulda gördükleri takım elbiseli adam indi. Sanki saatlerdir orada bekliyormuş gibi rahattı.
“Nermin Hanım, Aslı Hanım,” dedi. Sesinde öfke değil, garip bir yorgunluk vardı. “Lütfen bunu yapmayın. Bu köy parçalanır. Bazen gerçek, huzurdan daha az değerlidir.”
“Bazen,” dedi Nermin, onca korkuya rağmen ileri adım atarak, “huzur dediğiniz şey, sadece gizlenmiş acıdır. Serhat’ın sesi, huzur uğruna gömülemez.”
Köye döndüklerinde, olay artık fısıltıya sığmayacak kadar büyümüştü. Nermin ve Aslı’nın elindeki kâğıt, fotoğraflar, tanıklıklar bir araya gelmişti. Meydanda toplanan insanlar önce savunmaya geçti: “Saygın insanların adını lekelemek istiyorsunuz,” diyenler oldu. Bazıları, “Bu çocuk hezeyanı olabilir,” diye mırıldandı.
Ama o sırada, yıllarca Serhat’ın ailesinin evinde çalışmış yaşlı bir adam öne çıktı. Bahçıvandı. Elleri titriyordu, gözleri doluydu.
“Gördüm,” dedi. “Ve sustum.”
Kalabalıkta bir mırıltı dolaştı.
“Ne gördün?” diye sordu biri.
“Serhat’ın kaybolduğu gece,” dedi. “Bahçede onu bir adamla tartışırken gördüm. Çocuk ağlıyordu. Adam ona bağırıyordu. ‘Sus yoksa annen acı çeker,’ diyordu. O adam… Bahadır’dı.”
Kalabalık sessizliğe gömüldü. Herkes, yıllarca saygı duyduğu, korktuğu ismi duyuyordu şimdi.
“Niye söylemedin?” diye sordu biri, suçlar gibi.
“Çünkü,” dedi bahçıvan, başını eğerek, “ben sadece bir bahçıvandum. O ise herkesin saydığı biriydi. Kim beni dinlerdi ki? Korktum. Yanlış yaptım.”
Nermin, Serhat’ın notunu havaya kaldırdı.
“Artık dinlemeliyiz,” dedi. “Eğer yine susarsak, sadece Serhat’ı değil, kendimizi de kaybederiz.”
Aslı, telefonundan defterin fotoğraflarını açtı. Serhat’ın cümleleri, tek tek herkesin yüzüne çarpıyordu: “Bu kaçış değildi.” “Ben kanıttım.” “Annem biliyor ama korkuyor.” Kelimeler, kimsenin kolayca “hayal ürünüdür” diyemeyeceği kadar gerçek ve ağırdı.
Tam o sırada kalabalığın arasından, yıllardır kimseyle konuşmayan, içine kapanmış bir kadın öne çıktı: Şebnem.
Serhat’ın annesi.
Sanki yıllar boyu sırtında taşıdığı yük, onu hem bükmüş hem de tuhaf biçimde ayakta tutmuştu. Nermin’in elinden kağıdı aldı. Oğlunun el yazısını tanır gibi oldu. Okudukça yüzündeki ifade değişti: Acı, öfke, suçluluk, kabulleniş…
“Biliyordum,” dedi. “İçimde hep biliyordum. Ama herkes bana ‘Delirdin’ dedi. ‘Oğlun kaçtı’ dediler. ‘Sen çok baskı yaptın,’ dediler. Ben de onlara inandım. Kendi oğluma inanmak yerine onlara…”
Gözyaşları akıyordu. Kalabalık sessizdi.
“Bahadır nerede?” diye sordu biri.
“Şehirde,” dedi başka biri. “Yıllardır burada değil. Ama adı geçince hâlâ herkes fısıldıyor.”
Nermin meydanın ortasında durdu. Artık korkmaktan çok yorgundu.
“Eğer şimdi de korkarsak,” dedi, “Serhat sonsuza kadar kaybolmuş olacak. Ama şimdi konuşursak, belki başka hiçbir çocuk, bir deftere ‘Bu kaçış değildi’ yazmak zorunda kalmaz.”
Bu sözlerle birlikte, köy bir tür aynanın karşısına geçti. Gördükleri şey, hoşlarına gitmedi; ama gerçekti. Sessizlikle sürdürdükleri huzur, aslında bastırılmış acının ince bir perdesiydi.
Yaşlı bahçıvan, “Ben tanıklık edeceğim,” dedi. “Her şeyi anlatacağım. Artık insanlardan değil, vicdanımdan korkuyorum.”
Takip eden günler, kaostu. Bazıları köyden gitmek istedi. “Burası eskisi gibi olmayacak,” dediler. Haklıydılar. Ama belki de eskisi gibi olmaması gerekiyordu.
Yerel yetkililer, olayı artık görmezden gelemedi. Serhat’ın defterinin fotoğrafları, notu, yaşlı adamın tanıklığı, okul duvarından çıkan defter kaydı, hepsi bir araya getirildi. Yıllar önce kapatılmış dosyalar yeniden açıldı. Alınmayan ifadeler, şimdi kayıt altına alındı. İsimler geçti, belgeler incelendi.
Ortaya çıkan tablo, Serhat’ın tahmin ettiğinden de ağırdı: Mülk hırsızlığı, sahte tapular, kaybolmuş evraklar… Ve bütün bunların merkezinde, yıllarca “güvenilir” diye anılan Bahadır’ın izi.
Şebnem, oğlunun son sözlerini, artık “dedikodu” değil, gerçek bir veda mektubu olarak okudu. Yıllarca kendini suçlamıştı. “Benim yüzümden gitti,” diye. Şimdi biliyordu: Oğlu zayıf değildi. Oğlu cesurdu. Sadece gençti, yalnızdı ve korkuydu.
Bir gün Şebnem, Nermin’in kapısını çaldı.
İki kadın kapının eşiğinde karşı karşıya durdu.
“Teşekkür ederim,” dedi Şebnem. “Oğlumun sesini geri getirdin. Herkes susarken sen konuştun.”
“Geç kaldım,” dedi Nermin. “Keşke o zaman… Keşke on yedi yıl önce konuşabilseydim.”
“Cesaret,” dedi Şebnem, “her zaman zamanında olmak demek değildir. Bazen çok geç de olsa, sonunda doğruyu seçmektir.”
Sarılıp ağladılar. O kucaklaşmada sadece iki kadının değil, bir köyün acısı ve umudu vardı.
Okulun tadilatı bittiğinde, gösterişsiz ama anlamlı bir şey yapıldı. Koridorun bir köşesine, camlı bir bölme yerleştirildi. İçine, kurtarılabilen sayfaların kopyaları, Serhat’ın son notunun bir nüshası kondu. Üstünde, büyük laflar yoktu. Sadece küçük bir levha:
“Serhat’ın Defteri – 2008
Bazı sesler, ölümden sonra bile duyulmayı hak eder.”
Nermin, her gittiğinde o köşede duruyor, cama bakıyor, defterin arkasından Serhat’ın gözlerini hayal ediyordu. O küçük, korkmuş ama bir yerlerde hâlâ umutlu gözleri…
Artık kendi kendine fısıldıyordu:
“Duyuldun. Nihayet duyuldun.”
Aslı, okulda kalmaya devam etti. Çocuklara matematik, Türkçe, tarih öğretiyordu. Ama asıl dersi başkaydı. Her dersin başında, sınıfla birlikte bir dakika sessizlik yapıyorlardı.
“Niye böyle yapıyoruz öğretmenim?” diye soran çocuklara şöyle diyordu:
“Çünkü bazen en önemli sesler, en sessiz olanlardır. Eğer dinlemeyi öğrenmezsek, onları asla duyamayız.”
Yıllar geçti. Köy değişti. Bazı insanlar gitti, yeni insanlar geldi. Ama o köşedeki defter kaldı. Her yeni nesil, Serhat’ın hikâyesini öğrendi. Bir efsane olarak değil, bir ders olarak.
Belki bir gün, bir başka çocuk korktuğunda, tehdit edildiğinde, yalnız kaldığında, aklına bu hikâye gelecekti. “Biri mutlaka dinler,” diyecekti. Çünkü Serhat artık yalnız değildi. Nermin’in, Aslı’nın, bahçıvanın, Şebnem’in ve daha pek çoklarının sesi, onun sesiyle birleşmişti.
Mardin’in taşları yüzyıllardır savaşlar, zaferler, kayıplar gördü. Ama belki de en önemlisi, bir temizlikçi kadının, bir öğretmenin, bir annenin, bir bahçıvanın, gecikmiş de olsa “Hayır, susmayacağım” demesiydi.
Camın arkasındaki o defter, artık sadece bir nesne değildi. Bir vaat, bir uyarı, bir umuttu:
Her ses önemlidir. Her çocuk değerlidir. Ve her toplum, en zayıf üyelerine nasıl davrandığıyla ölçülür.
Şimdi kendine sormak zorunda kalan biziz:
O defteri sen bulsaydın, ne yapardın?
İşini, huzurunu, güvenliğini riske atar mıydın?
Yoksa başkasının sorunu olsun diye sessizce teslim mi ederdin?
Serhat’ın hikâyesi, sadece 2008’de Mardin’de kalan bir hikâye değil. Her gün, bir yerlerde birilerinin sesi susturuluyor, acısı görmezden geliniyor, gerçeği gömülüyor. Ve hepimiz, her gün bir seçim yapıyoruz:
Nermin gibi cesaret etmek mi,
yoksa sessizlikle suç ortağı olmak mı?
Belki de, bir köyün vicdanını uyandıran, sadece bir kişinin cesaretidir. Ve o cesaret, bazen bir duvarın içinden çıkan eski bir çocuk defteri kadar kırılgan, ama bir o kadar da güçlüdür.
News
Emekli Paşaların Gölgesindeki Yolsuzluk Korgeneral Ayla Sancak’ın İhanet Temizliği
Emekli Paşaların Gölgesindeki Yolsuzluk Korgeneral Ayla Sancak’ın İhanet Temizliği . . . Emekli Paşaların Gölgesindeki Yolsuzluk: Korgeneral Ayla Sancak’ın İhanet…
Türkler Sahada İş Bilmez” — 8 Dakika 30 Saniyede Cevap Verdiler
Türkler Sahada İş Bilmez” — 8 Dakika 30 Saniyede Cevap Verdiler . . . Başlangıç: Bir Tatbikat ve Bir Meydan…
Türk Hademe – “Köpeğim Ol” Diyen Yüzbaşıyı – Tek Hamlede Diz Çöktürdü
Türk Hademe – “Köpeğim Ol” Diyen Yüzbaşıyı – Tek Hamlede Diz Çöktürdü . . . Türk Hademe – “Köpeğim Ol”…
कनाडा में भारतीय लड़कियों का चौंकाने वाला कांड! जो सामने आया, उसने सबको सन्न कर दिया!
कनाडा में भारतीय लड़कियों का चौंकाने वाला कांड! जो सामने आया, उसने सबको सन्न कर दिया! . . . कनाडा…
इंस्पेक्टर मैडम चोर को पकड़ने पहुँची, सामने निकला तलाकशुदा पति | सच्ची कहानी | Emotional Story
इंस्पेक्टर मैडम चोर को पकड़ने पहुँची, सामने निकला तलाकशुदा पति | सच्ची कहानी | Emotional Story . . . इंस्पेक्टर…
बेटी का एडमिशन कराने लंदन गई थी साधारण माँ…दुबई का सबसे बड़ा करोड़पति उसे देखते ही पैरों में झुक गया
बेटी का एडमिशन कराने लंदन गई थी साधारण माँ…दुबई का सबसे बड़ा करोड़पति उसे देखते ही पैरों में झुक गया…
End of content
No more pages to load






