8 Yıl Sonra! Mezardaki Ayakkabıları Suçlu mu Bıraktı?

.
.

.

8 Yıl Sonra! Mezardaki Ayakkabıları Suçlu Mu Bıraktı?

1994 yılının Eylül ayı, Adana’nın sıcaktan kavrulmuş sokakları her zamanki gibi hareketliydi. Şehir, o zamanlar henüz internet çağını yaşamıyordu; insanlar iletişim için telefon kullanıyordu. Cep telefonları lükstü, herkesin ulaşımı daha yavaştı, hayat daha sadeydi. Ama bu yavaşlık içinde bazen korkunç olaylar olurdu ve kimse fark etmezdi. İşte o gün, o sıcak ve sessiz günlerden birinde, hayatın sırlarını değiştirecek bir olay yaşandı.

Birinci Bölüm: Günlük Hayat ve Gizemli Kayıp

Zeynep Arslan, 32 yaşında, Çukurova Üniversitesi’nde Türk edebiyatı öğretmeniydi. Uzun kahverengi saçlarını her sabah özenle tokaya bağlar, gözlüğünün ardındaki sıcak kahverengi gözleriyle sınıfına girerdi. Nazik ve içten gülümsemesi, öğrencilerin onu sevmesine neden olurdu. Sadece ders anlatmazdı; hayatı, sevgi ve insanlık üzerine anlatırdı. Öğrencileri ona, “En iyisi, gerçekten en iyisi,” derdi.

Eşi Hakan Arslan, 35 yaşında, inşaat mühendisi, uzun boylu ve geniş omuzluydu. 1987’de evlenmişlerdi. 7 yıllık mutlu bir evlilikleri vardı, çocukları yoktu henüz. Her akşam, işten geldikten sonra ilk işi Zeynep’i öpmek olurdu. Günün nasıl geçtiğini sorar, o da ona, sıradan gibi görünen ama aslında çok değerli olan anlarını anlatırdı. Bu, onların hayatındaki en güzel anılardı.

O gün, 15 Eylül 1994 Cuma günüydü. Hava sıcaktı, Eylül ayına rağmen 30 dereceyi aşmıştı. Zeynep, her zamanki gibi saat 6:30’da kalktı. Hakan hala uyuyordu. Sessizce mutfağa geçti, kahvaltı hazırladı. Taze ekmek, beyaz peynir, domates, salatalık, siyah zeytin ve çay demliğinde fokurduyordu. Kokusu evin her köşesine yayıldı. Hakan saat 7’de kalktı. Birlikte kahvaltı ettiler. Zeynep, o günkü programını anlattı: Sabah iki dersi vardı, öğleden sonra toplantı, akşam 6’da evde olacaktı. Hakan ona, “Erken dön, birlikte yemeğimizi yeriz,” dedi. Zeynep gülümsedi. “Kuru fasulye yapayım mı?” diye sordu. “Harika olur,” dedi Hakan.

Saat 8’de, Zeynep, eski model beyaz Renault 12’sine bindi ve üniversiteye doğru yola çıktı. Radyoda Ajda Pekkan çalıyordu. Şarkıya eşlik ederek, gününü düşünmeden, sıradan bir gün geçiriyordu. Sabah 9’da ilk ders başladı. Fuzuli’nin şiirlerini anlattı. Öğrenciler not aldı, sorular sordu. Zeynep, sabırla cevap verdi. Öğle yemeğinde, kantinde çorba ve pilav yedi. Meslektaşı Selma Hanım’la sohbet etti. “Bu hafta sonu ne yapacaksın?” diye sordu. “Ayşe ile buluşacağız, belki sinemaya gideriz,” dedi Zeynep.

Öğleden sonra 14:30’da, öğretmenler toplantısı vardı. Müdür yardımcısı Ahmet Bey, yeni eğitim programını anlattı. Toplantı 17:30’da sona erdi. Zeynep, yorgundu. Çantasını topladı, koridorda genç bir öğrenciyle karşılaştı. “Teşekkür ederim hocam, bugün çok güzeldi,” dedi öğrenci. Zeynep, “Rica ederim, iyi akşamlar,” diyerek gülümsedi. Saat 18’de üniversiteden çıktı. Meslektaşı Kemal Bey de çıkıyordu. “İyi akşamlar, görüşürüz,” dedi. Zeynep, arabasına bindi. Motoru çalıştırdı ve üniversiteden ayrıldı. Ama onun son anı, gözlerinin önünden hiç gitmedi.

İkinci Bölüm: Kayıp ve Belirsizlik

Saat 21 civarıydı. Hakan, eve geldiğinde, sofrayı kurmuştu. Kuru fasulye pişmişti, ama Zeynep henüz gelmemişti. Endişeliydi. Telefon etti, kimse açmadı. Sabit telefona baktı, sonra Ayşe’yi aradı. “Zeynep orada mı? Neredesin?” dedi. “Hayır, abla. Henüz eve gelmedi.” Ayşe’nin sesi endişeliydi. “Belki trafikte kalmıştır,” dedi Hakan. Ama içi rahat değildi. Saat 22’ye yaklaşıyordu. Hakan, arabasıyla üniversite yollarını kontrol etti. Hiçbir şey görmedi. Sonra hastaneleri aradı. Trafik kazası var mı diye sordu. Yoktu. Polis karakoluna gitti. “Eşim kayıp,” dedi. “Ne zaman kayboldu?” diye sordu polis. “Akşam 6’dan beri görmedik,” dedi Hakan. Polis, kayıp bildirimini aldı. Ama olayın üzerinden saatler geçti, ve hiçbir iz bulunamadı. Sanki yerden yumuşak bir şekilde yok olmuştu. O gece, herkes umutsuzca onu aradı.

Üçüncü Bölüm: 8 Yıl Sonra ve Gizemli Ayakkabılar

Zaman geçti, yıllar akıp gitti. 2002 yılı, 15 Eylül günü, Ayşe, mezarlığa yine gitmişti. Yıllardır aynı yolu yürüyordu. Mezarlıkta, Zeynep’in sembolik mezarına geldi. Ama bu sefer, mezar taşının yanında bir şey vardı. Kahverengi bir paket, ip ile bağlanmıştı. Ayşe durdu, kalbi hızla çarpıyordu. Yavaşça paketi aldı. İçinde, eski ve kullanılmış gibi görünen kırmızı ayakkabılar vardı. Deri, bordo renkli, 38 numara. Çok dikkatli baktı. Bu ayakkabılar, onun en sevdiği ayakkabılardı. Ama bu ayakkabılar, onun 8 yıl önceki kayboluşuyla ilgiliydi. Bu, bir ipucuydu.

Notu dikkatle açtı. El yazısı titriyordu. “8 yıl önce korkunç bir hata yaptım. Sessiz kaldım çünkü korktum. Artık bu yükü taşıyamıyorum. Eski iplik fabrikası, Bodrum katı, Güneydoğu köşe. Allah affetsin beni.” Notu okurken, Ayşe’nin içi burkuldu. Bu, onun için büyük bir suçluluk ve pişmanlık mesajıydı. Kim bıraktı? Neden şimdi? Bu ayakkabılar, onun en gizli sırlarını mı saklıyordu?

Dördüncü Bölüm: Gerçeğin Peşinde

Hızla, polis ekipleri ve dedektifler, eski fabrikaya yöneldi. 1994’teki kayıplar ve cinayetler, yıllar sonra tekrar gündeme geldi. Fabrika, 4 yıl önce kapatılmıştı. Ama burada, gizli bir şey vardı. Birkaç gün sonra, ekipler, eski bodrum katını kazmaya başladı. Toprak, eski ve kuru, çatlamıştı. Birkaç saat süren çalışmanın sonunda, derinlikte bir şey belirdi: Siyah bir plastik örtü, ip ile sarılmıştı. Dikkatle kaldırıldığında, içinden kadın cesedi çıktı. Ama bu ceset, 8 yıl önce kaybolan Zeynep değildi. Bu, başka bir kadındı.

Yüzü, zamanın ve acıların izlerini taşıyordu. Kimliği belirsizdi. Ama ayakkabılar ve not, onun gerçek olduğunu gösteriyordu. DNA testi yapıldı. Sonuçlar, yüzde 99,7 uyumluydu. Bu, onun gerçekten de kayıp Zeynep olduğunu kanıtlıyordu. Ama neden 8 yıl sonra? Neden mezara bırakılmıştı? Ve kim onu öldürmüştü?

Beşinci Bölüm: Gerçek ve Vicdan

Hakan, bu haberi alınca yıkıldı. “Nerede o?” diye sordu. Ama artık cevap yoktu. Sadece bir ceset ve kırmızı ayakkabılar vardı. Bu, onun içindeki sorulara cevap olacaktı. Ama aynı zamanda yeni bir suçun ve yeni bir hikayenin başlangıcıydı. Polis, olayın detaylarını araştırmaya başladı. Katil, belki de onu öldüren, belki de sadece saklayan kişi, kimdi?

Yıllar sonra, 2010’larda, Ayşe, her yıl 15 Eylül’de mezarına gider oldu. Çiçekler bırakır, dualar ederdi. Artık, onun ruhu huzur bulmuştu. Ama gerçek, hiçbir zaman tam anlamıyla ortaya çıkmamıştı. Katil, suçunu saklamış, ya da belki de kendisi suçluydu. Kimse bilmiyordu.

Son Söz: Gerçek ve Adalet

8 yıl sonra, mezardaki ayakkabılar, gerçeğin ve vicdanın sembolü oldu. Kim bıraktı? Kim öldürdü? Ve suçlu kimdi? Bu sorular, yıllarca cevap bekledi. Ama gerçek, her zaman yüzeye çıkmak zorunda kalır.

İnsanlar, kayıplarını, acılarını ve suçlarını unutamaz. Ama en önemlisi, adalet er ya da geç yerini bulur. Çünkü, gerçek her zaman gün yüzüne çıkar. Ve suçlu, sonunda, kendi gölgeleriyle yüzleşir.

Kapanış: Her Şeyin Bir Sonu ve Yeni Başlangıçlar

Bu hikaye, bize gösteriyor ki, hiçbir sır sonsuza dek gizli kalmaz. Yeter ki, cesaretle gerçeğin peşinden gidelim. Ve unutmayalım: Sevgi, adalet ve vicdan, en büyük gücümüzdür.

Her zaman, her yerde ve her durumda, içimizde saklı olan gerçek, bir gün mutlaka ortaya çıkar. Ve o gün, herkes için yeni bir başlangıç olur.