Ankara, 1979: Öğretmen 8 yaşındaki Mehmet Kara’yı yanına aldı — 14 yıl sonra gerçek ortaya çıktı

.
.
.

Ankara, 1979: Sessizliğin İçindeki Çocuk

Kasım ayının Ankara’yı kemiklerine kadar donduran o sert gecelerinden biriydi. Rüzgâr, Ulus Meydanı’nda dolaşan az sayıdaki insanın yüzünü kırbaçlıyor, sokak lambalarının titrek ışıkları altında her şey olduğundan daha kasvetli görünüyordu. Saat ilerlemişti. Tren istasyonunun mermer basamakları buz gibi soğuktu ve şehrin uğultusu yerini uğursuz bir sessizliğe bırakmıştı.

Orhan Demirer, her zamanki gibi işten dönüyordu. Kırk iki yaşında, disiplinli, düzenli bir matematik öğretmeniydi. Hayatını sayılarla, kurallarla ve değişmeyen doğrularla geçirmişti. Onun dünyasında her şey nettir: iki artı iki her zaman dört ederdi. Ama o gece, bu kesinlik duygusu ilk kez sarsılacaktı.

Kalabalığın garip bir şekilde toplandığını fark ettiğinde içini tarif edemediği bir huzursuzluk kapladı. İnsanlar konuşmuyor, sadece bakıyordu. Orhan kalabalığın arasından geçerek neye baktıklarını görmeye çalıştı ve işte o an onu gördü.

Sekiz yaşlarında bir çocuk.

Yalınayaktı.

Ayakları morarmıştı. Üzerindeki kıyafetler yırtık, kirli ve inceydi. Ama Orhan’ın dikkatini çeken şey bu değildi. Çocuğun göğsüne sıkıca bastırdığı eski, yıpranmış bir defterdi. Parmakları bembeyaz kesilmişti, sanki o defteri bırakırsa hayatı sona erecekmiş gibi tutuyordu.

Çocuğun gözleri… boştu.

Sadece boş değil, sanki ruhunun bir parçası koparılmış gibiydi.

Orhan dizlerinin üzerine çöktü.

“Adın ne evladım?” diye sordu yumuşak bir sesle.

Çocuk yavaşça başını kaldırdı. Dudakları titredi.

“Geri gelip beni alacağına söz verdi…”

Orhan’ın kalbi sıkıştı.

“Kim?”

Çocuk cevap vermedi. Sadece defterini daha sıkı tuttu.

O anda iki polis memuru yaklaştı. Çocuğu almak istediler ama çocuk birden panikledi. Geri çekildi, çığlık atmaya çalıştı ama sesi çıkmadı. Sessiz bir çığlıktı bu. Korkunun en saf hali.

Ve sonra defteri açtı.

Orhan eğilip baktı.

İlk çizim: Kilitli bir kapı. Arkasında devasa, yüzsüz bir gölge.

İkinci çizim: Bir masa. Üzerinde belirsiz bir nesne… silaha benziyordu.

Bu sadece çocuk çizimleri değildi. Bu… bir hikâyeydi. Bir şeylerin kaydıydı.

Orhan o an bir karar verdi.

“Bu gece benimle kalabilir.”

O gece her şey başladı.

Mehmet, Orhan’ın evine geldiğinde tek kelime etmedi. Sadece köşeye oturdu, defterini kucağına aldı ve saatlerce hareket etmeden durdu.

Gece yarısına doğru Orhan nihayet uyumaya hazırlanırken kapı çaldı.

Bir kez.

İki kez.

Sonra sessizlik.

Kapıyı açtığında kimse yoktu.

Ama rüzgârla birlikte gelen bir his vardı: izleniyordu.

O gece Orhan uyuyamadı.

Sabah olduğunda Mehmet hâlâ aynı yerdeydi. Ama bir şey değişmişti. Çocuk artık daha gergindi.

Orhan defteri incelemek istediğinde Mehmet bir anda fırladı.

“Hayır! O benim!”

Orhan geri çekildi.

“Tamam… sadece anlamaya çalışıyorum.”

Mehmet bir süre ona baktı. Sonra yavaşça defteri açtı ve bir sayfa gösterdi.

Bir bodrum katı.

Karanlık.

Köşede diz çökmüş bir çocuk figürü.

Ve sayfanın köşesinde titrek harflerle yazılmış bir kelime:

Perşembe gece.

Orhan’ın içini bir korku sardı.

“Bu ne demek Mehmet?”

Cevap yok.

Başka bir sayfa.

Merdivenler. Aşağı inen.

Ve altında tek bir kelime:

Bodrum.

Orhan artık emindi. Bu çocuk bir şey yaşamıştı. Korkunç bir şey.

Ama en korkuncu henüz gelmemişti.

O gün Orhan geçmişi araştırmaya başladı.

Mehmet Kara diye bir çocuk yoktu.

Hiçbir kayıt yoktu.

Sanki hiç doğmamıştı.

Ama Mehmet gerçekti. Orhan’ın evindeydi.

Bu imkânsızdı.

Akşam olduğunda Mehmet yeni bir çizim gösterdi.

Bir ev.

Yanıyordu.

Alevler gökyüzüne yükseliyordu.

“Yangın mı?” diye sordu Orhan.

Mehmet başını salladı.

“Yangın değil… onlar yaktı.”

“Kim?”

Mehmet’in gözleri karardı.

“Yüzsüz adam.”

Orhan’ın kanı dondu.

O gece telefon çaldı.

Orhan açtı.

Karşıdan gelen ses soğuktu.

“Çocuğu gördüm.”

“Sen kimsin?”

“Hâlâ anlamadın mı Orhan Bey? Sen de kardeşin gibi meraklısın.”

Orhan dondu.

“Kardeşim…?”

“Ahmet… ne kadar da meraklıydı.”

Orhan’ın zihni karıştı. Kardeşi Ahmet… 13 yıl önce tren raylarında ölü bulunmuştu. Herkes bunun bir kaza olduğunu söylemişti.

Ama şimdi…

“Onu siz mi öldürdünüz?”

Sessizlik.

Sonra hafif bir gülüş.

“Yanlış soruları sordu.”

Hat kesildi.

Orhan’ın dünyası başına yıkıldı.

Bu bir tesadüf değildi.

Mehmet… Ahmet… aynı şeyin parçasıydı.

Ertesi gün Mehmet yeni bir çizim gösterdi.

Eski bir apartman.

Altında bir kapı.

Ve üzerinde bir işaret.

“Burası neresi?” diye sordu Orhan.

“Kayıp yer.”

“Ne demek o?”

“İnsanlar girer… ama çıkmaz.”

Orhan’ın içi ürperdi.

Çizimin köşesinde bir yazı vardı:

Demetevler.

Orhan o an her şeyi anladı.

Kardeşi Ahmet’in günlüğünde de aynı yer geçiyordu.

Bodrum katında gizli bir şeyler oluyordu.

Ve Ahmet bunu öğrenmişti.

Bu yüzden ölmüştü.

O gece saat 23:17 yaklaşıyordu.

Mehmet titriyordu.

“Geliyor…” dedi.

Işıklar bir anda söndü.

Ev karanlığa gömüldü.

Orhan hareket etmeye çalıştı ama koridorda bir şeye çarptı.

Birine.

Sıcak.

Nefes alan.

“Çocuğu ver,” dedi karanlıktaki ses.

Orhan geri çekildi.

“Asla!”

Bir adım daha yaklaştı o şey.

“Onun ne olduğunu bilmiyorsun.”

“Biliyorum!” diye bağırdı Orhan. “O sadece bir çocuk!”

Sessizlik.

Sonra yavaş bir fısıltı:

“Hayır… o bir tanık.”

Orhan’ın kalbi duracak gibiydi.

O gece adam gitti.

Ama bir şey bıraktı.

Bir fotoğraf.

Ahmet vardı fotoğrafta.

Yanında biri daha.

Ama yüzü kazınmıştı.

Silinmişti.

Yok edilmişti.

Yüzsüz adam.

Orhan artık emindi.

Bu sadece bir adam değildi.

Bu bir örgüttü.

İnsanları kaçıran, susturan, yok eden bir yapı.

Mehmet kaçmayı başarmıştı.

Ama şimdi onu geri istiyorlardı.

Çünkü Mehmet her şeyi görmüştü.

Sonraki günler kabus gibiydi.

Polisler geldi.

Sosyal hizmetler geldi.

Okul müdürü baskı yaptı.

Ama Orhan pes etmedi.

Mehmet’i sakladı.

Korudu.

Ve sonunda karar verdi.

Gerçeği ortaya çıkaracaktı.

Demetevler’e gitti.

Eski apartmanı buldu.

Bodrum katına indi.

Kapıyı açtığında…

Boştu.

Ama duvarlarda çizikler vardı.

Saatler çizilmişti.

Hepsi aynı saati gösteriyordu:

23:17

Ve yerde küçük bir çocuk ayakkabısı.

Orhan dizlerinin üzerine çöktü.

Geç kalmıştı.

14 yıl sonra…

Gerçek ortaya çıktı.

Devlet içindeki gizli bir yapı.

Kaçırılan çocuklar.

Yok edilen tanıklar.

Ahmet bunları keşfetmişti.

Ve öldürülmüştü.

Mehmet ise hayatta kalan tek tanıktı.

Ama o da kaybolmuştu.

Bir daha hiç bulunamadı.

Orhan Demirer?

O da ortadan kayboldu.

Ama evinde bulunan son defter sayfasında tek bir cümle vardı:

“Onu bulmalarına izin vermedim.”