ARAP MILYARDER, FRANSIZCA DILINDE GARSONU ÖVDÜ, ONUN ANLAMAYACAĞINI DÜŞÜNÜYORDU – TA KI O…

.

.

Boğazın Kıyısında Bir Aşk: Pınar ve Belkacem

İstanbul’un en prestijli semtlerinden Nişantaşı’nda, Bosforus Palace adlı lüks restoranda öğle saatleri yaşanıyordu. Mermer zeminli, kristal avizeli bu mekânda şehrin en nüfuzlu iş insanları ve diplomatları, özenle hazırlanmış yemeklerin tadını çıkarıyordu. Aralarında zarif adımlarla dolaşan garsonlar, mükemmel bir hizmet sunuyordu. Bu garsonlardan biri, 28 yaşındaki Pınar Kaya’ydı. Siyah üniformasıyla dikkat çekiyor, sade makyajı ve profesyonel gülümsemesiyle herkesin beğenisini kazanıyordu.

Restoranın köşe masasında, koyu mavi takım elbisesi ve altın saatiyle Dubai merkezli Alzahrani Holdings’in genç kurucusu Belkacem Alzahrani oturuyordu. İstanbul’daki yeni yatırım projelerini görüşmek üzere şehre gelmişti. Karşısında üç Türk iş ortağı vardı. “Proje için tahsis edeceğimiz bütçe 500 milyon dolar,” dedi kusursuz Türkçesiyle. Masadaki atmosfer ciddi ve profesyoneldi. Belkacem işlerinde mükemmeliyetçi olmasıyla tanınıyordu. Babası Ürdün’den Suudi Arabistan’a göç etmiş sıradan bir tüccarken, o sadece 32 yaşında milyarlarca dolarlık bir imparatorluk kurmuştu.

O sırada Pınar, tatlı menüsünü getirmek için masaya yaklaştı. Belkacem, genç kadının zarif duruşu ve doğal güzelliğinden etkilendi. İş ortakları da onun ilgisini fark etmişti. Pınar menüyü uzattı, “Efendim, tatlı menüsünü getirmemi ister misiniz?” diye sordu. Belkacem gülümsedi, “Evet, lütfen.” Pınar uzaklaşırken Belkacem onu izlemeye devam etti. Zihninde bu genç kadın hakkında daha fazla şey öğrenmek isteği doğmuştu.

Öğle yemeği boyunca Belkacem’in dikkati sürekli Pınar’ın üzerindeydi. Genç kadın her masaya aynı profesyonellikle hizmet ediyor, kimseye özel ilgi göstermiyordu. Bu, Belkacem’in merakını daha da artırıyordu. Çoğu kadın onun zenginliğini fark ettiğinde davranışlarını değiştirirdi. Ama Pınar tamamen ilgisiz görünüyordu.

Yemek sonunda Belkacem, Pınar’a “Bu restoranda ne kadar süredir çalışıyorsunuz?” diye sordu. “İki yıldır,” dedi Pınar kısaca. “Memnun musunuz?” diye ekledi Belkacem. Pınar bir an tereddüt etti, “Evet efendim.” Belkacem onun mesafeli tavrını fark etti. Ardından elini uzatarak kendini tanıttı: “Ben Belkacem Alzahrani.” Pınar kısa bir el sıkışmanın ardından “Sadece Pınar,” dedi. “Pınar Kaya.” Belkacem gülümsedi. “Güzel bir isim. Türkçede ne anlama geliyor?” “Çeşme demektir,” dedi Pınar.

O sırada restoran müdürü yaklaştı. “Pınar gerçekten de en iyi garsonlarımızdan biri,” dedi gururla. Belkacem şaşırdı. Müdür, “Üniversite mezunu, Fransız dili ve edebiyatı okudu. Ama aile durumu nedeniyle okulu yarıda bırakmak zorunda kaldı,” diye ekledi. Bu bilgi Belkacem’in ilgisini daha da artırdı.

 

Ertesi gün Belkacem yine restorana geldi. Bu sefer yalnızdı. Pınar saçlarını dalgalı bırakmıştı. “Bugün ne önerirsiniz?” diye sordu Belkacem. “Levrek ızgara,” dedi Pınar. Yemek siparişi alırken Belkacem, “Müdürünüz Fransız edebiyatı okuduğunuzu söyledi,” dedi. Pınar gözlerinde bir parıltı ile “Evet,” dedi. “Ben de Paris’te Sorbonne’da işletme okudum,” dedi Belkacem. Pınar kısa bir sohbetten sonra uzaklaştı ama Belkacem onun gözlerinde Paris’in özlemini görmüştü.

Yemek sonunda Belkacem ona iş teklif etti: “Şirketimde Fransızca tercümanlığa ihtiyacımız var. Part-time çalışabilirsiniz.” Pınar şaşırdı. “Bilmiyorum,” dedi. “Düşünün lütfen. Yeteneklerinizi boşa harcamanıza üzülüyorum,” dedi Belkacem. Kartını bırakıp ayrıldı.

O gece Pınar, annesiyle bu teklifi konuştu. Annesi endişeliydi, “Bu tip adamlar tehlikeli olabilir,” dedi. Pınar ise karışık duygular içindeydi. Paris günlerini hatırladı. Babasının hastalığı, yarım kalan hayalleri… Belkacem’in teklifi ona umut veriyordu ama aynı zamanda korkutuyordu.

Ertesi gün müdürü de onu uyardı, “Bu tip adamlar seni kullanabilir.” Pınar ise kararını kendi vermek istiyordu. O gün Belkacem tekrar geldi. Paris’teki ortak anılarından bahsettiler. Belkacem ona “Yarın saat 3’te ofisimde olur musunuz?” dedi. Pınar tereddüt etti ama kabul etti.

Alzahrani Holdings’in gökdelenine gittiğinde, Belkacem onu sıcak bir şekilde karşıladı. Fransızca konuşmaya başladılar. Pınar’ın akıcı Fransızcası Belkacem’i etkiledi. “Maaş olarak 15.000 TL düşünüyorum,” dedi. Pınar bu teklifle hayatının değişeceğini hissetti.

İlk iş gününde Pınar, Belkacem’in yanında çalışmaya başladı. Aralarında profesyonel bir ilişki vardı ama aynı zamanda derin bir çekim hissediliyordu. Diğer çalışanlar bu yakınlığı fark etmeye başlamıştı. Özellikle Leyla, pazarlama müdürü, ona karşı soğuk davranıyordu.

Bir gün Leyla, Pınar’ı uyardı: “Belkacem Bey gibi zengin adamlar bizim gibi kızlarla sadece eğlenir.” Bu sözler Pınar’ı yaraladı. Belkacem’e açıldığında, Belkacem ona “Ben seni olduğun gibi seviyorum,” dedi. Aralarındaki bağ güçleniyordu.

Ancak Belkacem’in Suudi Arabistan’dan gelen babası Ahmet Alzahrani, oğlunun bir Türk garsonla ilişki yaşamasına karşıydı. “Ya ailen ya o kız,” diye ultimatom verdi. Belkacem ise “Seni seçiyorum,” dedi Pınar’a. Pınar ise onun ailesini kaybetmesini istemiyordu.

Ahmet Bey, Pınar’la tanışmaya karar verdi. Lüks bir restoranda buluştular. Ahmet Bey, Pınar’a zor sorular sordu, onu küçümsedi. Pınar ise “Kimsenin ailesinden uzak kalmasını istemem,” dedi ve gözyaşlarıyla masadan ayrıldı. Belkacem onu takip etti, “Seni seçiyorum,” dedi ama Pınar “Senin için o seçimi zorlamak istemiyorum,” diyerek uzaklaştı.

Pınar, Ankara’daki teyzesinin yanına taşındı. Belkacem ise onu bulmak için her yolu denedi. Günlerce aradı, sonunda kapısını çaldı. “Benimle evlenir misin?” dedi diz çökerek. Pınar şaşırdı, “Baban kabul etmez,” dedi. “Babam değişti,” dedi Belkacem. Gerçekten de babası aşağıda arabada bekliyordu. Ahmet Bey, Pınar’dan özür diledi. “Oğlum seni çok seviyor. Ben de artık onaylıyorum,” dedi.

Altı ay sonra İstanbul’da muhteşem bir düğün yapıldı. Pınar beyaz gelinliğiyle prenses gibi görünüyordu. Hem Türk hem Arap gelenekleri bir aradaydı. Pınar’ın annesi Sevgi Hanım mutluluktan ağlıyordu. Ahmet Bey ise yeni gelinini bağrına basmıştı.

Bir yıl sonra Paris’e balayına gittiler. Pınar eski okul arkadaşlarıyla buluştu, kocasını tanıttı. Artık utanacak hiçbir şeyi yoktu. İki yıl sonra ilk çocukları dünyaya geldi. Küçük prens hem annesine hem babasına benziyordu. Ahmet dede olmaktan mutluydu.

Pınar, hayallerinin ötesinde bir yaşam kurmuştu. Gerçek aşk, tüm engelleri aşmıştı. Aile baskısı, sosyal farklılıklar, ön yargılar… Hepsi bir kenara bırakılmıştı. Çünkü önemli olan sadece iki kalbin birbirini bulmasıydı.

.