Asker Karısı Hizmetçiyi Herkesin İçinde Rezil Etti Gerçek Kimliği Ortaya Çıkınca!

.

Asker Karısı Hizmetçiyi Herkesin İçinde Rezil Etti: Gerçek Kimliği Ortaya Çıkınca!

Toros Dağlarının eteklerinde, Hakkari’nin zirvelerine doğru uzanan zorlu yolların ortasında, askeri bir kışlanın kapıları sert bir şekilde çarptı. Hava soğuk, kara bulutlar her an bir fırtına habercisiydi. Bu bölge, ne kadar sessiz görünse de, bir yanda sabırla bekleyen eski anıların yankıları, diğer yanda dağların sert rüzgarları gibi keskin bir şekilde hayatı ve insanları şekillendiriyordu.

Altan Gürsoy, yıllarca komando olarak görev yapmış, disiplinin ve zorunluluğun hayatının her alanına hakim olduğu bir askeri subaydı. Ancak, bugün başka bir şey vardı. Bugün, geçmişin hayaletleriyle ve beklenmedik bir konukla yüzleşecekti.

Kışlanın önüne vardığında, elinde bohçalarla yaşlı bir kadının belirgin silueti dikkatini çekti. Fatma Ana, Torosların derinliklerinden Hakkari’ye kadar gelmiş, yıllar sonra torununu görmek için bu zorlu yolculuğu göze almıştı. Ancak, ne yazık ki, karşılama pek de beklendiği gibi olmayacaktı.

Fatma Ana, elleriyle sıkıca tuttuğu bohçasını, içindeki kekik kokulu yemeklerle birlikte, yıllardır toprağını sürdüğü topraklardan getirerek, askeri yasak bölgeyi geçmeye çalışıyordu. İçinde, torunu Murat’ının favori yemekleri vardı. Ancak, kışlanın kapısında bir askeri yasağın beklediği, yaşlı kadını görmeye gelen Altan, sabrını kaybetmek üzereydi.

“Kes sesini be kadın! Burası dağa başı değil! Askeri yasak bölge. Senin o anlattığın masalları dinleyecek vaktim yok benim. Al şu bohçanı da geldiğin gibi geri dön,” diye bağırdı Altan. Sesindeki sertlik, kararmış bulutlardan bile daha soğuk ve tehditkar bir ton taşıyordu.

Ama karşısındaki yaşlı kadının gözlerinde, yılların yorgunluğu olsa da, hiç beklemediği bir sabır vardı. Fatma Ana, titremeyen elleriyle bohçasına biraz daha sıkı sarıldı. O bohça, dünyanın en sert rüzgarlarında bile onu savunacak tek kalkanıydı.

“Oğul,” dedi Fatma Ana, sesi bir asırlık çınarın hışırtısı gibi yumuşak, ama aynı zamanda bir dağ gibi dimdikti. “Ben daha başından geldim zaten Toroslardan. Üç gün üç gecedir yollardayım. Biricik torunum Murat’ımı görmeye geldim.”

Altan, komando olan bir adamın karşındaki yaşlı kadına nasıl nazik olacağını bilse de, yine de şüpheci ve soğuk kalıyordu. “Ana sakın gelme. Buralar tekin değildir,” diye yanıtladı. Ama o, bir ana olduğu için, “Yüreği dayanır mı?” diyerek cevabını vermekte gecikmedi.

“Ben geldim,” dedi Altan, gülerek. O gülüş, ne kadar derinden gelmiş olursa olsun, samimiyetten yoksundu. “Komandoymuş. Bütün Türkiye’nin oğlu komando burada,” diye ekledi alaycı bir şekilde.

Fatma Ana’nın gözleri, Altan’ın bu küçümsemesinden fazlasıyla etkilenmişti. Gözlerinde bu dünyaya ve tüm zorluklara karşı yılların birikmiş sabrını ve içindeki umutları taşıyan bir ışık vardı. Fakat, Altan’ın zulmetmeye devam edeceği gerçeğiyle yüzleşmişti.

“Ne var onun içinde?” diye ekledi Altan, boğazına tüyler diken diken olmuş, tiksinerek bakarak. “Kokusu bütün Nizamiye’yi sardı. Yasak olduğunu bilmiyor musun?”

Ve o an, Fatma Ana’nın gözlerindeki o sabırlı ifade, bir anlığına kırıldı. Gözlerinde bir buğulanma oldu. “Yasak mı Murat’ım?” diyerek, gözlerinden bir damla yaş süzüldü.

“Saç kavurmayı pek severdi. Kendi ellerimle beslediğim kuzunun etindendir,” dedi Fatma Ana, yılların birikmiş sevgisiyle. “Yanına da dağ kekiğiyle yoğrulmuş bazlama yaptım. Bir de cevizli baklava, kendi bahçemin cevizinden.”

.
.

Altan sabrını kaybetmişti. “Kes artık!” diye bağırarak. Sesindeki öfke, yıllarca beklediği bir patlamaydı. Aylardır bitmek bilmeyen tatbikatlar, sürekli teyakkuz hali ve üstlerinin baskısı, onu çelik gibi gergin bir noktaya getirmişti. Artık, sabrını taşıran son damlaydı bu.

“Burası senin köyünün mutfağı değil,” dedi Altan sert bir şekilde. “Askeri nizam var, kural var. Şimdi lafı daha fazla uzatma da, geldiğin yere dön. Yoksa zor kullanmak zorunda kalacağım.”

Fatma Ana, yıllarca doğumdan, evlat yetiştirmeye, eşini toprağa vermeye kadar bir ömrü mücadeleyle geçirmiş bir kadındı. Bu sert kelimeler, onun için bir anlık bir fısıltı gibi oldu. Zor kullanmak… O hayatı boyunca zorluklardan başka bir şey görmemişti. “Evladım,” diyerek, son bir umutla fısıldadı. “Bir kez olsun yüzünü görsem.”

Altan, bu sözlere karşılık veremedi. “Kes sesini be!” diyerek, ellerindeki matarayı hışımla çözerek içindeki buz gibi suyu Fatma Ana’nın yüzüne doğru savurdu. “Defol git dedim sana!” diye bağırdı.

O soğuk su, yaşlı kadının kırışık yüzüne, elbiselerine, üstündeki eski şalvarına bir tokat gibi çarptı. Sadece su değildi bu; bir insanın onuruna, anneliğine, o uzun yoldan gelen umuduna serpilmiş bir avuç hakaretin, incitici bir tokadının parçasıydı.

Fatma Ana, yüzünden süzülen yaşları silmeye dahi yeltenmedi. Gözlerinden düşen damlalar, yılların acısını, hasretini ve şimdi de hakareti taşıyarak yanaklarından süzüldü. Omuzları, Torosların zirvelerindeki kayalar gibi dimdik değil, bir çöküşün eşiğindeymiş gibi düşmeye başladı.

“Oğul,” dedi yeniden, fakat bu sefer sesindeki metin ve sabır kırılmıştı. “Oğlum, gerçekten üzüldüm.”