Atatürk’ün En Zor Kararı — Kimse Bu Riski Almak İstemiyordu

.
.
.

Atatürk’ün En Zor Kararı – Kimse Bu Riski Almak İstemiyordu

I. Gecenin Karanlığı

Ağustos 1921. Sakarya Nehri’nin doğusuna çekilmiş, yorgun, bitkin, umut ile korku arasında gidip gelen bir ordu. Mustafa Kemal Paşa, 14 gündür çadırında uyuyamıyordu. Gözleri açık, ama hiçbir şey görmüyordu. Düşünüyordu. Her gece, her sabah, her top sesiyle sarsılan toprakta, “Ya yanlışsa?” sorusu beyninde yankılanıyordu.

Dışarıda top sesleri uzaktan ama her gün biraz daha yaklaşıyordu. Askerler, çadırların arasında, batan ay ışığında, sessizce uyuyor ya da uyumaya çalışıyordu. Bazılarının uykusu kâbuslarla bölünüyor, kimi mırıldanıyor, kimi soğuk terler döküyordu.

Bir gece yarısı, Mustafa Kemal çadırının dışına çıktı. Karanlık, yıldızlarla doluydu, ama yıldızlar ışık vermiyordu. Etrafında askerler, sanki birer gölge, sanki birer hayalet gibi uyuyordu. O an, Paşa yalnızlığın ve kararın ağırlığını bir kez daha hissetti.

II. Kararsızlığın Geceleri

İsmet Paşa sessizce yaklaştı.
“Paşam, yine uyumadınız mı?”
Mustafa Kemal cevap vermedi. Sadece karanlığa, ufka baktı.
İsmet devam etti:
“Paşam, her şey planına göre gidiyor. 8 fırka tuttu. 9. fırka da mevzide. Her şey plana göre mi?”

Mustafa Kemal döndü, gözleri karanlıkta parlıyordu:
“İsmet, 14 gün oldu. 14 gün savaşıyoruz ve her gün biraz daha zayıflıyoruz. Her gün biraz daha kaybediyoruz.”
İsmet, “Ama paşam, Yunanlılar da…”
Mustafa Kemal mırıldandı:
“Evet, Yunanlılar da yorgun. Ama onlar 120 bin kişi. Biz 58 biniz. Ve her gün o sayı azalıyor.”

İsmet yutkundu:
“Paşam, pişman mı oldunuz?”
Mustafa Kemal uzun uzun baktı. Sonra, “Bilmiyorum,” dedi.
Çadıra döndüler. Mustafa Kemal masaya oturdu. Önünde harita, kırmızı ve mavi çizgiler, sayılar, hesaplamalar. Ama gözleri haritada değil, başka bir yerdeydi.

III. Geçmişin Gecesi

Birden, hayalinde başka bir geceye, başka bir odaya gitti. Karanlık bir oda, tek bir mum, bir kağıt, bir kalem ve bir soru: “Yazsam mı, yazmasam mı?”
Kağıt boştu. Mustafa Kemal yazmaya çalışıyordu ama elleri titriyordu.
“Eğer yazarsam, her şey benim omuzumda. Eğer yazmazsam, belki de ülke kaybedecek.”
Kağıdı buruşturdu, çöpe attı. Yeni bir kağıt aldı. Tekrar denedi.
“Eğer bu yanlışsa, tarihe hain olarak geçerim.”

IV. Savaşın 14. Günü

Mustafa Kemal, 14 gün sonra aynı soruyu sormaya devam ediyordu. Yanlış mıydı? İsmet Paşa, Paşa’nın yüzündeki yorgunluğu ve tereddüdü görüyordu. Konuşmak istedi ama ne diyeceğini bilemedi.

Kapı açıldı. Fevzi Paşa girdi, elinde rapor, yüzü solgundu:
“Paşam, yeni kayıplar.”
Mustafa Kemal başını kaldırmadan sordu:
“Kaç?”
“Bugün 200 asker. Toplam 6.000…”
Mustafa Kemal gözlerini kapattı.
“Yaralılar?”
“9.000 asker, paşam.”
“Yunanlılar?”
“8.000 kayıp, tahminimiz.”
“Yani biz daha çok kaybediyoruz.”
“Evet, paşam.”

Mustafa Kemal ayağa kalktı, pencereye yürüdü.
“Fevzi Paşa, dürüst ol. Bu savaşı kazanabilir miyiz?”
Fevzi durdu, derin bir nefes aldı:
“Paşam, eğer şu tempo devam ederse 10 gün sonra ordumuz çökebilir.”
Mustafa Kemal başını salladı:
“Evet, biliyorum.”

V. Yalnızlığın Derinliği

İsmet ve Fevzi çıktıktan sonra Mustafa Kemal yalnız kaldı. Masaya oturdu, başını ellerine gömdü. O geceyi, o seçimi, o anı tekrar hatırladı.
Bir ses:
“Paşa, bu çok tehlikeli. Eğer bu yetkiyi alırsanız ve kaybederseniz, her şey biter.”
Mustafa Kemal:
“Biliyorum.”
“O zaman neden?”
“Çünkü başka yol yok.”
“Bu bir intihar.”
“Belki. Ama denemeden kaybetmek daha kötü.”

VI. Kararın Bedeli

Sabah oldu. Güneş bile yorgun görünüyordu. Askerler savaşa hazırlandı, 15. gün başlıyordu. Mustafa Kemal çadırın dışında, askerleri izledi. Yüzlerinde yorgunluk, umutsuzluk ama hâlâ savaşan bir azim vardı.

Genç bir asker geçti önünden. 18 yaşında, yüzünde yara, gözlerinde korku ama yürüyordu.
Mustafa Kemal onu durdurdu:
“Asker, adın ne?”
“Mehmet, paşam.”
“Kaç gündür savaşıyorsun?”
“14 gün, paşam.”
“Yorgun musun?”
Mehmet durdu. Cevaplamak zordu. Sonunda, “Yorgunum ama vazgeçmedim,” dedi.
Mustafa Kemal sordu:
“Neden vazgeçmedin, Mehmet?”
“Çünkü siz vazgeçmediniz, paşam.”

Mustafa Kemal’in içinde bir şey kırıldı, belki de onarıldı.
“Git Mehmet, dikkatli ol.”

VII. Kararsızlık ve Kararlılık

Mustafa Kemal çadırına girdi. Anladı ki seçim doğru ya da yanlış, artık geri dönüş yoktu. İsmet içeri girdi:
“Paşam, Yunanlılar büyük saldırı hazırlıyor.”
Mustafa Kemal’in gözlerinde artık şüphe yoktu. Sadece kararlılık:
“Ne zaman?”
“Bugün öğleden sonra, tüm güçleriyle. Tahminimiz 42.000 asker.”
“Bizim savunma?”
“28.000, paşam.”

Mustafa Kemal haritaya baktı. Ama artık sayılara değil, Mehmet’in yüzüne bakıyordu.
“İsmet, bütün birliklere mesaj gönder: Bugün son gün değil, yarın da son gün değil. Son gün biz vazgeçtiğimiz gündür ve biz asla vazgeçmeyeceğiz.”

VIII. Yetki ve Sorumluluk

Gecenin bir vakti, Ankara’da küçük bir odada, Mustafa Kemal bir kağıdın başında oturuyordu. Yazmaya çalışıyor, ama her cümlede duruyordu:
“Ya yanlışsa?”

İsmet Paşa içeri girdi:
“Paşam, yarın meclise sunacaksınız. Hâlâ yazmadınız mı?”
“Yazamıyorum. Çünkü her cümlede düşünüyorum: ya yanlışsa.”

Mustafa Kemal ayağa kalktı:
“Yarın meclisten ne isteyeceğim biliyor musun? Tam yetki, mutlak yetki. Ordunun tamamı, kararlar, stratejiler, her şey bende olacak. Bu bir adamın eline ne kadar güç demek, İsmet?”
“Çok fazla güç, paşam.”
“Tarih ne diyor böyle güç hakkında?”
“Tarih genelde kötü sonuç verir, paşam.”
“Diktatörler, tiranlar, sultanlar… Hepsi tek adam gücüyle başladı, felaketle bitti.”

“Peki neden yapıyorsunuz?”
“Çünkü başka seçenek yok.”

IX. Mecliste Tarihi An

Ertesi gün meclis salonu doluydu. 120 milletvekili, sessiz, gergin. Mustafa Kemal kürsüye çıktı:
“Vatan tehlikede. Düşman yaklaşıyor. Bu kritik anda, ordumuzun tek komutanlığa ihtiyacı var. Ben bu sorumluluğu almaya hazırım. Ama biliyorum, bu büyük bir risk. Size güç istiyorum. Çok fazla güç. Ve tarih gösterdi ki, tek adam gücü genelde felakete yol açar. O yüzden size söz veriyorum: 3 ay, sadece 3 ay. Zafer kazanırsam yetkiyi geri veririm. Kaybedersem, beni yargılayın.”

Tartışmalar, fısıltılar, endişeler… Oylama zamanı geldi. 80 kabul, 40 red. Mustafa Kemal kürsüde duruyordu. Alkış yoktu, çünkü bu bir yükün başlangıcıydı.

X. Savaşın Kaderi

Gece, Mustafa Kemal’in odası yalnızdı. Dışarıda Ankara’nın ışıkları azdı. “Yaptım,” diye fısıldadı kendine. Ama içinde bir şüphe vardı. “Ya yanlışsa?”

Fevzi Paşa girdi:
“Paşam, ilk emirler hazır.”
“Sakarya hattı, tüm birliklerin konsolide edilmesi, tek komuta altında hemen.”
“Evet, paşam.”

Ve o gece, Mustafa Kemal çok az uyudu. Çünkü şimdi başlıyordu gerçek test. Eğer kaybederse her şey bitecekti.

XI. En Riskli Karar

Bir sabah, top sesleri karargaha çok yaklaştı. Subaylar, “Paşam, karargahı taşımalıyız,” dedi. Mustafa Kemal düşündü:
“Hayır, taşımıyoruz. Eğer karargahı taşırızsa, askerler paşa kaçıyor diye düşünür, moral çöker.”

Yunan topçusu kör atış yapıyordu. Ve bilseler bile kaçmayacaklardı.
Topçu ateşi karargaha 300 metreye kadar yaklaştı. Ama kimse kaçmadı. Çünkü Mustafa Kemal kaçmıyordu.

XII. Her Gün Yeni Bir Kriz

Her gün yeni bir kriz, yeni bir karar. Her gün yeni kayıplar.
“Kaç askerimiz kaldı?”
“42.000-47.000.”
“Başlangıç 58.000.”
“Her gün ortalama 700 kayıp. Bu tempo devam ederse 7 gün dayanabiliriz, paşam.”

Mustafa Kemal cepheye indi, askerleri gördü. Yorgun, bitkin, umutsuz. Moral çökerse, her şey çökerdi.

Bir çadırdan çığlıklar yükseldi. Mehmet, o genç asker, sinir krizi geçiriyordu. Mustafa Kemal yanına gitti:
“Mehmet, ben buradayım.”
“Dayanamıyorum artık, paşam. Kazanabilir miyiz?”
Mustafa Kemal cevap veremedi. Çünkü o da bilmiyordu.

XIII. Son Saldırı ve Son Karar

Bir sabah, Fevzi Paşa koştu:
“Paşam, Yunan saldırısı! 8. ve 9. fırka arasına, 40.000 asker. Bizim orada 22.000 askerimiz var, çok yorgunlar.”

Yedek birlik yoktu.
Mustafa Kemal karar verdi:
“Karargah muhafızları cepheye, boşluğu kapatacaklar.”
“Paşam, karargah savunmasız kalır.”
“Eğer cephe kırılırsa karargah önemli değil. Ama cephe tutarsa, karargah da güvende.”

Karargah muhafızları cepheye gitti. Boşluk kapatıldı. Yunan saldırısı durduruldu. Savaşın dengesi değişiyordu.

XIV. Zafer ve Bedeli

Sonunda, Yunan ordusu geri çekildi.
Kazandık. Ama hangi fiyata?
18.000 şehit, 12.000 yaralı.

Mustafa Kemal, savaş alanında Mehmet’i buldu:
“Paşam, kazandık mı?”
“Evet, Mehmet, kazandık.”
“Ben çöktüm, paşam.”
“Mehmet, ben her gece çöktüm. Ama sabah kalkmak zorundaydım. Çünkü siz baktınız. Eğer ben çökersem herkes çökerdi. Liderlik budur: Çökmek ama kimseye göstermemek.”

XV. Sözünü Tutmak

Mecliste, 3 ay sonra yetkiyi iade etti.
“Bu zafer tek bir adamın değil. 58.000 askerin, 18.000 şehidin, Türk halkının zaferidir.”

Sonra odasında yalnız kaldı. O gece yazdığı kağıdı okudu:
“Eğer kaybedersem her şeyi kaybederiz. Ama denemeden vazgeçersek, kesinlikle kaybederiz.”

Uzun düşündü. Ve sonunda başını salladı:
“Evet, değdi. Çünkü alternatif yoktu.”

XVI. Tarihin Dersi

Tarihçiler bu kararı analiz etti.
“Atatürk’ün başkomutanlık kararı, modern Türkiye tarihinin dönüm noktasıydı. Demokratik riskti, kişisel riskti, ama kaçınılmazdı.”

Mehmet köyüne döndü.
Gazeteci sordu:
“Savaşta en çok neyi hatırlıyorsunuz?”
“Paşa’nın gözlerini. Çökmüştüm, ama Paşa geldi. O da yorgundu ama vazgeçmiyordu. Eğer Paşa vazgeçmiyorsa, ben nasıl vazgeçerim?”

Liderlik: kendi yorgunluğuna rağmen başkalarına güç vermek, kendi korkuna rağmen başkalarına cesaret vermek, kendi şüphelerine rağmen başkalarına umut vermek.

Atatürk’ün o kimsenin almak istemediği riski, bir millete bağımsızlık verdi.

XVII. Bugüne Miras

Aradan 103 yıl geçti. O karar hâlâ tartışılıyor, tarih kitaplarında okutuluyor, liderlik seminerlerinde örnek gösteriliyor. Ama asıl soru şu: O gece, o boş kağıt karşısında Mustafa Kemal ne düşünüyordu?

“Ya yanlışsa?”
Bu soru, her liderin, her insanın, her ebeveynin, her girişimcinin, her doktorun, her öğretmenin sorusudur.
Hayat seçimlerden oluşur. Her seçim bir risk, her risk “ya yanlışsa?” sorusunu getirir.

Ama Atatürk’ün cevabı şuydu:
“Yanlış olabilir. Ama denemek zorundayım. Çünkü bazen hayatta iki seçenek vardır: Risk almak ve belki kaybetmek. Risk almamak ve kesinlikle kaybetmek.”

Ve o, ikinci seçeneği kabul edemedi.

XVIII. Son Söz

Evet, 18.000 şehit verildi. Ama o karar alınmasaydı, Yunan ordusu Ankara’ya girer, Türkiye bağımsızlığını kaybederdi.
18.000 şehit korkunç bir bedel, ama 100 yıllık bağımsızlık, 85 milyon insanın özgürlüğü o bedelin getirisidir.

Mehmet köyüne döndü, evlendi, üç çocuğu oldu.
Gazeteci sordu:
“Pişman mısınız savaşa gittiğinize?”
“Hayır. O savaş çocuklarımın, torunlarımın özgür yaşamasını sağladı. Ama unutmuyorum, 18.000 arkadaşım dönmedi. Onlar için iyi yaşamalıyım. Çünkü onlar yaşayamadı.”

Atatürk’ün kararı bize ne öğretiyor?
Birincisi: Liderlik bazen tek başına karar almaktır.
İkincisi: Lider, kendi korkusunu gizler, başkalarına cesaret verir.
Üçüncüsü: Söz vermek ve tutmaktır. Güç bağımlılık yapar, ama gerçek lider gücü bırakabilendir.

Bu hikaye sadece bir savaş hikayesi değil.
Her insanın, her liderin, her gencin, her ebeveynin hikayesidir.
Çünkü hayat zor kararlarla doludur.
Ve asıl soru: Ya yanlışsa?

Ama Atatürk’ün cevabı:
“En kötü şey, korku yüzünden hiç denemeden vazgeçmektir.”

Ve tarih, cesur olanları hatırlar.
Korkanları değil.

Son.