Baba ve bebek Ağrı Dağı’nda kayboldu… 8 yıl sonra iki öğrenci beklenmedik bir şey buldu…

.
.
.

Ağrı Dağı’nda Kayıp Baba ve Bebek

Ağrı Dağı’nın eteklerinde, Eylül ayının o sert ve kuru sabahlarından biri yaşanıyordu. Dağın doruğundan kopup gelen rüzgâr, taşları yalayarak iniyor, insanın iliğine işleyen bir soğuk taşıyordu. Karabulak Köyü’nden yaşlı çoban Ahmet’in tarif ettiği dar mağaraya doğru ilerleyen iki arkeoloji öğrencisi, her adımda nefeslerini biraz daha tutuyordu.

Ömer yirmi beş yaşındaydı. Geniş omuzlu, sert bakışlıydı ama gözlerinin derininde sürekli bir tedirginlik saklıydı. Boynundan sarkan eski fotoğraf makinesi, çocukluğundan beri onunla olan tek sadık yol arkadaşıydı. Berfin ise yirmi üç yaşındaydı; ince yapılı, dikkatli ve her ayrıntıyı not defterine geçirmeyi alışkanlık hâline getirmişti. Bu saha çalışması, üniversitedeki tezleri için sıradan bir keşif gibi başlamıştı. Ama Ağrı Dağı, sıradan hikâyeleri sevmezdi.

“Ahmet amcanın dediği yer burası olmalı,” diye fısıldadı Berfin. Fenerini mağaranın karanlık ağzına tuttuğunda ışık, binlerce yıllık taşların üzerinde ürkekçe gezindi.

“Dikkatli ol,” dedi Ömer. Ayağının altındaki çakıllar çıtırdadı. “Bu tür mağaralarda zemin her an çöker.”

İçeri girdiklerinde hava bir anda değişti. Soğuk, nemli ve ağırdı. Dar bir geçitten eğilerek geçtiler. Ardından geniş bir boşluk açıldı önlerinde. Fener ışıkları, mağara duvarlarındaki nem damlacıklarında titriyordu.

Berfin bir anda durdu.
“Ömer… şuraya bak.”

Kayaların arasında sıkışmış insan kemikleri vardı. Yanında küçük, solmuş çocuk kıyafetleri… Ömer diz çöktü, feneri dikkatle gezdirdi. Kemiklerin yanında paslanmış eski bir kasetçalar duruyordu. İçinde hâlâ bir kaset vardı.

Berfin’in eli istemsizce play tuşuna bastı.

Önce cızırtı… Sonra yorgun, fısıltıya yakın bir erkek sesi:

“Eğer bunu duyan biri varsa… lütfen ona seçeneğim olmadığını söyleyin…”

Ses mağaranın uğultusuyla birleşti. İki genç birbirine baktı. Henüz bilmedikleri şey şuydu: Bu ses, sekiz yıl önce kaybolan bir babanın son nefesiydi.


Sekiz Yıl Önce

Sekiz yıl önce, Halil Altay kollarında uyuyan bir bebekle Ağrı Dağı’na doğru yürüyordu. Bebeğin başında soluk mavi bir bere vardı. Halil’in yüzü çökmüş, gözlerinin altı morarmıştı. Günlerdir uyumadığı belliydi. Arkasına dönüp baktı; karla örtülü patika silinmişti bile.

“Bebeğim…” diye fısıldadı. “Seni korumak için her şeyi yapacağım.”

Rüzgâr sanki onları kovalıyordu. Halil’in omuzları yalnızca bebeğin ağırlığından değil, taşıdığı sırrın yükünden de çökmüştü. O sırrı öğrendiği gün, hayatı paramparça olmuştu.

Sis çökerken dağın yamacındaki mağaraya sığındı. Ağrı Dağı, heybetiyle onları yutacak gibiydi. Halil bebeğin alnına bir öpücük kondurdu.

“Affet,” dedi. Son sözü buydu.


Kasetin Devamı

Mağarada kaset yeniden cızırtıyla konuştu:

“Bizi bulacaklar… Çocuğu alacaklar… Deney… Doktorlar yalan söyledi… Zeynep hiçbir şey bilmiyor…”

Kaset aniden durdu. Son bir cümle duyuldu:

“Oğlum seni seviyorum. Kan bağımız bizim sırrımız.”

Ömer’in yüzü bembeyaz oldu.
“Bu… bu imkânsız,” dedi. “Sekiz yıl önce Ağrı Dağı’nda kaybolan Halil ve bebeği… Bu onlar.”

Berfin sırtını duvara dayadı.
“Peki bebek nerede? Kemikler burada ama bebeğin iskeleti yok.”

Ömer kemiklerin yanındaki mavi bereyi eline aldı. Üzerinde eski kan lekeleri vardı.
“Halil ve Mehmet Altay,” dedi. “Babam o zamanlar bölgede görevli askeri doktordu. Bu olayı hatırlıyorum. Kimse inanmadı Zeynep öğretmene.”

Berfin irkildi.
“Yani bu sadece kayıp bir aile hikâyesi değil… başka bir şey var.”

O anda mağaranın derinliklerinden bir ses geldi. Belki bir taş düştü, belki rüzgâr oynadı. Ama ikisi de aynı şeyi hissetti: Yalnız değillerdi.


Anne Zeynep

Doğu Bayazıt’ta Zeynep, emniyet müdürlüğünün avlusunda oturuyordu. Ellerinde siyah bir şal, gözlerinde bitmeyen bir yorgunluk vardı. Sekiz gündür her sabah buraya geliyordu.

“Hiçbir iz yok,” dedi Komiser Faruk. “Ağrı Dağı’nı didik didik aradık.”

“İnanın bana,” dedi Zeynep. “Halil böyle bir şey yapmazdı.”

Tam o sırada komşuları Nazife içeri girdi. Fısıltılar, bakışlar, şüphe… Köyde dedikodular başlamıştı. Zeynep, kocasının kaçtığına, bebeğini götürdüğüne inandırılmaya çalışılıyordu.

Bir süre sonra görevden alındı. Ardından annesinin evine sığındı. Geceleri uyuyamıyor, Halil’in yatağında ağlıyordu.

Bir gece rüyasında Halil’i dağın zirvesinde gördü.
“Onu korumak zorundayım,” diyordu Halil.
“Beni arama.”

Ama Zeynep uyandığında tek bir şey biliyordu: Aramaktan vazgeçmeyecekti.


Hastane Kayıtları

Ömer ve Berfin Van’daki eski devlet hastanesinin arşivine indi. Küf kokusu ve sararmış dosyalar arasında aradıklarını buldular.

Altay Mehmet.

Berfin dosyayı inceledi.
“Bebeğin kan grubu AB Rh negatif… Anne ve babanınkiyle uyuşmuyor.”

Ömer’in kalbi hızlandı.
“Yani… Mehmet onların biyolojik çocuğu olmayabilir.”

O anda yaşlı bir hemşire ortaya çıktı.
“O dosyayı hemen yerine koyun,” dedi titreyerek. “Bu iş çok tehlikeli.”

Ama çok geçti. Gerçek kapıyı aralamıştı.


Proje 23

Berfin’in araştırmaları korkunç bir tabloyu ortaya çıkardı: Proje 23.

Van bölgesinde, yıllar önce yürütülmüş gizli bir askeri deney… Özel kan gruplarına sahip bebekler seçiliyor, ailelerinden habersiz değiştiriliyordu. Amaç; hastalıklara dirençli, fiziksel olarak üstün bireyler üretmekti.

Ömer’in babası, Doktor Kemal Aydın, bu projede yer almıştı. Dedesi ise emekli bir albaydı.

“Babam böyle bir şey yapmaz,” diye fısıldadı Ömer. Ama kanıtlar acımasızdı.

Halil, bu projede laboratuvar teknisyeniydi. Gerçeği öğrendiğinde, Mehmet’in biyolojik çocukları olmadığını fark etmişti. Ve bebeği alıp kaçmıştı.


Gerçek Çocuk

Zeynep’e bir telefon geldi.
“Oğlunuz yaşıyor,” dedi hemşire. “Ama kim olduğunuzu bilmiyor.”

Erzurum’daki çocuk yurdunda, dokuz yaşında bir çocuk vardı: Serhat.

DNA testi sonucu netti.
Zeynep Altay, Serhat’ın biyolojik annesiydi.

Zeynep oğluna gerçeği anlattığında çocuk geri çekildi.
“Ben Serhat’ım,” dedi ağlayarak. “Ben buradayım. Burayı seviyorum.”

Zeynep’in kalbi parçalandı ama onu zorlamadı.
“Bazen sevmek, bırakmayı bilmektir,” dedi.


Halil’in Mektubu

Berfin, Ağrı Dağı’nda yanmış bir ağacın altında gömülü metal bir kutu buldu. İçinde Halil’in mektubu vardı:

“Mehmet bizim biyolojik oğlumuz değildi. Onu deney için değiştirdiler. Gerçek oğlumuzu bulamadım. Ama Mehmet’i kurtarabilirdim. Onu bir yolcuya teslim ettim. Yaşıyor. Beni affet.”

O mektup, her şeyi yerine oturttu.


Sonuç

Belgeler basına sızdı. Proje 23 ortaya çıktı. Doktor Kemal Aydın ve Albay Selim Aydın gözaltına alındı. Ülke sarsıldı.

Zeynep, Erzurum’da küçük bir ev tuttu. Serhat’ı zorlamadan, sabırla bekledi. Haftalar sonra çocuk ona bir resim getirdi: El ele tutuşan bir kadın ve çocuk.

“Annem,” yazıyordu altında.

Bir yıl sonra Serhat, düştüğünde dizini kanattı. Onu kaldıran adamın yüzünde bir anlık tanıdıklık hissetti.

“Baba…” diye fısıldadı.

Halil’in sesi, karın altında hâlâ yankılanıyordu.

Bazen bir baba, çocuğunu korumak için hayatını feda eder.
Bazen bir anne, çocuğunu özgür bırakacak kadar sever.

Ağrı Dağı’nın sırrı buydu.