“BANA ARTIKLARI VER, SANA YÜRÜMEYİ ÖĞRETEYİM!” – TEKERLEKLİ SANDALYEDEKİ MİLYONER GÜLDÜ, 2 DAKİ…
.
Soğuk, Eskişehir’in üzerine ağır bir örtü gibi çökmüştü o sabah. Haziran ayı olmasına rağmen İç Anadolu’nun o keskin ayazı, insanın tenine yapışıyor, nefesi ince bir sise dönüştürüyordu. Şehir henüz uyanıyordu. Fırınlardan yayılan taze ekmek kokusu, kaldırımlardaki gece çiğinin nemiyle karışıyor, geniş bulvarlardaki trafik ağır ağır canlanıyordu.
Saat 07.42’de Atatürk Bulvarı’ndaki ışık kırmızıya döndü.
Tam o anda, hayatın alışıldık akışı küçük bir sapma yaşadı.
Siyah, ithal, camları filmli bir sedan araç yavaşça durdu. İçinde, özel olarak genişletilmiş koltuğuna yaslanmış bir adam oturuyordu: Rıza Kavalcante.
Rıza, bulunduğu her ortamın dengesini değiştiren türden bir adamdı. Uzun boylu ya da fiziksel olarak ürkütücü değildi; ama otuz yıl boyunca tuğla tuğla ördüğü otoriteyi üzerinde taşıyordu. İç Anadolu’nun dört bir yanına yayılmış mülkleri, projeleri, ortaklıkları vardı. Şehirlerin siluetine müdahale etmiş bir adamdı o.
Ama üç yıl önce, hayatın kontrolü elinden kaymıştı.
Islak bir otoyolda, fark edilmeyen bir viraj ve birkaç saniyelik bir hata… O an, her şeyi yönetmeye alışmış adam, kendi bedenini yönetemez hale gelmişti. Omurilik yaralanması “tam olmayan” kategorisindeydi. Doktorlara göre umut vardı. Rıza’ya göre ise bu, sadece belirsizlikti.
On ay sonra tedaviyi bırakmıştı.
Kaybı kabul etmişti.

Hayatına tekerlekli sandalyede devam ediyordu.
Aracı kullanan Kerem, sessizliği bozmayı bilmeyen nadir insanlardandı. Rıza’nın yanında konuşmadan durabilen, bu yüzden de yanında kalabilen biri.
İkisi de ışığın yeşile dönmesini bekliyordu.
Tam o sırada cama vuruldu.
Bu, çekingen bir dokunuş değildi. İzin istemeyen, doğrudan dikkat talep eden bir vuruştu.
Rıza başını çevirdi.
Dışarıda bir kadın duruyordu.
Beyaz saçları omuzlarına dökülüyordu. Bu yaşlılığın solgun beyazı değil, bilinçli bir seçimin parlaklığıydı. Kıyafetleri eskiydi ama üzerinde tuhaf bir vakar vardı. Gözleri ise… gözleri canlıydı. Fazlasıyla canlı.
Rıza, Kerem’e işaret etti. Cam iki parmak aralandı.
Kadın eğilmedi. Dik durdu.
“Bana sofrandan artanları ver,” dedi sakin bir sesle.
Sonra hiç duraksamadan ekledi:
“Ben de sana yürümeyi öğreteyim.”
.
Sessizlik.
İki saniye.
Ve ardından Rıza’nın kahkahası.
Bu kahkaha, nezaketle ilgili değildi. Haklı olduğuna inanan bir adamın kahkahasıydı.
“Yürü Kerem,” dedi.
Cam kapandı. Işık yeşile döndü. Araç ilerledi.
Kadın kaldırımda kaldı.
Ama hikâye orada bitmedi.
İki dakika sonra, Rıza bir şey hissetti.
Sol ayağında hafif bir karıncalanma.
Üç yıldır hiçbir şey hissetmeyen bir beden için bu, neredeyse imkânsızdı.
Başta önemsemedi. Mantıklı açıklamalar aradı. Dolaşım, baskı, pozisyon…
Ama his kaybolmadı.
Hatta yayıldı.
O günün geri kalanında, zihninde tek bir soru vardı: zamanlama.
Kadın konuşmuştu.
İki dakika sonra bu his gelmişti.
Tesadüf, ciddiye alınamayacak kadar saçma ama görmezden gelinemeyecek kadar kusursuzdu.
Ertesi gün, Rıza o kadını buldurdu.
Adı Rahime Soylu’ydu.
Bir zamanlar başarılı bir fizyoterapistti. Nörolojik rehabilitasyon uzmanı. Akademik geçmişi güçlüydü. Ama bir iftira, uzun süren bir dava ve kaybedilen itibar… onu sokaklara düşürmüştü.
Köprü altında yaşıyordu.
Ama yenilmiş gibi görünmüyordu.
Bu, Rıza’nın dikkatini çekti.
Ve bir teklif yaptı.
Sekiz ay.
Bir daire.
Tam yetki.
Ve eğer işe yararsa… sınırsız bir ödül.
Rahime kabul etti.
Ama bir şartla:
“Bana itaat edeceksin.”
Rıza, hayatında ilk kez böyle bir şartı kabul etti.
Tedavi başladı.
Sabah 5’te.
Her gün.
Sessizlikle.
Rahime’nin yöntemi alışılmış değildi. Ama bilim dışı da değildi. Dokunsal uyarılar, nefes egzersizleri, sinir sistemi aktivasyonu…
Ama en zor olanı “hafıza”ydı.
Yürümenin hissini hatırlamak.
Rıza için bu, fiziksel değil zihinsel bir mücadeleydi.
İlk haftalar zordu.
Ama sonra küçük değişimler başladı.
Bir sıcaklık hissi.
Bir baskı algısı.
Ve altıncı haftada…
Sol ayak küçük parmağı kıpırdadı.
Çok küçük.
Neredeyse fark edilmez.
Ama gerçekti.
Rıza hiçbir şey söylemedi.
Rahime de söylemedi.
Bazı anlar, kelimelerle küçültülemezdi.
Ama her şey bu kadar basit değildi.
Rıza’nın kızı Işıl, bu sürece şüpheyle yaklaşıyordu. Başarılı, zeki ve kontrolü seven bir kadındı. Babasının bu bilinmeyen kadına bu kadar güvenmesini riskli buluyordu.
Ve fark edilmeden müdahale etmeye başladı.
Seans saatleri değiştirildi.
Toplantılar araya sokuldu.
Ritmi bozmaya çalıştı.
Rahime bunu fark etti.
Ama durmadı.
Çünkü onun için bu sadece bir tedavi değildi.
Bu, bir ihtimaldi.
Ve bazı ihtimaller, her şeye rağmen korunmaya değerdi.
.
Bir gece, Rıza tek başına kaldı.
İlk kez, Rahime olmadan egzersiz yaptı.
Gözlerini kapattı.
Yürümeyi hatırlamaya çalıştı.
Adım atmayı.
Dengeyi.
Teması.
Hiçbir şey hissetmedi.
Ama…
Küçük parmağı bir kez daha kıpırdadı.
Karanlıkta.
Sessizce.
Gerçekti.
News
YAŞLI ADAMA ‘Dilenci’ Dediler, Ama Kim Olduğunu Öğrenince DİZ ÇÖKTÜLER!
YAŞLI ADAMA ‘Dilenci’ Dediler, Ama Kim Olduğunu Öğrenince DİZ ÇÖKTÜLER! . . . Kurban Bayramı arifesiydi. Akşam güneşi Bolu dağlarının…
Mafya patronu şantiyesini ziyaret etti — yemek satan bekar bir anneye aşık oldu
Mafya patronu şantiyesini ziyaret etti — yemek satan bekar bir anneye aşık oldu . Bir Lokma Umut Chicago’nun sert rüzgârları,…
Kılık Değiştiren Başkomiser, Rüşvetçi Polisleri Tek Başına Bitirdi! O TOKAT Her Şeyi Başlattı!
Kılık Değiştiren Başkomiser, Rüşvetçi Polisleri Tek Başına Bitirdi! O TOKAT Her Şeyi Başlattı! . . . Kılık Değiştiren Başkomiser İstanbul’un…
62 Yaşındaki Hastanın Gizlediği Sır — Elindeki Türk Bayrağının Hikayesi Doktorları Şoke Etti
62 Yaşındaki Hastanın Gizlediği Sır — Elindeki Türk Bayrağının Hikayesi Doktorları Şoke Etti . . . Bayrağın Sessiz Nöbetçisi Ankara…
1982’de gelin düğünden sonra kayboldu — 40 yıl sonra bir fotoğraf tüm aileyi şoke etti
1982’de gelin düğünden sonra kayboldu — 40 yıl sonra bir fotoğraf tüm aileyi şoke etti . Karanfil Yaprakları 1982 yazının…
8 Yıl Sonra! Mezardaki Ayakkabıları Suçlu mu Bıraktı?
8 Yıl Sonra! Mezardaki Ayakkabıları Suçlu mu Bıraktı? . 8 Yıl Sonra Gelen Gerçek: Kırmızı Ayakkabılar 1994 yılının Eylül ayı……
End of content
No more pages to load






