“Benimle yaşamaya bir hafta bile dayanamazsın,” dedi. Ben de şöyle cevap verdim: “Gitmiyorum…
.
.
.
Gitmiyorum – Bir Haftadan Fazla Kalanlar
Bölüm 1: Bir Hayatın Kapanışı
“Benimle yaşamaya bir hafta bile dayanamazsın,” dedi. Gözlerinde, bugüne kadar kimseye inanmamış birinin yorgun, keskin bakışı vardı. Ben ise sadece başımı salladım: “Gitmiyorum.”
Adım Caner Yılmaz. 27 yaşındayım. Hayatım birkaç hafta öncesine kadar Liman Hisar’ın arka sokaklarında, küçük bir tamirhanede geçiyordu. Yağ değişimleri, fren balataları, arada motor rektifiyesi… Yaptığım iş büyük bir şey değildi ama elektrik faturasını ödememe yetiyordu. Ta ki bir sabah patronum Ahmet Usta, küçülmeye gitmeye karar verene kadar. Son maaş zarfımı elime tutuşturdu, gözlerini kaçırarak “Kişisel algılama evlat, sadece şanssızlık,” dedi.
O an, kolumun altına sıkıştırdığım alet çantam ve midemdeki o düğümle sokağa çıktım. Durup üzülmeye, kara kara düşünmeye vaktim yoktu. Memleketim Aydın’da, annemin reçeteleri benim para göndermemden hızlı tükeniyordu. İki küçük erkek kardeşim üniversitede, burslar yetmeyince onlara destek olmak bana kalıyordu. Faturalar, kira, mutfak masrafları ve her ay gönderilmesi gereken havaleler… Seçimlerimden pişman olacak lüksüm yoktu. Hemen işe ihtiyacım vardı.
Tam o çaresizliğin ortasında telefonum çaldı. Bir süre önce internetten başvurduğum bir istihdam bürosu arıyordu. Adamın sesi keskin ve iş odaklıydı: “Sizin için bir iş var. Kişisel asistanlık, tam zamanlı, dolgun maaş, yatılı ve hemen başlıyor.” Detay vermedi, ben de sormadım. Söylediği maaş, tamirhanedekinin iki katıydı. Yeme, içme, barınma dahil. Gerçek olamayacak kadar iyi geliyordu ama çaresizlik insanı kör eder. Hiç düşünmeden “evet” dedim.
Bir gece içinde temel eşyalarımı, iş botlarımı, birkaç kıyafetimi ve annemin eski bir fotoğrafını bir çantaya doldurdum. Ertesi sabah yola çıktım.

Bölüm 2: Yeni Bir Dünya
Adres, Beylerbeyi’nin en lüks sitelerinden birine çıktı. Hava bile para kokuyordu. Uzun araba yolunun iki yanında palmiye ağaçları, ev ise boydan boya camlarla kaplı, modern bir malikaneydi. Hurda kamyonetimi, kapının önündeki gıcır gıcır siyah bir jipin yanına park ettim. Daha o andan itibaren kendimi oraya ait hissetmedim.
Kapıda üniformalı bir kadın karşıladı, kendini Meryem olarak tanıttı. Elime temel bir sözleşme ile günlük programı tutuşturdu. Fazla bir nezaket göstermeden içeri davet etti. Evin içi kusursuzdu ama buz gibi soğuktu. Mermer zeminler, minimalist mobilyalar, yaşanmışlığa dair tek bir iz yoktu. Ne aile fotoğrafı, ne biblo, ne çocuk sesi… Sadece ayak seslerimin yankısı.
Meryem Hanım bana mutfağı, spor salonuna çevrilmiş bir odayı ve küçük misafir dairesini gösterdi. “Bayan Ece Hanım oturma odasında,” dedi. “Programa uyun, yemekler ve ilaçlar saatinde, gerektiğinde hareketine yardımcı olun. Kendisi biraz titizdir.” Ne demek istediğini sormama fırsat kalmadan yanımdan ayrıldı, beni dosya elimde koridorda bıraktı.
Derin bir nefes aldım, oturma odasına yürüdüm. Oradaydı: Ece Arslan. Körfez manzaralı pencerenin önünde, yüksek teknolojili tekerlekli sandalyesinde. Kucağında açık bir kitap. Beklediğimden gençti, belki 31 yaşında. Keskin yüz hatları, koyu renk saçları, bir davetsiz misafiri süzen bakışları…
Bir gece önce hızlıca internette aratmıştım. Ece, kendi çabasıyla milyoner olmuş, teknoloji girişimlerinde servet kazanmış bir risk sermayedarıydı. İki yıl önce geçirdiği trafik kazası onu belden aşağı felç bırakmıştı. Gazeteler “trajedi” demişti. Magazin “inzivaya çekildi” diye yazıyordu.
Kitabı kenara bıraktı, beni baştan aşağı süzdü. “Bir tane daha mı? Bu geçit töreni ne zaman bitecek?” Sonra bana döndü: “Yeni çalışan sen olmalısın. Adın ne?”
“Caner Yılmaz.” Bir adım öne çıktım, mesafemi korudum. “Ne zaman isterseniz başlamaya hazırım.”
Kısa ve acı bir kahkaha attı. “Başlamak mı? Çoğu günü bile çıkaramıyor. Kimse benimle bir hafta bile dayanamadı.” Sesi sakindi ama içinde bir bıçak vardı. Beni haklı olduğunu kanıtlamaya davet ediyordu.
Başımı salladım, programa göz attım. “Peki, ben buradayım. İlk işimiz ne?”
Bölüm 3: Bir Hafta Savaşı
Günün geri kalanı açık bir sınavdı. Küçük başladı. Ece bir bardak su istedi, sonra bardağı masadan devirdi. “Temizle,” dedi. Hiçbir şey söylemeden temizledim. Öğle yemeği hazırlığında her adımı eleştirdi. Sandviç çok kuruydu, tabak soğuktu, sandalye yanlış konumdaydı. Terapi matına geçişte bağırdı: “Hepsini yanlış yapıyorsun. Burada ne için bulunduğunu biliyor musun?”
Tartışmadan tutuşumu düzelttim. Akşama doğru ilaç şişesini bilerek devirdi, hapları odanın dört bir yanına saçtı, toplarken yavaş olduğum için azarladı. “Sen de diğerleri gibisin. Yakında gidersin. Kimse bu gerçekle baş edemez…”
Son hapı almak için yerde diz çökmüşken başımı kaldırıp ona baktım. Gitmemi bekliyordu ama gitmedim. Şişeyi tepsisine bıraktım, sakince ayağa kalktım.
“Eğer gitmemi istiyorsanız beni kovun,” dedim. “Aksi takdirde kalıp işimi yapacağım.”
İlk kez yüzünde bir şaşkınlık pırıltısı gördüm. Birinin geri çekilmeden ona karşı durmasına alışık değildi. Başını çevirip pencereden akşam ışığına baktı. “Göreceğiz,” diye mırıldandı ama beni kovmadı.
O gece odama giderken bunun sadece bir iş olmadığını biliyordum. Bu bir savaş alanıydı. Ne onun için ne de benim için kaçıp gitmek bir seçenek değildi.
Bölüm 4: Kırılan Zırhlar
Günler bir rutine dönüştü. Ama bu, kenarları körelten bir rutin değildi. Ece, benim çekip gitmeyi reddetmemi bir meydan okuma olarak gördü. Sabahları odasından emirler yağdırıyordu. Kahve çok zayıf, tekrar yap. Terapi sırasında direniyor, “Bu vücut tamir edilmeye değmez,” diyordu.
Ama saatler günlere, günler haftaya uzadıkça zırhındaki çatlaklar görünmeye başladı. Bakmadığımı sandığı anlarda bana kaçamak bakışlar atıyor, akşamları hakaretlerinin ısırma gücü azalıyordu. Sessiz anlarda evin hikayesini fısıldayan detayları fark ediyordum. Komodinde eski bir fotoğraf: Ece, genç ve sağlıklı, yanında bir adam. Çerçeve tozlanmış. Telefonlar seyrek geliyordu, sesi kesik ve küçümseyiciydi. “Hayır, ziyaretçiye ihtiyacım yok.” Ama telefonu kapattıktan sonra tavanı boş boş izliyordu.
Bir gece, herkes eninde sonunda beni terk eder, diye mırıldandı. Ona acımadım. Bunun en hızlı kovulma yolu olduğunu biliyordum. Sadece tutarlı kaldım. Kahvaltı, terapi, ilaçlar, rutin… Ama akşamları ona manzarayı göstermek için sandalyeyi pencereye çeviriyor, yemekleri sade ama özenli hazırlıyordum. O yalnız yemek istese de ben yakında bir yerde bekliyordum. Tamamen izole olmadığını hissetmesi için…
Beşinci gün bir şeyler değişti. Terapi sırasında, Ece kolları titreyerek ağırlıkları bıraktı. “Anlamsız,” diye tısladı. “İyileşmiyorum. Neden uğraşıyoruz?” Cevap vermedim. Seanstan sonra sandalyesine geçirirken, neredeyse duyulmayacak bir sesle sordu: “Neden hala buradasın? Diğerleri şimdiye kadar gitmişti.”
“Çünkü kalacağımı söyledim.”
O an başını kaldırdı, gözleri bende bir yalan aradı. Bulamayınca bakışını kaçırdı. O akşam yemekte, ilk kez geçmişinden bahsetti: “Otoyolda oldu. Araba kullanırken mesaj yazan bir aptal yüzünden. Sonra hastanede uyandım. Bir daha yürüyemeyeceğimi söylediler. Her şey değişti. O… kaldıramadı. Çok fazla geldiğini söyledi.”
Su sürahisini bırakıp karşısına oturdum. “Anlıyorum. Sadece uyanıp artık eski sen olmadığını fark etmek… Yer ayağının altından kayıp gidiyor gibi.”
Merakla sordu: “Sana ne oldu?”
Omuz silktim. “Babam gitti. Annem hasta. Kardeşlerim için, annem için… Dağılmaya vaktim olmadı.” Bu bir acıklı hikaye değildi. Sadece gerçekti.
İlk kez küçümsemedi. Başını salladı. O gece, düşmanca sessizlik yerine, bir şeylerin erimeye başladığı bir sessizlik vardı.
Bölüm 5: Gece ve Güven
Bir gece, acil durum zili çaldı. Odaya girdiğimde Ece’nin yüzü bembeyazdı, terden sırılsıklamdı, elleri başlığı sıkıca tutuyordu. “Acıyor…” dedi. Sinir ağrısı atağıydı.
Tıbbi notlarını okumuştum. Hemen ilaçlarını, suyu, nemli bezi getirdim. Yanına oturdum, omzunu destekledim. Atak 40 dakika sürdü. O acı dalgalarını atlatırken yanında sadece var oldum. Söz yoktu, sadece destek. Sonunda, “Neden diğerleri gibi gitmiyorsun?” diye sordu.
“Çünkü ben daha önce geride bırakıldım. Ve bir daha kimseyi bırakmamaya söz verdim.”
O geceden sonra işler değişti. Ece’nin öfke patlamaları seyrekleşti, egzersizleri sessiz kararlılıkla yaptı. Artık yardım istemek bir zayıflık değil, bir güven işaretiydi.
Bölüm 6: Kırılganlığın Gücü
İkinci haftada, Ece kendi gücüne güvenmeye başladı. Sabahları rampaları kullanarak evde dolaşıyor, artık yardımı sadece gerektiğinde istiyordu. Akşamları birlikte kitap okuyor, bazen sadece sessizce oturuyorduk.
Bir sabah, Ece’yi spor salonunda paralel barların önünde buldum. “Bugün bir şey deniyorum,” dedi. “Kendi şartlarımda ayakta durmak istiyorum. Eğer düşersem beni yakalama.”
Barları kavradı, kendini yukarı çekti. Birkaç saniye boyunca dik durdu, dizleri desteklere kilitliydi. Sonra kontrollü biçimde aşağı indi. Gözleri yaşlarla parlıyordu: “Yaptım… Sadece bir an için ama yaptım.”
Onu tebrik etmek için acele etmedim. Sadece “Yaptın,” dedim. O anda bakışlarımız buluştu, savunmasız ve canlıydı. O günden sonra ilerleme hızlandı. Sabahlar kutsal hale geldi, Ece barlarda daha uzun süre ayakta durdu, sonra koltuk değnekleriyle matın üzerinde adımlar attı. Her zafer ter ve hayal kırıklığıyla geldi ama bırakmadı.
Bölüm 7: Yakınlık ve Açılmak
Ece, fiziksel ilerlemesiyle birlikte duygusal olarak da açıldı. Bir gece, “Kazadan üç ay sonra gitti,” dedi. “Solup gitmemi izleyemeyeceğini söyledi. Ondan sonra herkesi ittim. Acınmaktansa yalnız olmak daha iyi.” Bana döndü: “Benim gibi yarım birini kimsenin sevemeyeceğini düşündüm.”
“Ben acıdığım için burada değilim,” dedim. “Olmayı seçtiğim için buradayım.”
O kelimeler orada asılı kaldı. Elimi uzattım, parmaklarım onunkilere değdiğinde elini çekmedi. Bu bir kabullenişti, paylaşılan kırılganlıktan doğan bir köprüydü.
Ben de kendi yüklerimi paylaştım. Annemin hastane masrafları, kardeşlerimin okul ödemeleri, babamın yokluğu… “Senin savaşını izlemek bana kendim için de ayakta durmam gerektiğini hatırlatıyor,” dedim.
O da dinledi, dokunuşu kolumda daha uzun süre kaldı. Sınırlar eridi, işveren ve asistan rolleri kayboldu. Aramızda isimlendirilmemiş ama kaçınılmaz bir bağ oluştu.
Bölüm 8: Birlikte Yükselmek
Üç ay geçmişti. Malikane artık boş bir sessizlikle yankılanmıyordu. Güneş ışığı, açık perdelerden süzülüyor, evde hayat vardı. Sabahlar Ece’nin sandalyesinin koridorlarda dolaştığı yumuşak vızıltıyla başlıyordu. Terapi seansları zaferlere dönüşmüştü.
Bir sabah, Ece’yi verandada buldum, gri kapüşonluma sarılmıştı. “Bir teklifim var,” dedi. “Bir projeyi yeniden başlatıyorum. Engelli bireylerin hayata entegrasyonu için destek. Bir ortak arıyorum. Bir çalışan olarak değil, bir ortak olarak.”
Gözlerine baktım, kararlılıkla karışık bir savunmasızlık gördüm. “Evet,” dedim sadece.
O gün, birlikte yeni bir şey inşa etmeye başladık. Atölye çalışmaları, fon hibeleri, topluluk erişimi… Ece ana hatlarıyla vizyonunu anlatırken ben teknik işleri üstlendim. Katılımcılar, kendini sıfırdan inşa eden bu kadından ilham alıyordu.
Bölüm 9: Kalmak ve Sevmek
Bir akşam, Ece sandalyesini bana yaklaştırdı: “Sana ödeme yapmayı kesseydim gider miydin?”
Başta bu işi para için kabul ettim. Ama şimdi daha fazlasını buldum. Anlam, amaç… Sensin Ece. İş yüzünden kalmıyorum, hayatının bir parçası olmak istediğim için kalıyorum.
Elini tuttum. “Beni bana ihtiyacın olduğu için sevmiyorum,” dedi Ece. “Seni seviyorum çünkü kaybettiğim her şeye rağmen sen kalmaya cüret ettin.”
Bölüm 10: Hikayenin Gücü
Hayat, çoğu zaman beklemediğimiz anlarda beklemediğimiz sınavlarla gelir. Ece’nin felci, benim yoksulluğum… Farklı uçurumlar gibi görünse de, ikimiz de aynı terk edilmişlik hissinin kenarındaydık.
En kıymetli ders, kalmak eyleminin gücüdür. Modern dünya gitmeyi, vazgeçmeyi över. Oysa gerçek bağlar güneşli günlerde değil, fırtınalı gecelerde kurulur. Sevgi, birini düzeltmek değil, en kırılgan halinde “Yanındayım, gitmiyorum” diyebilmektir.
Ece’nin bacaklarındaki güç, ruhundaki inançla geri geldi. O inancı yeşerten ise, herkes gider korkusunun yerini “O kalır” güvenine bırakmasıydı. Benim içinse ders, kendi değerimi başkalarının yükünü taşımakta değil, bir başkasının hayatında anlamlı bir iz bırakmakta bulmaktı.
İkimiz de yaralıydık ama birbirimizin yarasına merhem olmaya çalışmak yerine, yaralarımızla birlikte yürümeyi öğrendik. Çünkü asıl mesele düşmemek değil, düştüğünde yanında kimin beklediğidir.
SON
News
Sakarya’dan Sonra Savaş Zaten Bitmişti: Dünyanın 11 Ay Boyunca Göremediği Gizli Zafer!
Sakarya’dan Sonra Savaş Zaten Bitmişti: Dünyanın 11 Ay Boyunca Göremediği Gizli Zafer! . . . Sakarya’dan Sonra Savaş Zaten Bitmişti:…
1970 yılında gelin, düğüne giderken ortadan kayboldu – 41 yıl sonra gelinliği bulundu…
1970 yılında gelin, düğüne giderken ortadan kayboldu – 41 yıl sonra gelinliği bulundu… . . . Kayıp Gelin: Elif’in Hikayesi…
GÜZEL ÇÖP TOPLAYICI BİR KÖŞKÜN ÖNÜNDE ÇÖP TOPLADI… DİKİLEN MİLYONERİ FARK ETMEDEN…
GÜZEL ÇÖP TOPLAYICI BİR KÖŞKÜN ÖNÜNDE ÇÖP TOPLADI… DİKİLEN MİLYONERİ FARK ETMEDEN… . . . Çöpçüden Liderliğe: Julide’nin Yolculuğu Bölüm…
KURAKLIKTA ÇİFTLİK MİRAS ALAN KARDEŞLERE GÜLDÜLER… AMA KÂBUSU CENNETE ÇEVİRDİLER
KURAKLIKTA ÇİFTLİK MİRAS ALAN KARDEŞLERE GÜLDÜLER… AMA KÂBUSU CENNETE ÇEVİRDİLER . . . Kuraklıkta Çiftlik Miras Alan Kardeşlere Gülüp Geçtiler……
Churchill, Patton’ın askerlerinin SS muhafızlarına yaptıklarını öğrendiğinde ne yaptı?
Churchill, Patton’ın askerlerinin SS muhafızlarına yaptıklarını öğrendiğinde ne yaptı? . . . Bir Kampın Kapısında: Dachau, Patton, Churchill ve Tarihin…
Bir Yabancının Otobüs Parasını Öder — Onun Mafya Babası Olduğunu Bilmiyordu. Sonrası Şoke Etti
Bir Yabancının Otobüs Parasını Öder — Onun Mafya Babası Olduğunu Bilmiyordu. Sonrası Şoke Etti . . . Bir Yabancının Otobüs…
End of content
No more pages to load






