Bir Düğün Yüzüğü 19 Yıllık Kayıp Vakasını Nasıl Çözdü?

.
.
.

Bir Düğün Yüzüğü 19 Yıllık Sessizliği Nasıl Bozdu?

Hayal et: 24 yaşındasın. Hayatının aşkıyla yeni evlenmişsin. Düğün töreninde parmağına o altın yüzük takılıyor. İçine, ikinizin adı ve tarihiniz kazınmış: “Elif & Murat – 14.05.1989”. O yüzük, mutluluğunun sembolü, aşkınızın kanıtı, geleceğinizin vaadi.

O gece düğün yemeğinden sonra, beyaz kurdelelerle süslenmiş Renault 12’ye binip balayına giderken, hiçbir şeyin bu masalı yarıda keseceğini düşünmüyorsun. Oysa o gece, dağ yolunda bir virajda olanlar, sadece iki gencin değil, iki ailenin yıllar sürecek kabusunun başlangıcı olacak.

Düğün Günü

14 Mayıs 1989 Pazar günü, Bayburt merkezdeki küçük düğün salonu rengârenk süslenmiş, içi tıklım tıklım doluydu. Elif Yılmaz, 24 yaşında, beyaz gelinliği içinde ışık gibi parlıyordu. Yanında, lacivert takım elbisesiyle 26 yaşındaki Murat Demir, gururlu ve mutlu.

Altı ay önce nişanlanmış, bugün nikâh masasına oturmuşlardı. Aileler memnun, arkadaşlar coşkulu, çocuklar salonun içinde koşuşturuyordu.

Saat 16.00’da nikâh memuru salona girip masaya oturdu. Herkes susup o anı bekledi.

—Elif Yılmaz, Murat Demir’i eş olarak kabul ediyor musunuz?
—Evet, kabul ediyorum.

—Murat Demir, Elif Yılmaz’ı eş olarak kabul ediyor musunuz?
—Evet, kabul ediyorum.

Alkışlar yükseldi. Artık resmen evliydiler.

16.30’da sıra yüzüklere geldi. Murat, Elif’in parmağına ince, sade bir altın yüzük taktı. Elif de Murat’ın parmağına daha kalın, klasik bir altın yüzük. Bu yüzükleri bir hafta önce Bayburt’un en iyi kuyumcusunda yaptırmışlardı. Dıştan sade, içten çok özeldiler. Murat’ın yüzüğünün içine “Elif & Murat 14.05.1989”, Elif’inkine de aynı şekilde isimler ve tarih kazınmıştı.

Murat, yüzüğe bakıp fısıldadı:

—Sonsuza kadar.

Elif gülümseyerek aynı kelimeleri tekrarladı:

—Sonsuza kadar.

Düğün yemeği başladı; et, pilav, salata, tatlı… Saat ilerledikçe müzik hızlandı, danslar çoğaldı. Akşam 20.00’de ilk danslarını yaptılar; yavaş, romantik bir şarkı eşliğinde. Elif’in annesi Hacer, masada oturmuş, mutluluktan ağlıyordu.

—Kızım çok güzel oldu, —dedi yanındaki komşusuna.— Murat da iyi çocuk. İnşallah bahtları açık olur.

Murat’ın babası Ali, gururla oğluna bakıyordu.

—Oğlum adam oldu, —dedi—. Evlendi, sorumluluk aldı. Şimdi kendi ailesini kuracak.

Saat 22.30’da düğün bitti, misafirler yavaş yavaş dağıldı. Elif ve Murat, beyaz Renault 12’ye bindiler. Arabanın arkasına “Yeni Evli” yazısı asılmıştı.

Hacer Hanım kapıya kadar geldi.

—Dikkatli sürün, yol karanlık, —diye uyardı.

Murat gülerek:

—Merak etmeyin anne, dikkatli olacağım. Yarın geliriz, —dedi.

—Nereye gidiyorsunuz? —diye sordu Hacer.

—Trabzon’a, —dedi Elif.— Bir gecelik balayı. Yarın akşam döneceğiz.

—Tamam kızım… Dikkat edin. Sizi çok seviyorum.

Elif annesine sarıldı.

—Biz de seni seviyoruz anne. Yarın görüşürüz.

Saat 23.00 sularında Bayburt-Trabzon yoluna çıktılar. Yol dağlık ve virajlıydı, solda Çoruh Nehri akıyordu. Aydınlatma yoktu; sadece far ışıkları. Murat, hızını 60-70’in üzerinde tutmuyordu. Radyoda romantik parçalar çalıyor, ikisi de balayı planları yapıyordu.

—İlk kez balayına gidiyoruz, —dedi Elif heyecanla.

—Tek gece ama çok özel olacak, —dedi Murat.— Trabzon’da güzel bir otel ayarladım. Yarın denize de gideriz istersen.

—İsterim, —dedi Elif, gülerek.— İstediğim her yere gideceğiz, değil mi?

Murat, direksiyona bakarken, bir yandan da parmağındaki yüzüğü yokladı. Altın halka, far ışığında hafifçe parladı.

Kaza Gecesi

Saat 23.30’da Bayburt-Trabzon yolunun 30. kilometresine yaklaşmışlardı. Burası ıssız bir bölgeydi. Sağda kara kayalıklar, solda derin bir uçurumun dibinde gürül gürül akan Çoruh…

O gece hava düzgündü; yağmur yok, sis yoktu. Ama o keskin virajda, 23.45 sularında bir şey oldu. Belki aniden yola çıkan bir hayvan, belki bir anda gelen hâlsizlik, belki de saniyelik bir dalgınlık…

Bir anda araba, viraja girerken çizgisini bozdu. Önce sağa kaydı, Murat direksiyonu toparlamak için sola kırdı. Kontrol tamamen kaçmıştı. Asfaltın kenarındaki metal bariyere çarptı, bariyer büküldü, kırıldı. Renault, bariyeri aşarak boşluğa uçtu.

Aşağıda onları bekleyen, kar sularıyla kabarmış, soğuk ve hızlı akan nehir vardı.

Arabanın suya çarpma sesi, gecenin sessizliğinde boğuk bir gürültüyle yankılandı. Sonra tekrar sessizlik.

Suyun soğukluğu, çarpmanın şoku, kapılara ve emniyet kemerlerine sıkışmış bedenler…

O gece, o virajda, kimse bir şey görmedi. Yol ıssızdı. Ne ışık, ne diğer araçlar, ne de yardım isteyen bir el…

Kayıp İlanı

15 Mayıs 1989 Pazartesi sabahı, saat 09.00’da Hacer Hanım Trabzon’daki oteli aradı.

—Merhaba kızım, Elif Demir orada kalıyor. Odasını bağlayabilir misiniz?

Resepsiyon görevlisi kısa bir sessizlikten sonra:

—Bir dakika, kontrol ediyorum… Elif Demir… Hayır hanımefendi, böyle bir kayıt yok, —dedi.

—Nasıl yok? Dün gece gelecekti. Rezervasyon vardı.

—Rezervasyon var ama giriş yapılmamış.

Hacer’in içini tarif edilemez bir sıkıntı kapladı. Hemen Ali Bey’i aradı.

—Ali, çocuklar otele varmamış.

—Ne diyorsun Hacer? Dün gece 11’e doğru yola çıktılar. Çoktan varmış olmaları gerekirdi.

Ali Bey, Murat’ın cep telefonunu defalarca denedi. O dönemin şartlarında çekim problemi, şarj bitmesi olağandı, ama yine de içini kemiren bir şey vardı.

Saat 10.00’da aileler paniğe kapıldı. Ali Bey, soluğu polis merkezinde aldı.

—Oğlum ve gelinim kayıp, —dedi.— Dün gece yola çıktılar, Trabzon’a varmamışlar. Telefona da cevap vermiyorlar.

Komiser Ahmet Kaya, 45 yaşında, tecrübeli bir polisti. İlk başta sakin olmalarını söyledi.

—Belki yolda kaldılar, belki başka yerde konakladılar. Yine de gerekli aramaları yapacağız.

Öğle saatlerinde, Bayburt Emniyet Müdürlüğü’nden iki polis aracı Bayburt-Trabzon yoluna çıktı. Arama, saat 13.00’te başladı.

Her virajı, her kenarı gözle taradılar. Saat 15.30 civarında, 30. kilometredeki keskin viraja geldiklerinde, bir şey dikkat çekti.

—Komiserim, buraya bakın.

Bariyerin bir bölümü eğrilmiş, kırılmıştı. Etrafta taze metal parçaları ve boyası kazınmış izler vardı.

Ahmet, aşağıya, nehir tarafına baktı. Su hızlı ve derindi. Arabanın izine dair hiçbir şey görünmüyordu.

—Dalıcıları çağırın, —dedi.

Nehir Aramaları ve Soğuyan Dosya

Saat 17.00’de dalgıç ekibi bölgeye ulaştı. Su soğuktu, görüş mesafesi neredeyse sıfıra yakın, akıntı güçlüydü. İki saat boyunca suyun altını aradılar ama bir araç izine rastlamadılar.

—Bu bölgede araba yok, komiserim, —dedi dalgıç şefi Mehmet, sudan çıktığında.— Akıntı sürüklemiş olabilir. Daha aşağıya bakmak lazım, ama ne kadar aşağı, kestiremeyiz. Nehir kilometrelerce devam ediyor.

Ertesi gün, aramalar genişletildi. Dalgıçlar, nehrin yaklaşık 10 kilometrelik bir bölümünü taradı. Helikopterle havadan da bakıldı. Yine sonuç yoktu.

Gazeteler, “Balayı Yolunda Kaybolan Çift” manşetleri atmaya başladılar. Bayburt halkı, her köşe başında Elif ile Murat’ı konuşuyordu. Bir yandan da dedikodular dolaşıyordu: “Kaçmış olabilirler mi?”, “Acaba kaçırıldılar mı?”

Komiser Ahmet, olası tüm senaryoları masaya yatırdı:

    Araba nehre düştü, çok derine battı, bulunamıyor.
    Araba nehre düştü, akıntı tarafından çok uzağa sürüklendi.
    Çift kaza yapmadı, bilinçli olarak kaçtı.
    Çift kaçırıldı.
    Başka, bilinmeyen bir şey.

Ailelerle yapılan görüşmeler, üçüncü ihtimali zayıflatıyordu. Elif’in yakın arkadaşı Ayşe:

—Elif, “Hayatımın en mutlu günü,” diyordu, —demişti.— Murat’la kaçma gibi bir şey asla düşünmezdi.

Murat’ın arkadaşları da aynı fikri paylaşıyordu: Dürüst, borcu olmayan, Elif’i çok seven bir adamdı.

Sonar teknolojisi, o yıllarda bölgede yoktu. Nehrin her metresini tek tek dalarak taramak ise hem imkânsıza yakındı, hem de kaynak gerektiriyordu.

Temmuz 1989’a gelindiğinde, iki ay geçmişti. Ne araba, ne de cesetler bulunmuştu. Müdürlük, aramaları kademeli olarak azalttı. Ağustos’ta sahadaki çalışmalar durduruldu. Dosya, “soğuk vaka” olarak rafa kaldırıldı.

Yıllar Boyu Bekleyiş

Zaman, Hacer ile Ali için adeta akmıyor, olduğu yerde donmuş gibi geçiyordu. Her sabah Hacer, pencereden yola bakıyor, “Belki bugün gelirler,” diyordu. Her akşam kapının önüne oturup yoldan geçen her far ışığını, her araba sesini takip ediyordu.

Ali, her sabah Murat’ın odasına giriyor, dolaptaki ütülü gömleklere, masadaki bir çerçeveden gülümseyen oğlunun fotoğrafına bakıyordu.

—Neredesin oğlum? —diye fısıldıyordu. Cevap yoktu. Sadece sessizlik.

Her ay birkaç kez polise gidip yeni bir haber var mı diye soran Hacer, hep aynı cevabı aldı:

—Yeni bir iz yok, hanımefendi. Aradık, bulamadık.

Yıllar ilerledikçe acı, yerini ağır bir yorgunluğa bıraksa da umut tamamen ölmedi. 1995’te yeni komiser Kemal, eski dosyaları incelerken bu vakayı yeniden açmaya karar verdi. O da nehir kenarını, köyleri, olası tanıkları taradı. Yeniden dalışlar yapıldı. Ama nehir, sırlarını saklamaya devam etti.

Hacer’in umudu ise bedeline ağır ödedi. 16 yıl boyunca kızını bekledi; sonunda kalbi bu yükü taşıyamadı. Kasım 2005’te kalp krizi geçirip vefat etti. Son sözleri “Elif, kızım…” oldu.

Ali, ondan sonra daha da yalnız kaldı. Torunu, bir gün:

—Dede, amcam Murat kim? —diye sorduğunda, gözlerinden yaşlar süzülerek “Çok iyi bir adamdı ama kayboldu, bir daha dönmedi,” diyebildi.

2008’e girildiğinde, Elif ve Murat’ın kaybolmasının üzerinden tam 19 yıl geçmişti. Dünya değişmişti; teknoloji ilerlemiş, DNA analizleri rutin hâle gelmiş, internet günlük hayatın parçası olmuştu. Ama o dağ yolundaki viraj, aynı virajdı; Çoruh Nehri, aynı inatla akıyordu.

Balıkçının Ağı ve Kapı

12 Mayıs 2008 Pazartesi sabahı, Bayburt’un 80 kilometre güneyindeki Kızılca köyünde yaşayan 52 yaşındaki balıkçı Hasan, her zamanki gibi erkenden uyandı. Çoruh’un kıyısında, teknesini hazırladı. Hava açıktı, su sakin görünüyordu.

Saat 07.30’da ağlarını suya bıraktı. Nehrin bu bölümü derindi; 15–20 metreyi buluyordu. Hasan, teknesinde çayını içip peynir ekmeğini yerken, bir yandan da güneşin suda oluşturduğu parıltıyı seyretti.

08.45’te ağlarını çekmeye başladı. Ama bu sefer bir tuhaflık vardı. Ağlar her zamankinden çok daha ağırdı.

—Maşallah, bugün balık bol, —diye düşündü önce. Fakat su yüzeyine yaklaşınca gördü ki, ağlar sadece balık taşımıyordu.

Çamurla kaplı, beyaz boyası yer yer dökülmüş, metalik bir yüzey… Bir araba kapısı.

Hasan’ın kalbi hızlandı. Kapıyı zorlukla tekneye çekti. Üzerini suyla kabaca temizledi. Beyaz bir Renault kapısına benziyordu. Metalin bir köşesinde kopuk bir plaka parçası vardı: “69 AB…”

—Bu Bayburt plakası, —diye mırıldandı.

Teknesiyle hızla köye döndü. Muhtar Mehmet’e haber verdi. Muhtar kapıyı görünce şaşırdı:

—Bu iş ciddi, —dedi.— Hemen polisi arayalım.

Dosyanın Yeniden Açılışı

Bayburt Emniyet Müdürlüğü’ne saat 10.00 civarında ihbar iletildi. Öğleye doğru genç komiser Deniz Arslan ve ekibi Kızılca köyüne vardı. Deniz, kapıyı inceledi.

—Bu, Renault 12 kapısı, —dedi.— Plaka 69 AB ile başlıyor. 80’lerde kayıtlı kayıp araçlara bakmamız lazım.

Merkez, veri tabanını taradı. Kısa sürede cevap geldi:

—Komiserim, 69 AB 1234 plakalı beyaz Renault 12, 1985 model. Sahibi Murat Demir. 14 Mayıs 1989’da eşi Elif’le birlikte kaybolmuş. O zamandan beri bulunamamışlar.

Deniz’in içini ürperten bir sessizlik kapladı. 19 yıl önce kaybolan çiftin arabasına ait bir parçaydı bu.

—Dalıcı ekibini çağırın, —dedi.

Saat 14.00’te dalgıçlar geldi. Hasan, ağını attığı yeri gösterdi. Dalgıçlar suya daldı; 15 metre derinlikte, çamura gömülmüş, yosunlarla kaplanmış bir siluet gördüler. Beyaz Renault 12.

Baş dalgıç Erkan, yüzeye çıkıp haber verdi:

—Komiserim, arabayı bulduk. Tam dipte, çamurun içinde. Ama… içinde iki iskelet var.

O an, 19 yıllık soru işaretleri, yerini ağır ama net bir cevaba bırakmaya hazırlanıyordu.

Nehirden Çıkan Gerçek

Saat 16.00’da bir vinç çağrıldı. Dalgıçlar, kabloları arabaya bağladı. Köylüler, kıyıda derin bir sessizlik içinde toplandılar. Vinç motoru çalıştı, çelik halatlar gerildi. Yıllardır nehrin dibinde yatan araba, ağır ağır su yüzüne doğru yükseldi.

Su, çamur, yosunlar aracın üzerinden akıp giderken, beyaz boya parçaları alttan görünür oldu. Çamurla kaplı camların ardında iki silik siluet vardı: sürücü koltuğunda Murat, yolcu koltuğunda Elif…

Araba kıyıya çekilip yere yatırıldı. Adli tıp ekibi hazır bekliyordu. Doktor Leyla ve ekibi, büyük bir saygıyla kapıları açtı, kemikleri tek tek çıkardı. 19 yıllık sudaki kalışın ardından geriye sadece iskeletler kalmıştı, ama onlar bile bir hikâye anlatıyordu.

—İki yetişkin iskelet, —dedi Leyla.— Biri erkek, 25–30 yaş arası. Diğeri kadın, 20–25 yaş arası. Travma izi yok. Muhtemelen boğulma.

Kemiklerden DNA örnekleri alındı. Ali Bey’den ve Elif’in babası Ahmet’ten de referans için örnek alındı. Sonuçların çıkması için günler gerekiyordu.

Ama kimliklerinin doğrulanmasını beklemeden bile, bir şey, küçük bir detay, 19 yıl önceki düğün gününü bugüne bağlayacaktı.

Murat’ın sol el parmak kemiklerinde hâlâ küçük bir metal halka vardı. Paslanmış gibi dursa da, altın, suya ve zamana karşı koymuştu.

Deniz, yüzüğü dikkatle çıkardı. Çamurun içinden temizledi. Dış yüzeyi sade, iç yüzünde ise tanıdık bir kazıma:

“Elif & Murat 14.05.1989”

Elif’in elinde de aynı şekilde bir altın yüzük duruyordu. İki yüzük, iki isim, bir tarih… Ve 19 yıllık sessizliği bozan küçük, altın bir kanıt.

Ailelere Haber

Akşamüstü, Deniz en zor görevini yerine getirmek için telefona sarıldı. Önce Murat’ın babası Ali’yi aradı.

—Ali Bey, ben Komiser Deniz Arslan. Bayburt Emniyet Müdürlüğü’nden.

Ali’nin içi ürperdi. Yıllardır beklediği ama bir yandan da korktuğu telefondu bu.

—Evet, komiser bey…

—Bugün Çoruh Nehri’nde bir araç bulduk, —dedi Deniz sakin ama titreyen bir sesle.— Plakası, Murat’ın arabasına ait.

—İçinde… —Ali’nin sesi takıldı,— İçinde birileri var mıydı?

—Evet, Ali Bey. İki kişi. Aracın içinde… İskelet hâlinde.

Ali’nin elinden telefon düştü. Yıllardır diline pelesenk olmuş “Nerede oğlum?” sorusu, bir anda cevabını bulmuş, ama beraberinde yeni bir acı getirmişti.

Elif’in babası Ahmet’e de haber verildi. Hacer, üç yıl önce kızını göremeden ölmüştü. Ahmet, telefonda uzun süre konuşamadı. Sadece “Keşke Hacer de bu haberi alabilseydi,” diyebildi.

İki hafta sonra DNA sonuçları geldi. %99,9 eşleşme ile iskeletlerin Elif ve Murat’a ait olduğu kesinleşti.

Artık belirsizlik kalmamıştı; onların son anlarını, son yolculuklarını anlamaya çalışmak kalmıştı geriye.

Yüzükler Masada

Adli tıp incelemesi tamamlandıktan sonra, Deniz yüzükleri alıp masasına koydu. İki küçük altın halka. Dışları sade, içleri bir ömrün en mutlu anını taşıyan harflerle dolu.

“Bu yüzükler, kimlik belgesi gibi,” diye düşündü.

Genç polis memuru Ayşe, masaya yaklaştı.

—Komiserim, bu yüzükler çok etkileyici, —dedi.— Nasıl bu kadar iyi korunmuşlar?

—Altın, —dedi Deniz.— Paslanmaz, çürümez. Diğer metaller çürür, kaybolur; altın kalır. Tıpkı bazı hikâyeler gibi.

1989’daki eski dosyaları tekrar okudu; Komiser Ahmet’in tutanaklarını, dalgıç raporlarını, aile ifadelerini, basında çıkan haberleri tek tek inceledi. Kırık bariyerin işaretli olduğu 30. kilometre ile arabanın bulunduğu 80. kilometre arasındaki 50 kilometrelik mesafeyi harita üzerinde parmağıyla takip etti.

—Araba nehre düştüğünde, —diye açıkladı Ayşe’ye,— Çoruh coşkunmuş. Kar suları erimiş, akıntı en kuvvetli hâlindeymiş. Aracı nehir boyunca sürüklemiş. En sonunda Kızılca köyünün açıklarında dibe çökmüş, çamura gömülmüş. 1989’da sonar yoktu; dalgıçlar yanlış yerde, gözle arama yapıyordu. Bulamamışlar. Şimdi ise şans ve teknoloji bir araya gelince, gerçek ortaya çıktı.

Adli tıp raporunda, araçta mekanik bir arıza olmadığı, fren sisteminin sağlam olduğu yazılıydı. Lastiklerde patlama izi yoktu. O gece hava kuru, sıcaklık normaldi. Yağmur da bulunmadığına göre, geriye kalan en makul senaryo, yola çıkan bir hayvan ya da kısa süreli bir dalgınlıktı.

Eski hâlâ hayatta olan tanıklar, 14 Mayıs gecesi Elif ile Murat’ı düğün salonundan çıkarken görmüş, “gülerek, mutlu mutlu bindiler arabaya” demişti. Sonrası, karanlık yol, keskin viraj ve nehir…

Deniz, basın toplantısında tüm bulguları paylaştı. Kameralara, iki yüzüğü gösterdi; üzerlerindeki yazıları okudu: “Elif & Murat – 14.05.1989”

—Bu yüzükler, 19 yıl boyunca suyun altında kaldı ama bozulmadı, —dedi.— Bu yüzükler, Elif ve Murat’ın kimliğini doğrulayan en güçlü kanıtlardan biri oldu. Onlar kaçmadı, kaçırılmadı. Trajik bir kaza sonucu hayatlarını kaybettiler. Akıntı, aracı kilometrelerce sürükledi ve o zamanın imkânlarıyla bulunamadılar. Bugün, sonunda gerçek ortaya çıktı.

Son Yolculuk

20 Mayıs 2008’de Bayburt Merkez Camii’nde Elif ve Murat için cenaze töreni düzenlendi. Tabutlar, 19 yıl gecikmiş bir veda için yan yana kondu. Üzerlerine Türk bayrakları örtüldü. Eski fotoğrafları, düğün gününden kareler, tabutların başına yerleştirildi.

Ali Bey, Murat’ın tabutuna eğilip:

—Oğlum… Seni çok bekledim, —dedi.— Her gece kapıyı dinledim, belki gelirsin diye. Gelmedin, gelemezdin. Şimdi biliyorum. En azından… artık neredesin biliyorum. Anneni buldun, yanına git. Onunla birlikte ol.

Ahmet Bey, Elif’in tabutunun başında, elinde küçük bir yüzükle duruyordu. Elif’in düğün yüzüğü.

—Bu senin yüzüğün, kızım, —dedi.— O gün parmağına taktın, “sonsuz” dedin. 19 yıl parmağındaydı, suyun dibinde bile. Şimdi seni annenin yanına, bu yüzükle birlikte uğurluyorum. Hacer üç yıl önce gitti. Artık yan yana yatacaksınız.

Cenaze namazının ardından, Elif ve Murat aynı mezarlığa, yan yana gömüldüler. Mezar taşlarına isimleri ve doğum-ölüm tarihleri yazıldı. İki mezarın ortasına küçük bir taş anıt dikildi. Üzerine iki yüzüğün kabartma resmi işlendi ve altına şu cümle:

“Bir düğün yüzüğü, 19 yılın sessizliğini bozdu.”

Kalanların Huzuru

Tören bittikten sonra, Komiser Deniz, Ali Bey’in yanına gitti. Elinde Murat’ın yüzüğü vardı.

—Ali Bey, bu Murat’ın düğün yüzüğü, —dedi.— Size emanet. Nasıl isterseniz, öyle değerlendirin.

Ali titreyen elleriyle yüzüğü aldı. İçindeki yazıları parmaklarıyla yokladı:

“Elif & Murat – 14.05.1989”

Gözlerinden yaşlar süzülürken fısıldadı:

—O gün bana, “Baba, Elif’le sonsuza kadar olacağız,” demişti… Oldular. 19 yıl boyunca birlikte, suyun dibinde bile birlikte kaldılar.

Ali, daha sonra vasiyetinde “Mezarıma, Murat’ın düğün yüzüğünü koyun. Cennette oğluma onu geri verebilmek için,” diye yazacaktı.

Ahmet Bey de, Elif’in yüzüğünü kızının mezar taşının dibine, küçük bir çiçek saksısına yerleştirdi. Sonra mezar taşına yaslanıp:

—Sen haber veremedin kızım, ama veremezdin ki… —dedi.— Bir daha eve gelemedin. Bundan sonra ben yanınıza geldiğimde, yüzüğünü de beraberimde getireceğim.

Yıllar boyunca “Bilmemek”le boğuşan iki aile, artık acının türünü değiştirmişti. Artık sevdiklerinin yaşamadığını biliyorlardı; ama en azından “neden dönmedi?” sorusunun cevabı vardı. Murat kaçıp gitmemiş, Elif ailesini terk etmemişti. İkisi de, balayına giderken kaderin acı bir virajında yakalanmış, birlikte suya gömülmüşlerdi.

Aradan zaman geçtikçe, Bayburt’ta o meşhur virajda bariyerler yenilendi, yol işaretleri artırıldı. Çoruh, hâlâ aynı hızla akıyordu ama artık nehrin bir köşesinde, kimsenin görmediği bir yerde yatan o beyaz Renault 12 yoktu. Onun yerine, iki mezar taşı ve iki küçük altın yüzük, o yolun ve o gecenin hikâyesini anlatıyordu.

Bir düğün yüzüğü, 19 yıl boyunca suyun altında sessiz kalmıştı. Ama sonunda suyun üzerinden yalın bir gerçek kurumuştu:

Gerçek, gecikebilir. Ama bir gün, bir balıkçının ağına takılan kapı, bir parça plaka, bir altın halka sayesinde ortaya çıkar. Ve o gün, geride kalanların kalbinde, ilk kez gerçekten “huzur” kelimesi yer bulur.