Bir magnatın cenazesinde sokak çocuğu “Elveda baba” dedi… DNA testi akıl almaz gerçeği gösterdi!

.
.

Ferhat Aydıner’in cenazesi Bursa’nın en pahalı, en “saygın” görünen yas evinde yapılıyordu. Dışarıda sonbahar rüzgârı Uludağ’dan inip şehrin üstüne gri bir örtü sererken içeride bembeyaz zambaklar, kristal avizeler ve kameraların soğuk gözleri vardı. Salon, pahalı parfümle iki yüzlülüğün aynı anda asılı kaldığı o keskin kokuyu taşıyordu.

Ferhat Aydıner… Bursa’nın en zengin adamı. Fabrikalar, holdingler, arsalar, bankalar, sponsorluklar… İsmi şehrin damarlarında dolaşan bir marka gibiydi. Onu görenler “Bursa’ya şu kadar istihdam sağladı,” derdi. Tanıyanlar ise daha fısıltıyla konuşurdu: “Çok serttir. Kimseden korkmaz.” Düşmanları “buz” derdi; sevenleri “dağ” gibi.

Tabutun içindeki yüz, hayattayken insanların gördüğünden farklıydı. Neredeyse huzurlu… Sanki yıllarca taşıdığı yük, şimdi o meşe tabutun kapağıyla birlikte kapanmıştı.

Ön sırada Asuman Aydıner oturuyordu. Siyah dantelli elbisesi kusursuzdu. Peçesi yüzünün yarısını gölge gibi örtüyor; gözlerinden iki damla yaş indi mi inmedi mi kimse emin olamıyordu. Yanındaki yaşlı kadın—Asuman’ın annesi Neriman Hanım—dik oturuyor, yüzündeki çizgiler “kontrol” kelimesini yazıyordu.

Ferhat’ın kardeşi Kemal, biraz geride, kollarını göğsünde kavuşturmuştu. Cenazelerde bile sabırsız olabilen insanlardan… Salondaki elit kalabalık birbirine yakın duruyor, bir yandan “başınız sağ olsun” deyip bir yandan kimin hangi ihaleyi alacağına dair hesap yapıyordu. Bazıları gözyaşını silermiş gibi yapıyor, bazıları telefonlarını sessize almayı unutuyordu. Gazeteciler, salonun kenarlarında görünmez olmaya çalışarak avlanıyordu.

Tam imam dua için ağzını açacakken, ağır kapılar gıcırdayarak aralandı.

Kimse önce fark etmedi. Çünkü içeri giren kişi, buradaki gösterişin yanında neredeyse yok hükmündeydi.

Yalınayak… Toz içinde… Üzerinde yırtık bir tişört, solmuş bir pantolon… Omzunda ne ceket vardı ne de “saygınlık”. Ama yüzündeki o iki göz… Kehribar rengi, büyük, keskin… Salondaki en parlak şey oydu.

Çocuk sessizce ilerledi. Mermerde ayak sesi çıkmıyordu. Sanki yerde yürümüyor da süzülüyordu.

Bir güvenlik görevlisi onu gördü, refleksle bir adım attı. Tam kolunu uzatacaktı ki çocuk tabuta yaklaşmadan, o küçücük göğsünden titreyen bir ses çıkararak şarkı söylemeye başladı.

Salonun içinde hava, bir anlığına dondu.

Bu şarkı… Karadeniz’in dağlarından gelen, nesilden nesle aktarılan o eski türküydü. Fakat buradakiler için “sıradan” değildi. Çünkü bu melodi, yıllar önce Aydıner malikanesinde çekilmiş bir ev videosunda, Ferhat’ın yanında küçük bir çocukla birlikte söylediği şarkıyla aynıydı.

İnsanlar birbirine baktı: “Bu çocuk bunu nereden biliyor?”

Çocuk şarkıyı söylerken tabutun yanına kadar geldi. Parmaklarıyla meşe tabutun kenarına usulca dokundu. Son mısrayı bitirip, eğildi. Ferhat’ın solgun yüzüne baktı. O an salonda herkes nefesini tuttu.

Çocuk fısıldadı:

Elveda, baba.

Kelime, duvara çarpıp geri dönen bir kurşun gibi yankılandı.

Asuman yerinden fırladı. Peçesi hafifçe kaydı. Yüzünün rengi, zambaklardan daha beyaz kesildi.

Bu ne saçmalık?!” diye haykırdı. “Kim bu çocuk? Güvenlik!

Güvenlik görevlisi çocuğu kolundan tutup sürüklemek için hamle yaptı. Çocuk itiraz etmedi. Sadece gözlerini tabuttan ayırmadı. O gözlerde korku yoktu. İnat vardı. Ve yıllarca aç kalmış bir çocuğun bile saklayamadığı bir “aşinalık”.

Tam o anda, salonun kenarından yaşlı bir adam öne çıktı. Gri takım elbisesi kusursuz, gözlüğü ince çerçeveliydi. Ferhat Aydıner’in yıllardır avukatlığını yapan Tahir Kara’ydı.

Tahir elini kaldırdı. Sesi sakin ama demirdi:

Durun. Bu çocuğa dokunmayın.”

Asuman’ın dudakları titredi. “Tahir Bey… delirdiniz mi? Cenazemi… kocamın cenazesini…”

Tahir çocuğa yaklaştı. Çocuğun boynunda, ince bir ipte asılı küçük gümüş bir madalyon vardı. Üzerinde yarım ay ve yıldız… Tahir’in bakışı bir noktaya kilitlendi. Gözleri büyüdü.

“Bu…” dedi kısık sesle. “Bu imkânsız.”

Asuman da madalyona baktı. Bir anlığına dizleri boşaldı; yanındaki Neriman Hanım kolundan tuttu da düşmedi.

Tahir, çocuğa daha da yaklaşarak sordu:

“Bunu nereden aldın evlat?”

Çocuk gözünü kırpmadan cevap verdi:

“Annem verdi. ‘Babanı bulduğunda tak’ dedi.”

Salon, uğultuya boğuldu. Gazeteciler telefonlarını çıkardı. Kayıt tuşları birer birer basıldı. Bursa’nın en büyük cenazesi, saniyeler içinde Türkiye’nin en büyük skandalına dönüşüyordu.

Kemal bir adım öne çıktı. Sesinde öfke ve şaşkınlık vardı:

Kimsin sen?

“Adım Ali,” dedi çocuk. “Ulu Cami’nin yanında yaşarım. Annem… geçen sene öldü. Bana bunu ve bir fotoğraf verdi.”

Cebinden buruşmuş bir fotoğraf çıkardı. Fotoğrafta genç bir adam vardı: Ferhat’ın daha genç hâli. Ali, tabutu işaret etti:

“Bu adam.”

Asuman’ın ağzından boğuk bir ses çıktı. “Yalan… hırsızsın… sen…”

Ali başını salladı.

“Ben hırsız değilim.”

Sonra tek bir kelime söyledi. Bir isim:

Selvi. Annemin adı Selvi’ydi.”

Asuman’ın yüzünde öfke, yerini çıplak bir korkuya bıraktı. Korku… herkesin fark ettiği türden.

Tahir, Asuman’a bakarken çok şeyi anladı. Yılların avukatıydı. İnsanların yalanını gözlerinden okurdu. Ve Asuman’ın gözleri, şimdi bir hikâyeyi bağırıyordu: “Ben biliyorum.”

Neriman Hanım ayağa kalktı. Sesi buz gibiydi:

.

“Bu çocuğu dışarı atın. Oğlumun cenazesini daha fazla kirletemez.”

Tahir başını kaldırdı.

“Madam Aydıner,” dedi resmi bir tonla. “Ferhat Bey’in vasiyetinde… cenazede şarkı söyleyen çocukla ilgili özel talimatlar var.”

Bir anda herkes sustu.

Asuman fısıldadı: “Hangi vasiyet?”

Tahir cebinden küçük bir zarf çıkardı. Zarfın üzerinde Ferhat’ın el yazısı vardı.

“Ferhat Bey bunu bana üç ay önce verdi,” dedi. “Dedi ki: ‘Eğer cenazeme şarkı söyleyen bir çocuk gelirse aç.’”

Asuman’ın eli titredi. “Açma,” demek ister gibi baktı ama ağzından ses çıkmadı.

Kemal sertçe: “Aç.”

Tahir zarfı açtı. İçinden birkaç sayfa çıktı. Üstte tarih:

17 Şubat 2025.

Tahir okumaya başladı. Ferhat, “hayatımın en büyük hatası” diye yazmıştı. “Gerçek sokakta yaşıyor” diyordu. “Selvi” adını anıyordu. Ve en çarpıcısı:

“Eğer ölürsem ve gerçeği söyleyemezsem… onun şarkısı beni bulacak.”

Ali, o an ne olduğunu tam anlamıyordu. Sadece annesinin “git ve şarkımızı söyle” dediği günü hatırlıyordu. Çocuk aklıyla bile biliyordu: Bu şarkı bir anahtardı.

Cenaze töreni, dua edilmeden bitti. İnsanlar tabutla değil, sırla ilgilenmeye başlamıştı.


Olay, daha öğle olmadan tüm Bursa’ya yayıldı.

Otobüslerde, taksilerde, kahvaltı masalarında tek bir konu vardı: “Sokak çocuğu, milyarder… ‘Elveda baba’…”

Yerel gazeteler manşet attı:

“Aydıner’in Gizli Oğlu mu? Cenazede Şok!”

Aydıner malikanesinde ise fırtına kopuyordu.

Asuman, yatak odasında pencere kenarında oturuyor, elindeki kristal bardağa viski dolduruyordu. Saat sabah sekizdi. Üçüncü kadehini içiyordu. Yas tutan bir kadın gibi görünüyordu ama gözlerinin içindeki duygu, yas değil… panikti.

Kapı çalındı.

“Tahir Bey,” dedi hizmetçi.

“Girsin,” dedi Asuman, sesi taş gibi.

Tahir odaya girdi. Elinde kahverengi bir dosya vardı. Yılların avukatıydı ama bugün, o bile sarsılmıştı.

“Basın çıldırmış durumda,” dedi. “Kemal Bey açıklama istiyor. Polis soruşturmayı yeniden açmak istiyor. Ve…”

Asuman sertçe kesti: “Ne ve?”

Tahir dosyayı masaya koydu. “Zarfı açtım. İçinde… Selvi’nin adı var. Ve ‘şarkıyı söyleyen çocuk’la ilgili bir madde.”

Asuman’ın boğazı düğümlendi.

Tahir devam etti: “Ferhat Bey… şarkı söyleyen çocuk çıkarsa, özel bir fonun yönetimini ona devretmemi istiyor. Yaklaşık… elli milyon lira.”

Asuman’ın dizleri boşaldı. Sandalyeye çöktü.

“İmkânsız,” diye fısıldadı. “Ferhat bunu yapamaz…”

Alt kattan bir bağırış yükseldi. Kemal’in sesi.

“Aşağıda herkes var,” dedi Tahir. “Açıklama bekliyorlar.”

Asuman, bir an için aynaya baktı. Aynadaki kadın güzel, bakımlı, güçlü görünüyordu. Ama gözlerinin içinde küçük bir kız çocuğu saklanıyordu: kıskanç, hırslı, korkmuş.


Ali, Nilüfer Polis Karakolu’nda bir battaniyenin altında uyuyordu. Bir polis memuru, onu köşedeki sandalyeden izliyordu. Ali uykusunda bile türküyü mırıldanıyordu.

“Dağların ardında bir yol gördüm ben…”

Memur defterine not aldı. Çocuğun hikâyesi tuhaf ama tutarlıydı. Annesi Selvi, bir fotoğraf, bir madalyon… Ve cenazede tam da Ferhat’ın söylediği şarkı…

İş büyüktü. Çok büyüktü.

Polis, resmi süreç başlattı: DNA testi.

Ali’den örnek alındı. Ferhat’ın bedeninden de alınacaktı.

Asuman bu haberi duyunca neredeyse çığlık attı:

“DNA mı? Hayır… hayır…”

Tahir onu sakinleştirmedi. Çünkü artık sakinleşmek, gerçeği değiştirmiyordu.


Malikanenin büyük toplantı salonunda aile toplandı. Neriman Hanım, Kemal, birkaç akraba… Herkes Asuman’a bakıyordu.

“Selvi kim?” dedi Kemal. “O çocuk kim? Bunu biliyorsun.”

Asuman dudaklarını ısırdı. “Tanımıyorum,” dedi. “Yalan.”

Neriman Hanım gözlerini kıstı. “Dün seni gördüm Asuman. O çocuk Selvi dediğinde, yüzün… her şeyi söyledi.”

Tahir araya girdi: “DNA iki gün içinde çıkar. O zamana kadar basınla konuşmayın.”

Asuman, gecenin ilerleyen saatlerinde odasına kapanınca, yıllardır kilitlediği bir kapı içeriden tekme yemiş gibi açıldı.

Kendi kendine fısıldadı:

“Nasıl… nasıl geri geldi bu?”


Ertesi gün Tahir, personel kayıtlarına baktı. Selvi adı yoktu. Ama Neriman Hanım’ın hafızası güçlüydü:

“Bir hemşire vardı… Gayri resmi çalışıyordu. Gençti… bir gün kayboldu.”

Tahir saatlerce Ferhat’ın eski eşyalarını karıştırdı. Bir ajandanın sayfaları arasında küçük bir not buldu:

Selvikaya – Yıldırım Mahallesi – Eski Sokak No: 7

Yağmur altında o adrese gitti.

Eski bir bina… yoksulluğun duvarlara sinmiş hâli. Kapıları tek tek çaldı. Sonunda yaşlı bir kadın açtı. Gözleri doldu.

“Selvi mi?” dedi kadın. “O artık burada yaşamıyor.”

“Nerede?” diye sordu Tahir.

Kadın iç çekti. “İçeri gel.”

Duvarda solmuş bir fotoğraf vardı. Genç bir kadın… yanında küçük bir çocuk.

“Selvi komşumdu,” dedi kadın. “Beş yıl önce öldü. Kanser.”

Tahir’in içi sıkıştı. “Oğlu?”

“Ali,” dedi kadın. “Sokağa düştü. Bildirdim… kimse ilgilenmedi.”

Tahir, kadının sözlerinin ardından asıl darbenin geleceğini hissetti. Kadın, sesini alçalttı:

“Bir gece sarhoştu. Nadiren içerdi. Bana dedi ki… ‘Ben aslında Asuman’ın kız kardeşiyim.’”

Tahir’in yüzü gerildi. “Asuman Aydıner mi?”

Kadın omuz silkti. “Sadece Asuman dedi. Ama şimdi düşününce… Ali, gazetelerdeki adama benziyor.”

Sonra kadın çekmeceden bir gazete kupürü çıkardı. “Aydıner ailesinin oğlu kayboldu” haberi… Fotoğrafta küçük bir çocuk vardı. Ali’ye çok benziyordu ama… Ali değildi.

Tahir’in zihni bir an durdu.

“Bu çocuk…” dedi.

Kadın başını salladı. “Selvi’nin oğlunu ben hiç görmemiştim. Cenazede gördüğümde ilk kez gördüm.”

Tahir boğazını yuttu. “O zaman…”

Kadın yavaşça konuştu:

“Ali… kaybolan çocuğun ikizi olabilir.”

Tahir’in dünyası, yerinden oynadı.

Kadın bir kutudan mektup çıkardı.

“Selvi öldüğünde bunu bana verdi. ‘Bir gün biri Ali’yi sorarsa ver’ dedi.”

Mektubu açtı. Selvi’nin el yazısı.

“Sevgili Ali… Sen Ferhat Aydıner’in oğlusun. Ama yalnız değilsin. Bir kardeşin var…”

Mektup, Asuman’ın yaptığı her şeyi anlatıyordu—kıskançlık, hırs, sürgün… Selvi’nin kaçışı… Ve en sonda:

“Bir gün babanın cenazesine gidersen, madalyonu tak ve şarkıyı söyle.”

Tahir mektubu okurken elleri titredi. Çünkü artık biliyordu: Bu mesele sadece miras değildi. Bu, bir suçun—yıllarca süren bir suçun—hikâyesiydi.


DNA sonucu açıklanacağı gün, Bursa Üniversitesi Hastanesi’nin genetik laboratuvarı önünde kalabalık birikti. Kameralar, meraklılar, fenomenler… Sanki bir dizi finali izleniyordu.

İçeride küçük bir bekleme odasında Tahir, Ali, Asuman ve Kemal oturuyordu.

Ali’ye yeni kıyafetler giydirilmişti. Saçları kesilmişti. Yine de gözlerindeki sokak deneyimi kaybolmamıştı. Boynundaki madalyonu parmakları arasında çeviriyordu. Bu madalyon, annesinin elinden kalan tek “sıcak” şeydi.

Ali, Asuman’a baktı. Bir an sessizlikte konuştu:

“Annem sizden hiç bahsetmedi.”

Asuman irkildi. “Biliyorum,” dedi kısık sesle. “O benden nefret ediyordu.”

Ali başını salladı. “Nefret ettiğini sanmıyorum. Sadece… çok üzgündü. Geceleri ağlardı. Ben duyardım.”

Asuman’ın gözlerinden yaşlar aktı. Kemal rahatsız bir şekilde kıpırdandı. O hâlâ, ailesinin yıllardır masal gibi anlattığı şeyin bir yalan olduğunu sindiremiyordu.

Kapı açıldı. Beyaz önlüklü bir doktor girdi. Elinde dosya vardı.

“Herkesin beklediği sonuçlar hazır.”

Tahir ayağa kalktı. “Ailenin avukatıyım.”

Doktor dosyayı uzattı. “İmzalamanız gerekiyor.”

Tahir imzaladı, dosyayı açtı. Gözleri sayfalarda gezinirken, kaşları yukarı kalktı. Bir an sanki nefesi kesildi.

Kemal dayanamadı: “Ne diyor?”

Tahir yutkundu.

“Uyumlu,” dedi. “Ali… Ferhat Aydıner’in biyolojik oğlu.”

Ali’nin gözleri büyüdü. Bir çocuk, hayatının bir cümleyle değiştiğini o anda öğrendi. “Biyolojik oğlu”… Kelimeler, onun dünyasında “sıcak yemek” kadar gerçek, “soğuk kaldırım” kadar sertti.

Asuman, sandalyesinden kaydı. Kemal onu tuttu.

Tahir devam etti: “Eşleşme oranı çok yüksek.”

Doktor boğazını temizledi. “Bir de… Ali’nin kanında nadir bir genetik varyasyon görüldü. Karadeniz bölgesinde bazı ailelerde rastlanan…”

Asuman kısık sesle: “Selvi’de vardı… doktorlar söylemişti.”

Tahir başını salladı. “O zaman Ali’nin annesi… Selvi.”

Kemal boşluğa bakar gibi oldu. “Yani… Ferhat’ın iki oğlu vardı.”

Ali fısıldadı: “Ben… gerçekten zengin bir adamın oğlu muyum şimdi?”

Tahir elini Ali’nin omzuna koydu. “Evet evlat. Yasal olarak da hakların var.”

Ali’nin sesi titredi. “Ben para istemiyorum. Ben… bir ev istiyorum. Okula gitmek istiyorum.”

Bu cümle, odadaki her şeyi kırdı. Milyonların konuşulduğu yerde bir çocuk, en temel şeyi istiyordu.

Asuman yavaşça ayağa kalktı. Titreyen adımlarla Ali’ye yaklaştı. Gözleri şişmişti. Diz çöktü, Ali’nin göz hizasına indi.

“Ali…” dedi boğuk sesle. “Ben… sana çok kötü şeyler yaptım. Anneni incittim.”

Ali gözlerini kaçırmadı. “Annem… son nefesinde bile sizden nefret etmiyordu,” dedi. “Bana ‘Ablam beni üzdü ama o hâlâ benim kanım’ dedi.”

Asuman o anda ağlamayı bırakamadı. Ama bu, kendini acındırmanın ağlaması değildi. Bu, yılların yalanının boğazına düğümlendiği ağlamaydı.

Kapı tekrar açıldı. Bir görevli telaşla konuştu:

“Basın binayı sardı. Sonuçları istiyorlar.”

Tahir Ali’ye döndü. “Bu senin hayatın. Karar senin.”

Ali derin bir nefes aldı. Omuzlarını dikleştirdi. Sokakta büyüyen çocukların gözleri erken büyür. Ali’nin gözleri de büyümüştü.

“Gerçeği söyleyelim,” dedi. “Annem… gerçeğin en güçlü şey olduğunu söylerdi.”


O akşam Aydıner malikanesine döndüklerinde, Asuman Tahir’i bir köşeye çekti. Sesi çökmüştü.

“Ahmet…” dedi. “Benim oğlum. İsviçre’de.”

Tahir bir an durdu. “Ahmet… her şeyi bilmiyor, değil mi?”

Asuman başını salladı. “Kardeşinin varlığını bile bilmiyor.”

Tahir’in telefonu o gece çaldı. İsviçre’deki okuldan arıyorlardı. Bir yetkili, sesi kontrollüydü:

“Ahmet… bir şeyler öğrendi. Bursa’ya dönmek istiyor.”

Asuman’ın gözleri açıldı. “Ne zaman?”

“Yarın akşam.”

Ali, köşede madalyonunu tutuyordu. “Bir kardeşim…” diye fısıldadı. O kelime, hem umut hem korkuydu.


Ertesi sabah Tahir, malikaneye erken geldi. Elinde küçük bir çanta vardı. Asuman ve Ali büyük salonda bekliyordu.

Tahir çantadan bir USB bellek çıkardı.

“Dün gece Ferhat Bey’in kasasını açtım,” dedi. “Bunda bir video var.”

Asuman’ın yüzü gerildi. “Ne videosu?”

“Ferhat’ın itirafı olabilir.”

Tahir televizyonu açtı. USB’yi taktı. Dosyanın adı bir tarihti. Video başladığında ekranda Ferhat belirdi. Yaşlı görünüyordu. Hastalık yüzünü çökertmişti.

“Benim adım Ferhat Aydıner,” dedi. “Eğer bunu izliyorsanız… ben artık hayatta değilim.”

Ali nefesini tuttu. Bu, babasının sesini ilk kez duyduğu andı.

Ferhat konuştu. Selvi’yi anlattı. Asuman’la yaptığı hatayı anlattı. İki kadının aynı anda hamile kaldığını anlattı. Seçim yaptığını… yanlış seçim yaptığını… korktuğunu… utandığını…

Ve en sarsıcı cümleyi kurdu:

“Selvi ve Asuman iki kardeş… ve iki oğlum var: Ali ve Ahmet.”

Asuman ekranın karşısında titredi. Yıllardır sakladığı şey, şimdi kocasının ağzından dünyanın ortasına düşüyordu.

Ferhat devam etti: “Selvi öldüğünde beni buldu. Kanserin son aşamasındaydı. Ali’yi uzaktan izledim… kendi oğlumu tanıyamadım bile.”

Ali’nin gözleri doldu. Ama ağlamadı. Sanki içindeki çocuk değil, içindeki “hayatta kalmış” taraf izliyordu.

Ferhat son sözlerini söyledi:

“Ali… seni hiç unutmadım. Hak ettiğin şeyi al. Ahmet… kardeşini tanı.”

Video bitti.

Odaya ağır bir sessizlik çöktü. Sadece Asuman’ın hıçkırıkları duyuldu.

Ali fısıldadı: “O gerçekten… benim babam.”

Tahir başını salladı. “Evet.”

Asuman, Ali’ye döndü. “Beni affetmeni beklemiyorum,” dedi. “Ama… sana yardım etmek istiyorum.”

Ali uzun süre konuşmadı. Sonra madalyonu avucunun içine aldı.

“Annem hep derdi,” dedi. “Aile kan bağından fazlasıdır.”


Ahmet ertesi akşam geldi.

Kapı açıldığında içeri giren çocuk, Ali’nin aynası gibiydi. Aynı çene, aynı gözler… Sadece biri sokakların sertliğini taşıyordu, diğeri yatılı okulun disiplinini.

İlk karşılaşmaları garipti. Ne denir? “Merhaba kardeşim” mi? Kardeş kelimesi, hayatları boyunca duymadıkları bir müzik gibiydi.

Bahçede yürüdüler. Ali, sokaklarda nasıl uyuduğunu anlattı. Ahmet, İsviçre’deki yalnız gecelerini anlattı. İkisi de farklı yerlerde büyümüştü ama aynı boşluğa bakıyordu: Babalarının yokluğuna.

O gece, Asuman odasında tek başına kaldı. Aynaya yine baktı. Bu kez aynadaki kadın, sadece güzel değildi. Çirkin bir gerçeği de taşıyordu. Ve o gerçeğin ağırlığı, makyajla örtülmüyordu.


Bir hafta sonra vasiyet okundu.

Tahir, belgeleri düzenledi. Asuman, Kemal, Ali ve Ahmet masadaydı.

Ferhat’ın serveti paylaşılıyordu ama odada konuşulan asıl şey, para değildi. Çünkü para zaten onların etrafında dolaşan bir hayaletti. Asıl mesele, “kim” olduklarıydı.

Tahir maddeleri okudu. Servetin belirli kısmı Asuman’a, Kemal’e, Neriman Hanım’a… Ve iki oğluna…

Sonra Tahir durdu.

“Ferhat Bey özel bir madde eklemiş,” dedi.

Zarfı açtı:

“Servetimin yüzde onunu, Türkiye genelinde kimsesiz çocuklar için bir vakıf kurulması amacıyla ayırıyorum. Vakfın adı Selvi Kaya Çocuk Vakfı olacak. Yönetiminde mutlaka oğlum Ali yer alacaktır.”

Asuman’ın gözleri doldu. Ferhat, Selvi’yi unutmamıştı.

Ali’nin boğazı düğümlendi. Annesinin adı… artık bir vakfın adıydı. Sokakta büyüyen çocukların kaderi, belki biraz değişecekti.

Tahir son mektubu okudu. Ferhat, aileye “affetmeyi öğrenin” diyordu. Ve özellikle: “Ali’nin şarkısını dinleyin.”

Ali ayağa kalktı. “Bir şey yapmak istiyorum,” dedi. “Şarkıyı… son kez söylemek istiyorum. Babam için… annem için… ve belki… yeni başlangıcımız için.”

Kimse itiraz etmedi.

Ali salonun ortasına geçti. Gözlerini kapattı. O türkü yükseldi:

“Dağların ardında bir yol gördüm ben…”

Bu kez sesi titremiyordu. Güçlüydü. Salonun duvarlarına çarpıp geri dönen ses, yılların yalanına tokat gibi vuruyordu.

Asuman, Selvi’nin yüzünü hatırladı. Kemal, kardeşi Ferhat’ın bilinmeyen taraflarını düşündü. Ahmet, hayatının bir haftada değişmesine ağladı. Ali ise… annesini düşündü. Onun yorgun ellerini, gece ağlayışlarını, “doğruyu söyle” deyişini.

Şarkı bittiğinde salonda sessizlik oldu.

Sonra Ahmet, yavaşça Ali’nin yanına geldi. Omzuna dokundu.

“Bana da öğretir misin?” dedi.

Ali ilk kez, gerçekten gülümsedi. “Elbette,” dedi. “Annem derdi ki… müzik, kelimelerin bittiği yerde konuşur.”

Asuman gözyaşları içinde iki çocuğa yaklaştı. Bu kez diz çökmedi. Bu kez kaçmadı. Sadece ellerini uzattı. İki çocuk da, tereddütle de olsa, ona yaklaştı.

O an, Aydıner malikanesinde ilk defa bir “aile fotoğrafı” gerçek gibi durdu.

Gece ilerlediğinde Ali odasının penceresinden Bursa’nın ışıklarına baktı. Boynundaki madalyonu tuttu ve fısıldadı:

“Gördün mü anne… söylediğin gibi oldu. Şarkımız… bizi buluşturdu.”

Dışarıda sonbahar rüzgârı hâlâ esiyordu. Ama içeride, yıllardır kilitli tutulan kapılar açılmıştı.

Ve bazen, bir cenazede söylenen tek bir şarkı—sadece bir şarkı—koca bir imparatorluğun üstüne kurulduğu yalanları yıkmaya yetiyordu.