Bir Papağan, 14 Yıllık Kayıp Vakayı Nasıl Ortaya Çıkardı?

.
.
.

Bir Papağan, 14 Yıllık Kayıp Vakayı Nasıl Ortaya Çıkardı?

1) Cennet Kuşları

Hayal edin: Otuz dört yaşındasınız. İstanbul’da, Kadıköy’ün sakin bir yan sokağında küçük ama sevilen bir evcil hayvan dükkânınız var. Adı “Cennet Kuşları”. Dükkânın vitrini gösterişli değildir; ama içerideki canlılık, sokağın bütün yorgunluğunu unutturur: Muhabbet kuşlarının cıvıltısı, kanaryaların titrek ötüşü, akvaryum motorunun huzurlu uğultusu…

Dükkânın sahibi Elif Saran, tam da bu seslerle nefes alan bir kadındır. Uzun siyah saçlarını genelde toplar, yüzünde hem sıcak hem ciddi bir ifade olur. Hayvanlara sevgisi “sözde” değil, işiyle örülmüş bir sevgidir. O dükkânı altı yıl önce açmıştır ve altı yıldır her sabah aynı rutini, aynı özenle yapar.

Mart 1991’in serin bir salı sabahı… Saat 08.15’te anahtarı çevirip kapıyı açtığında kafeslerden “günaydın” sesleri yükselir. Elif içeri girer girmez, sanki dükkânın bütün canlıları onu tanıyormuş gibi hareketlenir.

“Günaydın çocuklar,” der gülümseyerek. Önce yemleri hazırlar. Sonra kafesleri temizler. Ardından suları yeniler. Bu rutin, onu hem rahatlatır hem de güne hazırlar.

Saat 10.00 gibi kapıyı müşterilere açar. Yan dükkânın sahibi Yıldız Teyze, her zamanki gibi selam verir:

“Günaydın Elif, nasılsın kızım?”

Elif pencereye yaklaşır, başını uzatır.

“Günaydın Yıldız Teyze, iyiyim hamdolsun. Siz nasılsınız?”

“İyiyiz kızım. İşler nasıl?”

“İyi gidiyor teyze. Bugün özel bir müşteri gelecek… Nadir bir papağan istiyor.”

Yıldız Teyze’nin yüzü aydınlanır:

“Maşallah! Allah bereketini versin.”

Elif teşekkür eder gibi gülümser, içeri döner. O an için her şey sıradandır. Sıradan günlerin güven verici bir tarafı vardır. İnsan, sıradanlığın içinde kötü ihtimalleri düşünmez.

Ama bazı günler, sıradanlığın içine bir bıçak gibi girer.

2) Gri Ceketli Adam

Saat 13.15’te kapı açılır. İçeri, orta yaşlı bir adam girer. Elif onu ilk bakışta “hatırlanmaz” bulur. İnsan bazen en tehlikeli yüzleri böyle tarif eder: hatırlanmaz… sıradan… kaygan…

Adam 45-50 yaşlarındadır. Orta boylu, koyu sakallı, gri bir ceket giymiştir. Yüz hatları belirgin değildir; gözleri dikkat çekmez; sesi yükselmez.

Elif ayağa kalkar.

“Hoş geldiniz. Buyurun.”

Adam başını hafifçe sallar.

“Merhaba. Telefonda konuşmuştuk. Afrika gri papağanı görmek istiyordum.”

Elif hatırlar. Sabah aramış, “nadir bir Afrika gri papağanı” sormuştu. Bu tür kuşlar pahalıdır. Elif’in dükkânına gelenler genelde muhabbet kuşu, kanarya alır; ama Afrika gri papağanı soran biri, özel bir müşteridir.

“Tabii,” der Elif. “Arka odada. Göstereyim.”

Arka odadaki büyük kafeste Afrika gri papağanı durmaktadır: Gümüş gri tüyler, kırmızı kuyruk, zeki bakış… Elif ona sevgiyle yaklaşır.

Adam kafese eğilir, kuşu inceler.

“Çok güzel. Kaç yaşında?”

“Üç yaşında. Sağlıklı. Düzenli veteriner kontrolü var,” der Elif. “Konuşmayı öğrenmeye başladı bile.”

Adam fiyatı sorar. Elif fiyatı söyleyince adam bir an düşünür, sonra başını sallar.

“Tamam, alıyorum. Ama bugün eve götüremem. Yarın evde olacağım. Teslim edebilir misiniz?”

Elif duraksar. Normalde teslimat yapmaz. Ama satış büyüktür; ayrıca adam nazik görünür. Pahalı bir kuşun satışı, dükkânın o ayını rahatlatabilir.

“Adresinizi alayım,” der Elif.

Adam bir adres söyler: Üsküdar, Bağlarbaşı civarında sakin bir sokak. Elif not defterini çıkarır, adamın söylediğini yazar:

Çınar Sokak, No: 17. Saat 14.30.

“Yarın 14.30’da evde olurum,” der adam.

Elif kabul eder. “Tamam. Yarın getiririm.”

Adam teşekkür eder. “Ödemeyi teslimatta yapayım,” der.

Elif de “Olur,” der.

Adam dükkândan çıkarken Elif’in içini açıklayamadığı küçük bir huzursuzluk yoklar. Ama o huzursuzluk, gün içinde gelen giden düşünceler arasında kaybolur. Çünkü insan, genelde iyi olana inanmak ister.

Elif akşam eve gittiğinde kocası Serkan yemeği hazırlamıştır.

“Nasıl geçti günün?” diye sorar Serkan.

“Elhamdülillah iyi,” der Elif. “Afrika gri papağanı sattım. Yarın teslim edeceğim.”

Serkan’ın yüzünde kısa bir endişe belirir:

“Yalnız mı gideceksin?”

“Gündüz gidiyorum,” der Elif. “Üsküdar tarafı. Bir saat içinde dönerim.”

Serkan bir şey demese de içi rahat değildir. Yine de Elif’in kararlılığına karşı çıkmaz. Çünkü evlilik bazen, “korkunu söyleyip söylememek” arasındaki ince çizgidir.

Gece normal geçer. Elif kuşu ertesi gün için hazırlar. Kafesini temizler. Üşümesin diye üstüne ince bir örtü örter. Kuşa bakıp gülümser:

“Yarın yeni evine gidiyorsun güzelim.”

O sırada papağan başını eğip Elif’e bakar. Kuşların bakışı bazen insanı rahatsız eder; çünkü sanki anlıyorlarmış gibi gelir.

3) Bir Saat İçinde Dönerim

13 Mart 1991 Çarşamba… Elif sabah yine dükkânı açar. Her şey normaldir. Öğleden sonra teslimat saati yaklaşınca papağanı kafesiyle birlikte hazır eder. Adresi çantasına koyar. Anahtarlarını cebine atar.

Yıldız Teyze onu görür:

“Elif nereye?”

“Teslimata gidiyorum teyze. Bir saat içinde dönerim.”

“Dikkatli ol kızım.”

“Merak etmeyin.”

Elif dükkânı kilitler. Kafesi iki eliyle taşır. Dolmuşa biner. Üsküdar’a geçer. Bağlarbaşı’na doğru yürürken sokaklar sakindir. Çınar Sokak’ı bulur. No: 17’nin önünde durur.

İki katlı bir ev… Bahçe duvarı yüksek. Kapı kapalı.

Elif zile basar.
Sessizlik.

Tekrar basar.
Yine sessizlik.

Bir an “yanlış mı geldim?” diye düşünür. Ama not defterindeki adrese bakar: No: 17. Aynı.

Elif bekler. Sonra kapı açılır. Dünkü adam, aynı gri ceket. Aynı sıradan yüz.

“Hoş geldiniz,” der. “Buyurun.”

Elif içeri girer. Bahçeden geçerler. Ev kapısından içeri adım atar.

Ve… Elif’in hayatı, o eşikten sonra, kimsenin göremediği bir karanlığa düşer.

4) Kayıp

Akşam olur. Serkan evdedir. Elif’i bekler. Normalde 18.30 gibi gelir. Saat 19 olur… Elif yoktur.

Serkan önce kendini sakinleştirir. “Teslimat uzadı” der. Ama saat 20 olur, telefon hâlâ açılmaz. O dönemde cep telefonları yeni yeni yaygındır. Elif’in büyükçe bir telefonu vardır ama ulaşılmaz.

Serkan paniklemeye başlar. Dükkâna gider. Dükkan kapalıdır. Yedek anahtarla açar. İçerisi karanlık. Her şey yerli yerinde. Not defterini bulur. Son sayfada tek kayıt vardır:

13 Mart – Afrika Gri Papağan – Üsküdar – Çınar Sokak No:17 – 14.30

Serkan’ın boğazı düğümlenir. Polis merkezine gider. Kayıp ihbarı verir. Gece boyu uyumaz. Telefon elinde bekler.

Ama Elif dönmez.

Ve bir daha asla, kimsenin “normal” dediği şekilde görünmez.

5) Dedektif Orhan Acar

Ertesi sabah Kadıköy Polis Merkezi’nde tecrübeli dedektif Orhan Acar dosyayı alır. Kayıp vakalarında ilk 24 saat kritiktir. Orhan bunu bilir. Sorguyu başlatır; Serkan’ın nerede olduğunu, evliliklerini, herhangi bir tehdit olup olmadığını, borçlarını, husumetleri… hepsini tek tek sorar.

Serkan bitkin ama nettir:

“Hiçbir şey yoktu. Elif sadece işine bakardı.”

Orhan dükkanı inceler. Not defterindeki adrese giderler. Üsküdar’da Çınar Sokak No: 17.

Kapıyı çalarlar.
Açan yok.

Komşuya sorarlar. Yaşlı bir adam “o evin uzun zamandır boş” olduğunu söyler. Polis kapıyı açtırır. İçeri girerler.

Ev boş. Mobilya yok. Eşya yok.
Sadece toz.

Adli ekip gelir. Parmak izi, kan izi… hiçbir şey.

Orhan, o evin “fazla temiz” olduğunu düşünür. Bu tür boş evler bile yaşam izleri taşır: sigara izmariti, kırık cam, ayak izi, bir şey. Ama burada yoktur. Sanki biri evin içini “sıfırlamış” gibidir.

Orhan tanık arar. Yıldız Teyze müşteriyle konuşmamıştır. Yan dükkândaki genç Barış adamı görmüştür: gri ceket, orta yaş, sıradan… Portre çizilir ama çok geneldir.

Orhan, papağan üzerinden ilerlemeyi dener. Afrika gri papağan nadirdir. Elif’in veterinerinden mikroçip kaydını bulur:

TR1991 4782

Polis ülke çapında uyarı geçer: “Bu mikroçipe sahip Afrika gri papağan aranıyor.”

Ama günler geçer…
Haftalar geçer…
Aylar geçer…

Ne Elif bulunur, ne papağan.

Dosya soğur. Elif’in annesi Şükran Hanım her gün ağlar. Babası Tevfik Bey öfkelenir. Serkan hayata tutunamaz. Dükkan kapanır. Posterler asılır. Ama yıllar, umutları birer birer törpüler.

Ve sonunda dosya, binlerce soğuk vaka arasında toza karışır.

Ta ki… 14 yıl sonra, bir veteriner kliniğinde “bip” sesi duyulana kadar.

6) 2005’te Bir “Bip”

18 Haziran 2005 Cumartesi… Üsküdar’da sakin bir sokakta küçük bir veteriner kliniği. Doktor Deniz Korkmaz, kuşlar konusunda uzmandır. O gün sıradan bir gündür: bir kedi kontrolü, bir köpek aşısı…

Asistan Selin içeri girer:

“Doktor Bey, yaşlı bir beyefendi geldi. Papağanı durgunmuş.”

Deniz “Gönderin” der.

İçeri 65-70 yaşlarında, hafif topallayan bir adam girer. Elinde büyük bir kafes… İçinde Afrika gri papağan.

“Hoş geldiniz,” der Deniz.

Yaşlı adam kafesi masaya koyar.

“Teşekkür ederim doktor bey. Papağanım birkaç gündür yemek yemiyor.”

Deniz kuşa bakar: tüyler kabarmış, gözler yarı kapalı… Enfeksiyon şüphesiyle kan testi ve röntgen ister.

Röntgen filminde boyun bölgesinde küçük metal bir nokta görür.

“Mikroçip…” diye mırıldanır.

Okuyucuyu getirir, kuşun boynuna yaklaştırır.

Bip.

Ekranda numara belirir:

TR1991 4782

Deniz bir an dona kalır. Çünkü bu numara, rastgele bir numara değildir. Kliniğin veri tabanına girer. “Enter”a basar.

Ekranda kırmızı bir uyarı çıkar:

UYARI: Bu mikroçip kayıp vaka ile ilişkilidir. Derhal yetkilileri arayın.

Deniz’in kalbi hızlanır. Hemen Selin’e döner:

“Polisi ara. Kadıköy’de soğuk vakalar birimi… dedektif istiyorum.”

Yaşlı adam şaşırır:

“Polis mi? Ne oldu?”

Deniz sakin kalmaya çalışır.

“Beyefendi, papağanınızın mikroçipi var. Bu kuş, eski bir kayıp vakayla bağlantılı görünüyor.”

“Ben bilmiyordum,” der adam şaşkınlıkla. “Yeğenimden aldım… beş yıl önce.”

Deniz “yeğeninizin adını” sorar.

“Rıza Tekin.”

İsim, bir düğme gibi düşer; henüz hiçbir kapı açılmamıştır ama o ismin ağırlığı vardır.

7) Dedektif Emre Yalçın

Kısa süre sonra kliniğe Dedektif Emre Yalçın gelir. 32 yaşında, soğuk vakalar biriminde çalışan, eski dosyaları yeniden açan bir dedektiftir. Ekrandaki uyarıyı görür görmez yüzü değişir.

“Bu… Elif Saran dosyası,” der nefesini tutarak.

Deniz başını sallar.

“Evet. Papağan burada.”

Emre kafese yaklaşır. Kuş, halsiz ama meraklı gözlerle bakar. Emre, yaşlı adamla konuşur:

“Papağan size kimden geldi?”

“Yeğenim Rıza’dan,” der adam. “Beş yıl önce verdi. ‘Bakamıyorum’ dedi.”

“Rıza nerede oturur?”

“Eskiden Üsküdar’daydı. Şimdi Beykoz tarafına taşındı galiba.”

Emre not alır. Rıza’nın telefonu, adresi… hepsi kaydedilir.

Emre o akşam karakola döner ve tozlu dosyayı raftan indirir: Elif Saran – 1991. Dosyayı açar. Not defterindeki adres… Üsküdar, Bağlarbaşı… Çınar Sokak…

Emre hemen veri tabanından Rıza Tekin’i arar. Yaşı, doğum yeri, eski adresler… Ve beklediği kesişim çıkar:

Rıza Tekin’in 1990’larda kayıtlı olduğu bölge, Elif’in gittiği bölgeyle örtüşür.

Emre’nin zihninde bir cümle yankılanır:

“Papağan bulunursa… müşteri bulunur.”

Ve papağan bulunmuştur.

8) Papağanın Sözleri

Ertesi gün Doktor Deniz, Emre’yi arar.

“Dedektif Bey… garip bir şey var.”

“Nedir?”

“Papağan konuşuyor… ama söyledikleri… rahatsız edici.”

“Ne söylüyor?”

Deniz yutkunur:

“‘Sessiz ol… kimse bilmeyecek… bodruma git…’ gibi şeyler. Hep tekrar ediyor.”

Emre’nin tüyleri diken diken olur. Papağanlar duyduklarını taklit eder. Demek ki bu kuş, yıllarca aynı cümleleri duymuştur. Ve o cümleler “şaka” cümleleri değildir.

Deniz kayda alır. Video çeker. Papağanın sesi, neredeyse bir adam sesi gibi çıkar: sert, tehditkâr, orta tonlu…

Emre ses analizine gönderir. Uzman, papağanın taklit ettiği aksanda Karadeniz vurgusu olduğunu söyler. Emre tekrar Rıza’nın dosyasına bakar:

Rıza Tekin – Trabzon doğumlu.

Küçük parçalar birleşmeye başlar.

Emre, savcıyla konuşur. Arama izni için başvurur. İlk etapta sınırlı bir arama izni çıkar; “papağanla ilgili delil” aranacaktır.

9) Beykoz’daki Ev

23 Haziran sabahı Emre ve ekip Beykoz’a gider. Rıza’nın evi iki katlı, izole bir yerdedir. Çitler, ağaçlar… En yakın komşu uzaktadır.

Kapı çalınır. Rıza açar. Uykulu, soğuk bir ifade.

“Arama emrimiz var,” der Emre.

Rıza’nın yüzü anlık olarak gerilir ama toparlanır.

“Buyurun.”

Ev aranır. Salon, mutfak, odalar… Her şey “normal” görünür. Ta ki bodrum kapısına kadar.

Bodrum kapısı kilitlidir.

Emre sorar:

“Bodrumda ne var?”

“Eski eşyalar,” der Rıza. “Anahtar… bulamıyorum.”

Bu cümle bazen masumdur. Ama Emre, o an papağanın videosunu hatırlar: “Bodruma git…”

Kapı açılır. Ekip merdivenlerden iner. Karanlık bodrumda ışık yakılır.

Ve Emre’nin nefesi kesilir.

Çünkü bazı gerçekler, insanın içinde bir boşluk açar. “İşte bu yüzden 14 yıl” dersiniz; ama aynı anda “keşke hiç bulmasaydık” da dersiniz.

Bodrumda kutular vardır. Bir köşede paketlenmiş eşyalar. Ve bir kutunun içinden çıkan şey, bir insanın hayatını bir anda ikiye böler:

Bir kimlik kartı…
Elif Saran.

Adli ekip devreye girer. İnceleme yapılır. Bulunan bulgular, yıllarca saklanan gerçeğin “tek bir odaya” hapsedildiğini gösterir.

Rıza, yukarı çıkarılır. Karakola götürülür.

10) İtiraf: 14 Yıllık Sessizlik

Sorgu saatler sürer. Rıza önce susar. Sonra “bilmiyorum” der. Sonra “hatırlamıyorum” der. Ama duvardaki saat ilerledikçe, o bodrumun kokusu sanki odaya sızar.

Sonunda Rıza’nın sesi kırılır.

“Anlatacağım,” der. “Her şeyi anlatacağım.”

Derin bir nefes alır:

“1991’de… o papağanı istiyordum. Para kazanmak için… satmak için… Elif’in dükkanını buldum. Aradım. ‘Afrika gri’ dedim. Param yoktu. Eve getirsin istedim. Ödeme yapmadan alacaktım.”

Emre’nin yüzü taş gibidir. Çünkü bu cümle, yılların birikmiş öfkesini tek bir noktada toplar: Küçük bir hırs, koca bir hayatı aldı.

Rıza ağlar.

“Geldi… anladı… tartıştık. Panikledim. Bir kaza oldu… düştü… öldü…”

Bu “kaza” kelimesi, bazen suçluların kendini rahatlatmak için kullandığı bir battaniyedir. Ama gerçek şudur: Elif geri dönmemiştir. Elif’in annesi kızını görmeden ölmüştür. Serkan 14 yıl boyunca “ölü mü diri mi” bilmeden yaşamıştır.

Rıza devam eder:

“Papağan… o kuş… sürekli konuştu. ‘Sessiz ol’ dedi. ‘Kimse bilmeyecek’ dedi. Ben o sözleri… o gün söyledim. Kendime bile tahammül edemedim. Yıllarca sakladım. Sonra dayanamayıp amcama verdim.”

Emre o an anlar: Papağan, bir “tanık” gibi değil; bir ses kaydı gibi yaşamıştır. İnsan sesi, yıllar boyunca kuşun boğazında dönüp durmuş, nihayet bir gün doğru yerde doğru kişiye denk gelmiştir.

DNA incelemeleri yapılır. Bulgular doğrulanır. Elif’in kayboluşu artık “kayıp” değildir. Gerçeğin adı konur.

11) Adaletin Geç Gelen Yüzü

Mahkeme süreci başlar. Serkan ve Ayşe yıllar sonra ilk kez “kesin bir cümle” duyar:

“Bulduk.”

Bu kelime, insanı aynı anda hem yıkar hem ayağa kaldırır. Çünkü umut biter, ama belirsizlik de biter.

Serkan yıllarca “belki yaşıyordur” diye yaşamıştır. Şimdi gerçeği bilir. Bu acıdır. Ama aynı zamanda bir kapanıştır.

Ayşe ağlar:

“Annem… ablamı görmeden gitti.”

Baba Tevfik Bey’in sesi titrer:

“Biz 14 yıl bekledik. 14 yıl boyunca bir iz… bir işaret…”

Ve sonra, o küçük ama ağır gerçek: Bir papağan, 14 yıl boyunca bir ses taşımış; bir gün o sesi tekrar etmiş ve taş gibi bir dosyayı yerinden oynatmıştır.

Rıza, delilleri saklama ve adaleti engelleme dahil ciddi suçlardan mahkûm edilir. Karar okunurken salonda derin bir sessizlik vardır. Çünkü hiçbir karar, 14 yılı geri vermez. Ama en azından, artık “hiçbir şey olmamış gibi” davranılamaz.

12) Sultan’ın Yeni Hayatı

Papağan—Sultan—iyileştikten sonra bir koruma derneğine teslim edilir. Artık yalnız kalmayacağı, iyi bakılacağı bir yer… Çünkü o kuş, bir evcil hayvandan fazlası olmuştur: istemeden de olsa, bir hikâyenin anahtarı.

Elif’in dükkânının eski yerine küçük bir anma plaketi konur. Büyük, gösterişli bir tören değil; sadece “unutulmadın” demenin sessiz bir yolu.

Ve Serkan, yıllar sonra ilk kez dükkânın önünden geçerken durur. İçeri giremez belki. Ama artık şunu bilir: Elif kaybolmadı; Elif’in gerçeği bulundu.

Bu hikâyenin asıl mesajı

Bazen bir vaka yıllarca çözülmez; çünkü eksik olan “büyük delil” değil, doğru anahtartır. Bazen o anahtar bir kayıt, bir mikroçip, bir kelime, bir tesadüf gibi görünür. Ama aslında tesadüf değil; sabrın, takibin ve küçük detayları önemsemenin sonucudur.