Bu Düğün Fotoğrafına Dikkatli Bakın: Koca Gelinin Kolunu Neden Bu Kadar Acımasızca Tutuyor?

.
.

SESSİZ ÇIĞLIK

Fotoğrafı elime aldığım an içimde bir şey kırıldı.

Sararmış kartonun üzerinde siyah beyaz bir düğün fotoğrafı vardı. 1960’ların ortası… Büyük ihtimalle 1964 ya da 1965. Arkada taş evler, birkaç yaşlı kadın, meraklı bakışlı çocuklar… Anadolu’nun sıradan bir köy meydanı.

Ama bu fotoğraf sıradan değildi.

Çünkü gelin gülümsemiyordu.

Gülümsememek hafif kalırdı. Yüzünde ilkel, derin, kemiklere işleyen bir korku vardı. Gözleri kameraya değil, sanki görünmeyen bir karanlığa bakıyordu. Dudakları aralıktı. Sanki nefes alamıyordu.

Yanındaki damat ise tam tersiydi. Şişman, kendinden emin, burnunun üzerinde kalın çerçeveli gözlük. Üzerinde pahalı bir takım elbise. Sağ eli gelinin belini öyle bir kavramıştı ki bu bir sarılma değil, bir sahiplenmeydi.

Bir mülkiyet işareti.

Fotoğrafı İstanbul’daki bir eski eşya pazarında bulmuştum. Sandığın dibinden çıkmıştı. Satıcı, “Geçen sene bir kadından aldım. Çoğunu çöpe attım,” demişti.

Beş liraya aldım.

Ama o gece Kadıköy’deki evimde masa lambasının altında tekrar baktığımda anladım:

Bu bir düğün fotoğrafı değildi.

Bu donmuş bir çığlıktı.


ELMaköy

Fotoğrafın arkasında silik bir yazı vardı:

“Elmaköy – Haziran 1964”

Araştırmaya başladım.

15 Haziran 1964.
Ayşe Toprak ve Hüseyin Erdal.

Hüseyin 1969’da kalp krizinden ölmüş.
Ayşe 1969’dan sonra kayıtlarda yok.
İki kız çocukları var: Elif ve Zeynep.

Sonra onlar da kaybolmuş.

Birkaç gün sonra kendimi Anadolu yollarında buldum.

Elmaköy’e vardığımda hava kararıyordu. Köy neredeyse ölü gibiydi. Çay ocağındaki yaşlı adamlar fotoğrafı görünce sustular.

Sonunda biri konuştu:

“Bu fotoğraftan burada bahsetme.”

Ama anlattılar.

Ayşe 17 yaşındaydı.
Hüseyin 30.

Hüseyin’in babası köyün en zengin adamıydı.
Ayşe’nin babası borç içindeydi.

Para karşılığı evlendirilmişti.

Hüseyin akıl sağlığı yerinde olmayan, şiddete eğilimli bir adamdı. Çocukken bile imamı dövmüş, insanlara saldırmıştı. Ama paranın gücü her şeyi örtüyordu.

Düğün bir anlaşmaydı.
Bir ticaretti.

Ayşe ağladı.
Kimse dinlemedi.


EVLİLİK

Şiddet ilk gece başladı.

Sabah Ayşe morluklarla babasının kapısına gitti.

“Beni dövdü.”

Babası şunu söyledi:

“Herhalde bir şey yapmışsındır. Kocandır.”

Ve kapıyı kapattı.

Ayşe geri döndü.

O günden sonra her gün dövüldü.

Hamileyken dövüldü.
Yemek beğenilmediği için dövüldü.
Sebepsiz yere dövüldü.

İkiz kızlar doğdu: Elif ve Zeynep.

Hüseyin erkek çocuk istiyordu.

Bebekleri görmek için hastaneye gitmedi.

Çocuklar büyüdükçe onları da dövmeye başladı.

Bir gün altı aylık bebeği duvara fırlattı.

Kimse müdahale etmedi.

Çünkü Hüseyin’in babası köyü yönetiyordu.


KAÇIŞ

Ayşe bir gece kızlarını alıp babasının evine kaçtı.

“Boşanmak istiyorum,” dedi.

Babası cevap verdi:

“Artık benim kızım değilsin. Kocanın malısın.”

Kapı yüzüne kapandı.

Ayşe geri döndü.

O gece Hüseyin onu ölümüne dövdü.


KARAR

1969’un ilkbaharında Hüseyin, kızlardan birine öyle bir tokat attı ki çocuk bayıldı.

Ayşe o gün karar verdi.

Bir gece Hüseyin’e yemek hazırladı.

Pilav.
Et.

İçine bir şey kattı.

Ne olduğu bilinmiyor.

Yarım saat sonra Hüseyin yerde kıvranıyordu.

Ayşe izledi.

Sabah imamı çağırdı.

Doktor “kalp krizi” dedi.

Ama köy biliyordu.

Ayşe cenazede ağlamadı.

Gözlerinde korku yoktu artık.

Boşluk vardı.


KAYBOLUŞ

Hüseyin’in babası şüphelendi.
Tehdit etti.
Jandarmaya gitti.

Ama kanıt yoktu.

Üç gün sonra Ayşe ve kızları yoktu.

Gece kaybolmuşlardı.

Bir daha köyde görülmediler.

.