“BU FERRARİYİ TAMİR ET, KIZIMLA EVLEN,” DEDİ MİLYONER KADIN GÜLEREK FAKİR TAMİRCİYE. TA Kİ…
.
.
.
Öğlen güneşi İstanbul’un dış mahallelerinden birini acımasızca kavuruyordu. Sıcak, insanın yakasına yapışan cinsten; nefes almayı zorlaştıran, gölgede bile terleten türdendi. Barış Yavuz, ellerini yağlı bir bezle silerken sıradan bir günün daha sonuna yaklaştığını sanıyordu.
Tamirhane tanıdıktı: gres kokusu, paslı anahtarlar, eski motorların yorgun homurtusu… “Yavuz Kardeşler Oto Servis” tabelasının boyası çoktan solmuş, harflerin bazıları yerinden oynamıştı. Dışarıdan bakan biri için bu yer sadece ucuz iş yapan, kaderine razı bir tamirci dükkânıydı. Barış içinse hem sığınak, hem de bir tür “deha pişmehanesi”ydi: her gün elleri kirlenirken beyninin temizlendiği yer.
Hayatı öngörülebilir bir ritimde akıyordu. Aynı saatte kalkmak, aynı kahveyi içmek, aynı tezgâhın başına geçmek. Sıkı çalışma vardı ama az beklenti, daha az hayal. Babasının başına gelenlerden sonra hayal kurmak Barış’a tehlikeli bir lüks gibi gelmişti. Çünkü hayat, bir kere “haksızlık” yüzünü gösterdi mi, insanın içinde bir şey kırılır; kırılan o şey, uzun süre tamir olmaz.
Barış, tezgâhın üstündeki parçaları yerleştirirken kapının dışından gelen sesle irkildi.
Bu ses, bu mahalleye ait değildi.
Önce ağır, tok bir homurtu duyuldu. Sonra o homurtunun içindeki ince metalik ıslık… Sanki bir hayvan değil de bir makine nefes alıyordu; ama her nefes, pahalı bir nefesti. Barış başını kaldırdı.
Kırmızı bir Ferrari, tamirhanenin paslı kapısının önünde durmuştu.
Araba çevreyle o kadar tezat oluşturuyordu ki, sanki iki farklı dünya çarpışmıştı. Boyası güneşte parlıyor, çizgileri “kusursuzluk” diye bağırıyor, jantlar bile tozlu sokağın üstüne yakışmıyordu. Barış’ın kalbi hızlandı. Bu sadece bir araç değildi; ulaşılmaz bir zenginliğin, başka bir hayatın simgesiydi.
Ferrari’nin kapısı açıldı. Zarif bir kadın indi; her hareketi ölçülü, her adımı kendinden emin. Saçları kusursuz, gözlüğü pahalı, bakışı soğuktu. Barış onu tanımak için tabelaya bakmaya gerek duymadı.
Sevda Karayel.
Karayel Otomotiv’in sahibi. Şehrin en güçlü şirketlerinden birinin patronu. Ve Barış’ın zihninde tek bir cümleyle yer etmiş bir isim: “Babamı bitiren kadın.”
Kadının yanında genç bir kız vardı. Deniz. Güzeldi; bunu inkâr etmek imkânsızdı. Ama güzelliği, gözlerinde taşıdığı hüzünle gölgeleniyordu. Lüks kıyafetlerinin içinde kaybolmuş gibiydi; sanki o zenginlik ona ağır geliyordu. Barış, kendi yalnızlığını yıllardır aynada görmüştü; Deniz’in yüzünde de aynı yalnızlığın başka bir biçimini tanıdı.
Sevda Karayel tamirhaneye bakarken dudaklarında küçük bir tebessüm belirdi; o tebessüm kibardı, ama kibarlığın içi boştu. Sanki “Burası mı?” diyordu. Sanki “Böyle bir yerde mi işim var?” diye.
Barış içinden bir şeyin kıpırdadığını hissetti. Gurur değil, öfke de değil. Daha çok, yıllardır yuttuğu bir acının refleksi. Babasının eve o gün geldiği hali gözünün önüne geldi: Orhan Yavuz, omuzları çökmüş, gözlerinde gurur yerine yenilgi taşıyan adam. Karayel Otomotiv’den kovulmuştu. “Para çaldı” diye iftira atmışlardı. Mahallede fısıltılar başlamış, bakışlar değişmiş, Yavuz ailesinin adı “leke”yle anılır olmuştu. Orhan kendini savunamamış, savundukça daha çok batmıştı. Sonra da yavaş yavaş susmuştu; bazı adamlar, içlerinde bir şey kırılınca tamir edemez ve sessizce kapanırlar.
Barış, o sessizliği yıllarca taşımıştı.
Sevda, topuklarının sesiyle içeri yürüdü. Gözleri etrafı taradı, sanki yağ kokusu bile ona dokunuyormuş gibi kaşını çattı.
“Burada mı… Barış Yavuz?” dedi.
Barış, “Benim,” dedi. Sesini sabit tutmaya çalıştı.

Sevda, Ferrari’nin anahtarını avucunda çevirerek konuştu. “Bu araç… yolda kaldı. Şirketimdeki mühendisler ‘basit değil’ dedi. Servise götürmek istemedim. Zaman kaybı.” Sonra gözlüğünü biraz indirip Barış’a baktı. “Bakalım mahalle tamircisi ne yapacak.”
Barış, o cümledeki küçümsemeyi yutkunarak karşıladı. Cevap vermedi. Çünkü cevap vermek, bazen karşı tarafa güç verir. Babası öyle öğretmişti: “Oğlum, herkes bağırır. Sen işinle konuş.”
Deniz, annesinin yanında sessiz duruyordu. Barış’a bakarken gözlerini hemen kaçırmadı; utangaç değildi, sadece dikkatliydi. Sanki annesinin gölgesinde büyümüş biri gibi temkinli.
Barış kaputu açtı. Motorun içine baktığı an dünyası daraldı. Ferrari motoru bir sanat eseriydi; her parça, sanki bir bestenin notası gibi yerli yerindeydi. Ama Barış’ın gözünde güzellikten önce “mantık” vardı. Metalin titreşimini, hortumun basıncını, yakıt hattının davranışını okumayı öğrenmişti. Babasının yanında, daha çocukken öğrenmişti: “Motor konuşur. Sen dinlemeyi bilirsen anlatır.”
Barış birkaç dakika sessizce baktı. Ardından bir soketi kontrol etti, kablo demetine dokundu, bir parmakla sensörün oturuşunu yokladı. Gözleri daraldı.
Sorun belliydi.
Zor bir işti. Servisin “basit değil” demesine şaşırmadı. Çünkü sorun, arıza gibi görünmüyordu; daha çok, birinin “arızaya benzesin” diye bıraktığı bir iz gibiydi. Barış bunu düşünür düşünmez kendine kızdı. Paranoyaya yer yoktu. Ama yıllar önce babasına kurulan tuzağı hatırlayınca, insanın zihni bazı ihtimalleri otomatik olarak açardı.
Barış, “Bunu yapabilirim,” dedi sonunda. “Ama beş dakikada değil.”
Sevda güldü. Gülüşü, camı kesen bir soğukluk taşıyordu. “Beş dakika dedim mi?” dedi. “Bak, genç adam, bu araç sıradan bir araç değil. Bu motorun içine elini sokmak için bile bir geçmiş gerekir.”
Barış, gözlerini kaldırmadan, “Geçmişim var,” dedi. “Sadece sizin hoşunuza gidecek türden değil.”
Bu cümle tamirhanede kısa bir sessizlik yarattı. Hatta dışarıdaki sokak bile susmuş gibiydi.
Sevda, Deniz’e göz ucuyla baktı. Sonra Barış’ın yüzünde, istemediği bir şey gördü: Kendinden eminlik. Bu özgüvenin “numara” olmadığını anlayınca, dudaklarının kenarı daha da kıvrıldı. Sanki bir oyun bulmuş gibi.
Ve o an, hayatın en aşağılayıcı cümlelerinden birini, kahkahaya sarıp Barış’ın önüne attı.
“Bu Ferrari’yi tamir et,” dedi gülerek, “kızımla evlen.”
Deniz’in yüzü bir anda kızardı. Başını eğdi. Barış’ın boğazı düğümlendi. Bu bir teklif değildi; bu, bir insanı “ödül”e çevirmekti. Kızı da, tamirciyi de aynı anda küçülten bir cümleydi. Tamirhanedeki çıraklar, komşu dükkândan bakanlar… herkes nefesini tuttu. Çünkü herkes anladı: Bu, zenginlikle yapılan bir şakaydı. Ve şaka, en çok yoksulun canını acıtır.
Barış’ın içi yandı. Sadece kendisi için değil; Deniz için de. Kızın gözlerinde bir anlık utanç parladı. Barış, o utancı tanıdı. O utanç, başkasının yaptığı kötülüğün yükünü taşıyanların utancıydı.
Sevda’nın gülüşü devam ediyordu. “Hadi,” dedi, “görelim bakalım. Yapabilecek misin?”
Barış, dilinin ucuna gelen “Ben sizin oyuncağınız değilim” cümlesini yuttu. Çünkü bu oyunun başka bir tarafı vardı. Sevda Karayel burada sadece Ferrari için değildi. Barış bunu anladı. Kadın, sanki geçmişten bir şeyi arıyordu. Sanki bu dükkânı “tesadüfen” bulmamıştı.
Barış, hiç beklemediği bir şey yaptı.
“Peki,” dedi.
Tamirhanedeki hava bir an boşaldı sanki. Deniz başını kaldırdı, gözleri büyüdü. Sevda’nın gülüşü kısa bir an durdu, sonra daha da genişledi; çünkü onun için bu “tamam”, bir zavallının kendini ispat çırpınışıydı.
Barış ise içinden şunu düşündü: “Kaybedecek ne var? Zaten saygı yok. Ama kazanırsam… bir şey değişir.”
Araba lifte alındı. Barış eldivenlerini taktı. Saatin tik taklarını duymuyordu; onun saatini artık metal belirliyordu. İlk önce, motor beynine giden hattı kontrol etti. Sonra yakıt basıncını okudu. Sonra sensör değerlerini… Tamirhanede kimsenin bilmediği kadar hızlı ve doğru ilerliyordu. Çünkü Barış, sadece parça söküp takan bir tamirci değildi. Babası onu küçükken, “mühendisliğin” kitabını değil, mantığını öğretmişti. Ve Barış, yıllar boyunca servise gidemeyen arabaların son umudu olmuştu. Bu mahallede insanlar para bulamazdı; Barış çözüm bulurdu.
Ama Ferrari, bambaşka bir şeydi. Ferrari, “hata affetmeyen” bir makineydi.
Barış bir noktada durdu. Elindeki anahtarı bıraktı, gözünü kapattı. Sanki motorun sesini zihninde canlandırmaya çalışıyordu. Sonra birden eğilip bir bağlantı noktasına parmağını sürdü. Parmak ucunda ince bir yağ tabakası kaldı. Yağın rengi normal değildi.
Barış’ın kaşları çatıldı.
“Biri oynamış,” dedi kendi kendine. Sesini çok kısık tuttu ama Deniz duymuş gibi irkildi. Barış başını kaldırıp ona baktı. Deniz’in gözleri “Sen de mi fark ettin?” der gibiydi. Sanki kız bir şey biliyor ama söyleyemiyordu.
Sevda, koltukta oturmuş, telefonuna bakıyordu; arada saate bakıyor, arada da Barış’a. Ama Barış’ın elleri durmadıkça, Sevda’nın özgüveni ilk kez çatladı. Çünkü “mahalle tamircisi” dediği adam, motoru “okuyordu.”
Barış, bir parçayı söktü. Sonra aynı parçanın bir başka varyantını kendi raflarından çıkardı. Ferrari’ye ait değildi. Ama ölçüsü, yapısı, malzemesi… uyuyordu. Barış, küçük bir modifikasyon yaptı. Bu, servis mantığıyla yapılacak bir iş değildi; çünkü servis “orijinal parça” ister, “prosedür” ister. Barış ise “çalışan çözüm” arıyordu.
Çıraklardan biri fısıldadı: “Usta, bu olur mu?”
Barış gözünü kaldırmadan, “Olur,” dedi. “Ama doğru yapılırsa.”
Dünyanın sesi kısıldı. Barış’ın dünyasında sadece motor ve bir de geçmiş vardı. Babasının o yorgun gözleri, annesinin sessiz ağlayışı, mahalledeki fısıltılar… Hepsi, Barış’ın omzuna yıllardır yük olmuştu. Şimdi o yük, onu yere bastırmıyor; tam tersine ayakta tutuyordu.
Son ayar bittiğinde Barış yavaşça ayağa kalktı. Ellerini bezle sildi ama gres izleri kalmıştı. O izler, onun kimliğiydi. Başını kaldırdı.
“Şimdi anahtarı çevirin,” dedi.
Sevda, sanki bunu duymak istemiyormuş gibi kaşını kaldırdı. “Emin misin?” dedi.
Barış, “Eminim,” dedi.
Deniz, istemsizce bir adım attı. İçinde hem korku hem umut vardı. Sevda ise anahtarı aldı, kontağa uzandı. Parmakları anahtara değdiğinde, tamirhanenin içi nefesini tuttu.
Anahtar döndü.
Motor önce bir an sessiz kaldı. O sessizlik, insanın kalbini sıkıştıran türdendi. Sonra… ses geldi. Homurtu değil, “mükemmel” bir çalışma sesi. Düzenli, güçlü, kararlı… sanki Ferrari hiç bozulmamış gibi. Hatta daha temiz, daha istikrarlı bir ses.
Tamirhanede kimse konuşamadı.
Sevda’nın yüzü bembeyaz oldu. Gözlerindeki kibir, ilk kez yerini şaşkınlığa bıraktı. Korkuya yakın bir şaşkınlığa. Barış, motorun sesini dinledi. Sonra kaputu kapattı. Bir cerrahın ameliyat sonrası eldivenini çıkarması gibi sakince eldivenlerini çıkardı.
Sevda, “Bu… nasıl?” diyebildi.
Barış, “İş,” dedi sadece. “Benim işim.”
Deniz’in gözlerinde o anda başka bir şey belirdi: saygı. Belki hayranlık. Belki de ilk kez, annesinin karşısında birinin “eğilmediğini” görmenin rahatlığı.
Sevda, birkaç saniye daha sessiz kaldı. Sonra kendini toparladı; kibirli insanlar yenilgiyi kabul etmez, yenilgiyi küçültür. Dudaklarını büzüp gülümser gibi yaptı.
“Ben şaka yapmıştım,” dedi. “Ciddiye almanı beklemiyordum.”
Bu cümle, motorun sesinden daha sert çarptı Barış’a.
Barış bu kez susmadı. “Şaka dediğiniz şey,” dedi, “insanı aşağılamaktır. Kızınızı da beni de.”
Sevda’nın gözleri sertleşti. “Bana ahlak dersi mi veriyorsun?” dedi.
Barış, “Hayır,” dedi. “Sadece şunu söylüyorum: Ben kimsenin oyuncağı değilim.”
Tamirhanede bir sessizlik daha oldu. Bu sessizlik, motor sessizliği değildi. Bu, bir kavganın sessizliğiydi.
Deniz, titreyen bir nefes aldı. Sonra, herkesin beklemediği bir şey yaptı. Annesine döndü.
“Anne,” dedi, sesi ilk başta kısık, sonra netleşerek. “Yeter.”
Sevda’nın yüzü değişti. Kızı ona yıllardır böyle konuşmamıştı. Deniz devam etti: “Beni bir bahis gibi ortaya koyamazsın. Ben senin ödülün değilim. Ve sen…” kelimeyi aradı, yutkundu, “insanlara böyle davranamazsın.”
Sevda’nın gözlerinde öfke kabardı. “Benim kızım bana ders veremez,” dedi.
Deniz, “Ben senin kızınım,” dedi, “ama senin eşyaların değilim.”
Bu cümle, Barış’ın içindeki bir düğümü çözdü. Deniz’in gözlerindeki yalnızlık, yıllardır biriken bir isyana dönüşmüştü.
Sevda, hırsla Barış’a döndü. “Ne istiyorsun?” dedi. “Para mı? Tamir ücretini iki kat veririm.”
Barış, “Paranız değil,” dedi. “Saygı istiyorum. Ve… babamın adını.”
Sevda’nın yüzü dondu. “Ne dedin?” dedi.
Barış, “Ben Orhan Yavuz’un oğluyum,” dedi. “Sizin şirketinizin ‘para çaldı’ diye kovduğu Orhan Yavuz’un.”
Tamirhanede hava bir anda buz kesti.
Deniz’in gözleri büyüdü. Orhan Yavuz… bu isim, evde hiç konuşulmayan, konuşulsa da çabucak kapatılan eski bir hikâye gibi durmuştu hep. Sevda’nın yüzündeki ifade, bir anlığına maske düşmüş gibi oldu. Tanıyordu o ismi. Unutmuş değildi. Belki unutmak istemişti.
Sevda, kendini toparlayıp soğuk bir sesle, “O adam…” dedi. “O adam suçluydu.”
Barış’ın bakışı değişmedi. “Değildi,” dedi. “Ve ben bunu kanıtlayacağım.”
Sevda, alaycı bir nefes verdi. “Nasıl? Onca yıl geçti. Dosyalar, belgeler… Hepsi kapandı.”
Barış, “Bazı dosyalar kapanmaz,” dedi. “Sadece üstü örtülür.”
Deniz, annesine baktı. İlk kez annesinin “güç” dediği şeyin altında korku olduğunu gördü. Korku, geçmişin ortaya çıkmasından korkuydu. Korku, kontrol kaybıydı.
Sevda, bir an düşündü. Sonra yüzünde yeni bir ifade belirdi: hesap. Her şeyi oyuna çeviren insanların yüzündeki o hesap ifadesi.
“Peki,” dedi Sevda. “Kanıtla. Eğer babanın masum olduğunu kanıtlarsan… şirketimden resmi olarak özür dilerim. Adını iade ederim. Ve…” Deniz’e baktı, “kızımın hayatına karışmam.”
Deniz’in boğazı düğümlendi. Sevda bunu bile şart gibi söylüyordu. Kontrolü bırakmayı bile “ödül”e çevirmişti.
Barış, bu teklifin bir tuzak olduğunu biliyordu. Ama bazen tuzağın içine girerek tuzağı bozarsın. Babasının adı… o isim, Barış’ın omuzunda yıllardır taş gibi duruyordu. O taşı ancak gerçek kaldırabilirdi.
“Tamam,” dedi Barış.
Sevda, anahtarı çantasına koydu, topuklarını sertçe yere vurarak döndü. “Bir hafta,” dedi. “Bir haftada getir kanıtını.”
Deniz, annesinin arkasından bakakaldı. Sonra Barış’a döndü. Gözlerinde hem suçluluk hem umut vardı. “Ben…” diye başladı, ama cümleyi bitiremedi. Çünkü bu yük, iki kelimeyle anlatılacak gibi değildi.
Barış, “Senin suçun değil,” dedi. “Ama eğer gerçekten farklıysan… o zaman susma.”
Deniz başını salladı. “Susmayacağım,” dedi.
O gece Barış eve gittiğinde, yıllardır saklanan kutuları indirdi. Babasının eski dolabını açtı. Sertifikalar, teşekkür mektupları, birkaç fotoğraf… Orhan Yavuz’un ne kadar iyi bir çalışan olduğunu gösteren hatıralar. Ama bunlar masumiyeti kanıtlamazdı. Kanıt, başka bir yerde olmalıydı.
En altta, yıllardır açılmamış bir zarf buldu.
Zarfın üzerinde babasının el yazısı vardı. Barış’ın kalbi hızlandı. Zarfı açarken elleri titredi. İçinden çıkan mektup, solmuş bir kâğıt parçası değildi; bir adamın son umuduydu.
Orhan Yavuz, mektupta gerçeği yazmıştı.
Parayı çalanın kendisi olmadığını… şirketin muhasebe müdürü Doğan Arslan’ın sahte faturalarla, hayali ödemelerle para aktardığını… Orhan’ın bunu tesadüfen gördüğünü… itiraz edince tehdit edildiğini… ailesiyle korkutulduğunu… Sevda Karayel’e gidip anlatmaya çalıştığını ama Sevda’nın ya inanmadığını ya da inanmak istemediğini…
Mektupta daha da önemlisi vardı: Orhan, gerçek belgelerin kopyalarını saklamıştı. Bir banka kasasına koymuştu. Şube adı, kasa numarası… Ve kasanın anahtarı, Orhan’ın eski saatinin içindeydi.
Barış, mektubu okurken boğazı yanıyordu. Babası susmamıştı. Babası sadece… yenilmişti. Çünkü karşısında para, bağlantı ve güç vardı.
Barış, kardeşi Nil’i aradı. Nil koşarak geldi. Mektubu okuduğunda ağladı. İki kardeş, yıllardır taşıdıkları utancın aslında kendilerine ait olmadığını anladı. Utanç, onlara giydirilmiş bir gömlekti. Şimdi o gömleği çıkarma zamanıydı.
Sabah erkenden bankaya gittiler. Eski şube hâlâ açıktı. Barış, babasının saatini dikkatle söktü. İçinden küçük bir anahtar çıktı. Kasayı açtıklarında, kalın bir dosya duruyordu. Belgeler, dekontlar, sahte faturalar… Hepsi Doğan Arslan’ın imzasını taşıyordu. Ve bir de küçük bir kaset: ses kaydı.
Kaseti dinlediklerinde, Doğan’ın sesi duyuldu. Orhan’ı tehdit ediyordu. “Konuşursan ailen biter,” diyordu. “Senin gibi adamlar kaybolur.” Orhan’ın sesi titriyordu ama kaydı almıştı. Çünkü içten içe biliyordu: Bir gün biri, gerçeği arayacak.
Barış dosyayı kapattı. İçinde bir haftalık süreye sığmayacak kadar büyük bir gerçek vardı. Ama gerçek, bazen büyük olmak zorunda değildir; doğru olmak zorundadır.
Ertesi gün Karayel Otomotiv’in camdan ve çelikten binasının önünde durdu. Bina, gücü simgeliyordu. Babasının hayallerinin gömüldüğü yerdi. Şimdi gerçeğin yeniden doğacağı yer olacaktı.
Sevda’nın odasına girdiğinde kadın şaşırmamıştı. Sanki bekliyordu. Masasının arkasında oturuyor, dışarıya bakıyordu. Barış dosyayı masaya koydu. Dosya ağır bir sesle düştü; o ses, yılların birikmiş hesabı gibiydi.
Sevda sayfaları çevirdikçe yüzü soldu. Çünkü bazı gerçekler, insanın istediği kadar güçlü olmasına rağmen yutulamaz. Belgeler konuşuyordu. Kaset konuşuyordu. Orhan Yavuz’un adı, sahte bir suçla kirletilmişti.
Kapı açıldı. Deniz içeri girdi. Annesinin yüzündeki ifadeyi görünce durdu. Sonra dosyaya baktı. Sonra Barış’a.
Barış, “Babanın adı temiz,” dedi Deniz’e bakarak. “Benim babamın.”
Deniz dosyayı okudu. Kaseti dinledi. Dudakları titredi. Annesine döndü. “Bunu biliyor muydun?” diye sordu.
Sevda, o an cevap veremedi. Çünkü “bilmiyordum” dese bile suçluydu; “biliyordum” dese zaten suçluydu. Deniz’in gözlerindeki hayal kırıklığı, Sevda’nın bütün şöhretinden daha ağır bir darbeydi.
Sevda sonunda kısık bir sesle, “Yanlış kişiye güvendim,” diyebildi.
Deniz, “Yanlış kişiye güvenmedin,” dedi. “Doğru kişiyi dinlemedin.”
Barış ayağa kalktı. “Benim işim burada bitti,” dedi. “Babamın adı temizlenecek. Ve siz… bunu düzeltmek için ne yapacaksanız yapacaksınız.”
Sevda, “Düzeltirim,” dedi. Sesi ilk kez zayıftı. “Basın açıklaması yaparım. Resmi özür dilerim. Doğan Arslan…” Cümleyi tamamlayamadı, çünkü o ismi söylemek bile canını acıtıyordu; yıllarca yanında durmuş, güvendiği adamın ihaneti, Sevda’nın en büyük yenilgisi olmuştu.
Deniz, annesine baktı. “Ve benim hayatıma karışmayacaksın,” dedi. Sevda başını salladı. Belki istemeyerek, belki mecbur kalarak… ama salladı.
Barış dışarı çıktı. Deniz arkasından geldi. Asansörün önünde durdular. Deniz’in gözleri doluydu. “Ben… özür dilerim,” dedi.
Barış, “Özür dileme,” dedi. “Senin suçun değil. Ama artık seçim senin. Kendi hayatını yaşayacak mısın, yoksa annenin korkularını mı?”
Deniz, bir an tereddüt etti. Sonra başını kaldırdı. “Kendi hayatımı,” dedi. “İlk kez.”
O gün haberler patladı. Karayel Otomotiv’de büyük yolsuzluk skandalı… Muhasebe müdürü tutuklandı… Yıllar önce suçlanan çalışan masummuş… Şirket resmi özür diledi… Orhan Yavuz’un adı iade edildi.
Barış, evin salonunda televizyondan babasının adını duyduğunda ağladı. Bu gözyaşı zafer gözyaşı değildi; geç gelen adaletin acı gözyaşıydı. Çünkü Orhan Yavuz bunu görememişti. Ama yine de… onuru geri gelmişti. Ve bu, dünyadaki en pahalı arabalardan bile değerliydi.
Deniz, annesinin evinden çıktı. Lüksün içine gömülü hayatını, kendi seçimiyle geride bırakmadı belki; ama artık o lüksün esiri olmayacağını seçti. Barış’la görüştü. İlk buluşmaları garipti; aralarında geçmişin ağırlığı vardı. Ama ikisi de aynı şeyi hissediyordu: Onların yaşadığı şey, zengin-fakir masalı değildi. Bu, özgürlük ve saygı meselesiydi.
Sevda, kızının Barış’la görüşmesine engel olmadı. Çünkü artık engellerin işe yaramadığını anlamıştı. Güç, parayla olurdu belki; ama sevgi, parayla satın alınmıyordu. Sevda bunu geç öğrenmişti.
Aylar geçti. Barış’ın tamirhanesi büyüdü. İtibar, Ferrari’den gelmedi; dürüstlüğünden geldi. Deniz ise kendi ayakları üzerinde durmayı öğrendi. İlk kez “ben kimim?” sorusuna, annesinin gölgesi olmadan cevap aradı. Barış’la yan yana geldiklerinde, iki farklı dünya birbirine çarpışmıyordu artık; birbirini dengeleyen iki hayat gibi duruyorlardı.
Bir gün, Barış tamirhanenin kapısını kapatırken Deniz geldi. Elinde küçük bir kutu vardı. Kutunun içinden, Orhan Yavuz’un temizlenen sicil belgesinin bir kopyası çıktı. Deniz sessizce uzattı. “Babanın adı artık burada,” dedi. “Ve… senin ellerinle temizlendi.”
Barış, kâğıdı aldı. Uzun uzun baktı. Sonra Deniz’e baktı. “Benim ellerimle değil,” dedi. “Babamın cesaretiyle. Ben sadece… yarım kalan bir işi tamamladım.”
Deniz’in gözleri doldu. “Ben de yarım kalan bir şeyi tamamlamak istiyorum,” dedi. “Kendi hayatımı.”
O an ikisi de şunu anladı: Sevda Karayel’in o gün gülerek söylediği cümle, sandığı gibi bir “bahis” değildi artık. O cümlenin içinden, bambaşka bir gerçek doğmuştu. Bir adamın onuru, bir kızın özgürlüğü ve bir kadının ilk kez kaybetmeyi öğrenmesi…
Ferrari hâlâ kırmızıydı. Hâlâ pahalıydı. Ama artık hiçbir sembol, Barış’ın gözünde o kadar büyük değildi. Çünkü o gün bir motoru çalıştırmamıştı sadece. Kendi hayatında yıllardır durmuş bir yeri çalıştırmıştı: başını eğmeme yerini.
Ve bazen, insanı değiştiren şey para değildir.
Bazen bir anahtarı çevirirsin.
Ve motor değil, kader çalışır.
News
Bu Kamikaze Pilotunun Cebinde Saklı Olanlar Kalbinizi Kıracak (1945-2025)
Bu Kamikaze Pilotunun Cebinde Saklı Olanlar Kalbinizi Kıracak (1945-2025) . . . Okinawa’nın Derinliklerinde Kaybolan Bir Kahramanın Hikayesi: Teğmen Takeshi…
“OĞLUNUZ YÜRÜYEBİLİR, AMA NİŞANLINIZ ONU ENGELLİYOR!” – DEDİ FAKİR KIZ MİLYARDERE, O GÜLÜYOR…
“OĞLUNUZ YÜRÜYEBİLİR, AMA NİŞANLINIZ ONU ENGELLİYOR!” – DEDİ FAKİR KIZ MİLYARDERE, O GÜLÜYOR… . . . İstanbul’un zengin mahallelerinden birinde,…
Evsiz Kadın, Mafya Patronunun Tek Oğlu İçin Dört Kurşun Yedi – Sonrasında Yaşananlar Herkesi…
Evsiz Kadın, Mafya Patronunun Tek Oğlu İçin Dört Kurşun Yedi – Sonrasında Yaşananlar Herkesi… . . . Chicago’da Aralık rüzgârı…
Yoksul Kız Yaşlı Bir Kadını Kurtarır—Meğer Mafya Patronunun Annesiymiş; Hayatı Değişir
Yoksul Kız Yaşlı Bir Kadını Kurtarır—Meğer Mafya Patronunun Annesiymiş; Hayatı Değişir . . . Chicago’da bazı sokaklar, haritalarda görünenden daha…
Pas ve Çamura Gömülü UH 60 Black Hawk’ı Kurtarmak — Tamamen Sıfırdan Restorasyon
Pas ve Çamura Gömülü UH 60 Black Hawk’ı Kurtarmak — Tamamen Sıfırdan Restorasyon . . . Yağmur üç gündür durmadan…
Bir Köpek, 12 Yıllık Kayıp Dosyasını Nasıl Çözdü?
Bir Köpek, 12 Yıllık Kayıp Dosyasını Nasıl Çözdü? . . . 1988 yazının sonlarına doğru, İç Anadolu’nun küçük ve sakin…
End of content
No more pages to load





