Bu Fotoğraf Normal Gözüküyordu, Ta Ki Kadının Gözlerindeki İmdat Çığlığını Görene Kadar..

.
.
.

Bu Fotoğraf Normal Görünüyordu… Ta Ki Kadının Gözlerindeki İmdat Çığlığını Görene Kadar

Kasım ayının isli, ağır bir ikindisiydi.
Süleymaniye Camii’nin kubbeleri kurşuni gökyüzünün altında suskun duruyor, martılar dahi çığlık atmaktan vazgeçmiş gibi saçak altlarına sığınıyordu. Vefa’nın arka sokaklarına sinmiş rutubet ve küf kokusu her zamankinden daha keskin, daha yakıcıydı.

Ben Asaf.
Ömrünü tozlu raflara, küflenmiş sicil defterlerine ve unutulmuş insanların yarım kalmış hikâyelerine adamış bir arşiv memuru.

O gün belediyenin yıkım kararı verdiği eski bir konağın önünde duruyordum: Hikmet Bey Konağı. Bir zamanlar ihtişamlı olduğu belli olan yapı, şimdi kararmış ahşap cephesi ve kırık cumbalarıyla can çekişen bir dev gibiydi.

Görevim basitti: Yıkımdan önce içeride tarihî kıymeti olan bir evrak ya da eşya olup olmadığını tespit etmek.

Kapıyı ittiğimde çıkan gıcırtı, sanki evin son nefesiydi.


Sandıktaki Fotoğraf

Üst kata çıktığımda yarı aralık bir kapı dikkatimi çekti. İçeri süzülen ışık, toz zerreciklerini görünür kılıyor; odaya tuhaf, tekinsiz bir hava veriyordu.

Odanın köşesinde ağır demir kuşaklı bir sandık vardı. Kilidi zorlanmıştı. Çakıyla müdahale ettim. Mekanizma direndi, sonra teslim oldu.

Lavanta ve küf kokusu yüzüme vurdu.

Bohçaları, dantelleri, sararmış örtüleri tek tek kaldırdım. En dipte kalın kartona basılmış sepya tonlu bir fotoğraf buldum.

Arkasında titrek bir yazı:

15 Teşrinievvel 1339 – Vefahanemiz.

Miladi takvimle 15 Ekim 1923.

Cumhuriyet’in ilanından sadece günler önce.

Fotoğrafı ışığa tuttum.

Ortada fesli, gür bıyıklı, mağrur bakışlı bir adam oturuyordu. Yanında zarif, solgun yüzlü bir kadın ayakta duruyordu.

İlk bakışta sıradan bir aile fotoğrafı.

Ama değildi.

Kadının dudaklarında zoraki bir tebessüm vardı. Fakat gözleri…

O gözlerde, görünmez bir uçurumun kenarında duran birinin dehşeti vardı.

Daha dikkatli baktım.

Adamın sol eli kadının omzundaydı.

Bir eş şefkati gibi değil.

Bir kelepçe gibi.

Parmaklar kumaşı buruşturacak kadar sıkıydı.

O an anladım.

Bu fotoğraf bir hatıra değildi.

Bu bir yardım çığlığıydı.


Beş Gün Sonra

Ertesi sabah tapu ve nüfus kayıtlarına gittim.

Konağın sahibi: Hacı Fettahzade Hikmet Bey.
Eşi: Süveyda Hanım.

Vefat tarihi: 20 Teşrinievvel 1339.

Yani fotoğraf çekildikten beş gün sonra.

Ölüm sebebi: “Yüksekten düşme neticesi.”

İçimde bir şey düştü.

Beş gün.

Fotoğraftaki korku, hayal ürünü değildi.


Gazete Haberi

İkdam Gazetesi’nin 21 Ekim 1923 tarihli sayısını buldum.

Küçücük bir haber:

“Vefa sakinlerinden Hikmet Beyefendi’nin refikaları Süveyda Hanım merdivenlerden düşerek vefat etmiştir.”

Soğuk. Resmî. İfadesiz.

Ama doktor raporunda küçük bir not vardı:

“Boyun bölgesinde simetrik morluklar mevcuttur.”

Simetrik.

Yani iki elin izi.


Hizmetçi Elif

Adliye arşivinde sararmış bir dosya buldum.

Süveyda Hanım vefat tahkikatı.

İçinde doktor raporu, komiser tutanağı ve “kovuşturmaya yer yoktur” kararı vardı.

Hizmetçi Elif’in ifadesi alınmamıştı.

Mahallede yaşlı bir adamla konuşurken öğrendim:

Elif o gece apar topar şehirden gönderilmişti.

Ama bir söylenti vardı.

O gece gördüklerini bir yere yazmıştı.


Tavan Arası

Gece tekrar konağa girdim.

Tavan arasını aradım.

Ahşap pervazın arkasına sıkıştırılmış küçük bir deri kese buldum.

İçinde bir mektup.

Elif’in el yazısıyla:

“Hanım düşmedi. Hikmet Bey itti. Boynunu sıktı. Ben gördüm. Beni susturdu. Altın verdi. Şehri terk etmemi söyledi. Bu kâğıdı vicdanım için saklıyorum.”

Mektup elimde titredi.

Cinayet artık şüphe değildi.

Hakikatti.


Cam Negatif

Fotoğrafın sağ alt köşesinde kabartma bir mühür vardı.

Pera Foto.

Beyoğlu’ndaki eski bir stüdyo.

Beyoğlu’ndaki torunlarına ulaştım.
Arşivlerinde cam negatif hâlâ duruyordu.

Negatif, baskıdan farklıydı.

Retuş yapılmamıştı.

Süveyda’nın boynundaki morluklar daha belirgindi.

Elbisesinin omuz kısmında küçük bir yırtık vardı.

Fotoğraf çekilmeden önce bir arbede yaşanmıştı.

Hikmet Bey, o kareyi “mutlu aile” maskesi olarak kullanmak istemişti.

Ama cam yalan söylemezdi.


Günlük

Araştırmam beni Süveyda’nın kız kardeşine ait eski eşyalar arasına götürdü.

Küçük bir defter buldum.

Süveyda’nın el yazısıyla:

“Bugün yine merdivenlerin başında durdum. Aşağısı boşluk. Yukarısı zindan. Fotoğrafçı gelecekmiş. Mesut görünecekmişiz. Mezarıma sürülen pudra gibi o kare.”

Bu satırlar ölümünden günler önce yazılmıştı.

Süveyda kendi sonunu biliyordu.


Gümüş Kutu

Konağın molozları arasında kazı yaparken küçük gümüş bir enfiye kutusu buldum.

İçinden çıkan notta şu yazıyordu:

“Bu fotoğraf benim mezar taşım olacak. Omzumdaki el beş gün sonra canımı alacak. Eğer adalet yoksa, bu kâğıt şahidim olsun. Beni unutma.”

Dizlerimin bağı çözüldü.

O fotoğraf bir anı değil, bir vasiyetti.


Gerçek

Hikmet Bey güçlüydü.

Silah ticareti, siyasal bağlantılar, nüfuz…

Savcı sustu. Doktor sustu. Mahalle sustu.

Süveyda yalnızdı.

1923’te bir ülke yeniden doğarken, bir kadın eski düzenin karanlığında öldürüldü.


Son

Konağın yıkıldığı gün oradaydım.

Duvarlar çöktü. Toz bulutları yükseldi.

Ama Süveyda’nın sesi artık o enkazın altında değildi.

Fotoğrafı evimin duvarına astım.

Altına şu cümleyi yazdım:

“Görülmek, adaletin ilk adımıdır.”

Artık o kareye bakan kimse “ne güzel çift” diyemez.

Herkes o gözlerdeki imdat çığlığını görecek.

Hikmet Bey’in eli toprağa karıştı.

Ama Süveyda’nın bakışı yaşıyor.

Ve ben, onu gördüm.

Bu yüzden artık susmayacağım.

Çünkü adalet bazen mahkemelerde değil, hatırlayanların vicdanında tecelli eder.