Bu Türkler Denizde Ne Yapacak?” Dedi ve 12 Dakika Sonra ŞOK OLDU! 🌊 İtalyan Komutan Özür Diledi

.
.
.

“Bu Türkler Denizde Ne Yapacak?” Dedi… 12 Dakika Sonra ŞOK OLDU!

İtalyan Komutanın Özür Dilediği Gün

İtalyan komutan, güneş gözlüğünün üstünden Fransız meslektaşına bakıp gülümsedi. Gülümsemesi sıcak değildi; daha çok, “bunu biliyorum” diyen bir kendinden eminlikti. Akdeniz’in ortasında, Antalya açıklarında, NATO’nun düzenlediği uluslararası deniz kurtarma yarışması için on beş ülkenin seçkin su altı timleri aynı platformda toplanmıştı. Denizde hafif bir esinti, kıyıda bayrakların çıkardığı hışırtı vardı. Suyun rengi masmaviydi; yüzeyden bakınca her şey huzurlu görünüyordu.

Ama herkesin aklından aynı soru geçiyordu:

“Türk ekibi burada ne arıyor?”

Soru, açıkça söylenmiyordu çoğu zaman. Bazen bir kaş kalkışıyla, bazen dudak kenarında beliren kısa bir alayla dolaşıyordu ortamda. Birkaç yabancı subay, Türk timinin teknesine kısa bakışlar atıp tekrar kendi ekipmanlarını kontrol etmeye dönüyordu. Çünkü bu yarışma bir “spor” gibi görünse de, aslında işin ruhu başkaydı: Bu, denizde hayat kurtarma ile soğukkanlılık arasında kurulan o ince köprüydü. Ve çoğu ülke bu köprüde kendine güveniyordu.

Özellikle İtalya.

İtalyan komutan Luca Ferretti, ellili yaşlarının ortasında, denizi bir meslek değil de bir soyadı gibi taşıyan adamlardandı. Otuz yılı devirmiş bir tecrübe, parlak bir kariyer, sayısız operasyon, sayısız tatbikat. Bakışında “ben bu işi gördüm” diyen bir ağırlık vardı. Yanındaki subaylar ona saygıyla yaklaşır, cümleleri bitmeden anlar gibi başlarını sallardı.

Ferretti’nin özgüveni sebepsiz değildi: Bu yarışmanın dünya rekoru hâlâ İtalya’nın elindeydi. Beş yıl önce kırılan ve kimsenin altına inemediği o süre, bir tür “taç” gibiydi:

18 dakika 42 saniye.

Ve bugün, Antalya açıklarında, o tacı kimsenin düşürmeyeceğine inanıyordu.

1) Yarışmanın Gerçeği: Kural Basit, İcra Acımasızdı

2022’nin Eylül ayı… NATO’nun uluslararası deniz kurtarma yarışması başlamak üzereydi. Kurallar, kâğıt üzerinde basit görünüyordu:

40 metre derinlikte, su altında sabitlenmiş bir kazazede mankeni bulunacak.
Manken 150 kilogram ağırlığındaydı (kazazede simülasyonu).
Ekip, mankene ilk müdahaleyi doğru prosedürle yapacak.
Ardından güvenli ve hızlı şekilde yüzeye çıkaracak.
Yüzeyde teknedeki sağlık ekibine teslim edecek.
Toplam süre kronometreyle ölçülecek. En kısa sürede yapan kazanacaktı.

Ama bu “basit” görünen sistemin içinde yüzlerce değişken vardı. Derinlikteki basınç, nefes yönetimi, görüş mesafesi, su sıcaklığı, ekip uyumu, yük paylaşımı, çıkış rotası, güvenlik protokolü… En küçük hata, saniyeleri dakikaya çevirebilirdi. Daha kötüsü, gerçek operasyonlarda o hata insanı öldürürdü.

Bu yüzden yarışma bir “gösteri” değildi. Bu, gerçeğin kontrollü bir provasıydı.

Katılımcı ülkeler, denizcilik geleneğiyle övünen ülkelerdi:
İtalya, Fransa, ABD, İngiltere, İspanya, Yunanistan, Almanya, Norveç… Hepsi son teknoloji ekipmanlarla gelmişti. Dalgıçlar olimpik seviyede, ekipler neredeyse makine disipliniyle çalışıyordu.

Ve bir de Türkiye vardı.

Türk timinin lideri Yüzbaşı Mert Deniz, otuz iki yaşındaydı. SAT komandosuydu. Ne çok iri yapılıydı ne de gösterişli. Yüzünde, reklam afişine koyacak türden bir kahramanlık ifadesi yoktu. Onun yüzü, daha çok “iş bitirme” yüzüydü: Sakin, ölçülü, dikkatli.

Yanında dört kişi vardı:
Üsteğmen Ege, Astsubay Barış, Uzman Çavuş Kaan ve Uzman Çavuş Selim.

Beş adam.

Ne fazla konuşuyorlardı, ne de dikkat çekmeye çalışıyorlardı. Ekipmanları temizdi ama “gösterişli” değildi. Her şeyi yerli yerindeydi. Birileri bunu “mütevazılık” sanıyordu. Birileri “yetersizlik”.

Ferretti’nin aklından geçen de buydu:
“Beş kişi… Sade teçhizat… Bu sahnede ne işleri var?”

2) Basın Toplantısı: Sözlerin Tuz Gibi Yaktığı An

Yarışma öncesi basın toplantısı kalabalıktı. Kamera ışıkları, mikrofonlar, NATO logosu, bayraklar… Her ülke “biz buradayız” demek için hazırdı. Ferretti kürsüye çıktı.

Konuşmasına sakin başladı. Sonra cümleleri büyüdü:

“Akdeniz bizim evimizdir. İtalya denizcilik konusunda bin yıllık bir geçmişe sahiptir. Bu yarışma gerçek deniz gücünü test eder. Sadece fiziksel kuvvet değil, teknik bilgi ve tecrübe gerektirir.”

İtalyan delegasyonundan küçük alkışlar geldi. Ferretti hafifçe durdu, salona baktı. Sonra bakışlarını Türk ekibine çevirdi. Dudak kenarında o küçük, alaycı kıvrım belirdi.

“Tabii ki tüm katılımcılara saygı duyuyoruz. Bazı ekipler için bu yarışma biraz zorlu olabilir ama katılmaları bile cesaret ister. Özellikle… deniz tecrübesi sınırlı olan ülkeler için.”

Bir anlık sessizlik, sonra salonda hafif bir kıkırdama… Fransız komutan başını hafifçe salladı; Amerikalı ekip lideri dudaklarını büzüp gülümsedi.

Üsteğmen Ege, arka sırada Mert Deniz’e eğilip fısıldadı:

“Komutanım, adam bizi küçümsüyor.”

Mert Deniz’in yüzü değişmedi. Sadece gözlerini kırptı, sakince konuştu:

“Bırak küçümsesin. Deniz gerçeği gösterecek.”

O cümleyi söylerken sesi yükselmedi. Sanki bir iddia değil de bir doğa kanunu söylüyordu: Deniz, gerçeği gösterir.

3) Yarışma Günü: Mavi Gökyüzü, Sert Bir Hesap

Yarışma günü hava kusursuzdu. Akdeniz sakin, gökyüzü masmaviydi. Kıyıda yüzlerce askeri yetkili, gözlemci ve izleyici toplanmıştı. Tribünler, kameralar, ekranlar, kronometreler… Her şey hazırdı.

İlk sıra İtalyan ekibine geldi.

Ferretti, ekibini topladı. Sesi kararlıydı:

“Beyler, bu bizim denizimiz. Rekorumuzu kimse kıramaz. Gösterelim.”

İtalyan dalgıçlar suya atladı. Dört kişi mükemmel senkronizasyonla dibe indi. Kameralar onları takip ediyordu. İzleyenler ekrandan bakınca bile disiplinlerini anlayabiliyordu. Mankeni hızlı buldular. İlk müdahaleyi uyguladıkları cihazlar yeni nesildi. Yüzeye çıkışları hızlıydı.

Kronometre durdu:

19 dakika 15 saniye.

Rekorun üzerindeydi ama hâlâ çok iyiydi. Tribünler alkışladı. Ferretti gururla gülümsedi: Yetiyor. Yine yetiyor.

Sonra Fransızlar geldi: 20:08
Amerikalılar: 19:52
İngilizler: 21:03
Yunanlar: 22:30

Herkes iyi performans gösteriyordu, ama kimse İtalyanların altına inemiyordu. Ferretti şampanya kadehini eline aldı. Yanındaki subaylarla kutlar gibi yaptı. Zafer sanki çoktan garantiydi.

Derken anons duyuldu:

“Türkiye… SAT komandoları… Yüzbaşı Mert Deniz ve ekibi.”

Tribünlerde hafif bir sessizlik oldu. Bir merak dalgası yayıldı. Ferretti şampanya kadehini bırakıp ekrana eğildi. Dikkatini topladı. Bunu bir “izleme” değil, bir “kontrol” gibi yapıyordu. Çünkü küçük gördüğü bir ekipten sürpriz beklemiyordu; ama deniz sürpriz severdi.

Mert Deniz, ekibine döndü. Ateşli konuşma yapmadı. Bayraklı hamasi cümleler kurmadı.

Sadece tek cümle söyledi:

“Deniz bizimdir. Hadi gösterelim.”

Beş adam suya atladı.

Ve ilk fark, daha ilk saniyede belli oldu.

4) “V Formasyonu”: Suyun Direncini Kıran Dizilim

Diğer ekipler genelde yan yana iner, birbirini görerek ritim tutardı. Türkler ise farklı bir şey yaptı: V formasyonu ile inişe geçti.

Önde Mert, iki yanda Ege ve Barış, arkada Kaan ve Selim… Suyun direnci kırılıyordu. Hız artıyor, oksijen tüketimi düşüyordu. Ekrana bakan deniz uzmanı şaşkınlıkla yorumladı:

“Türk ekibi hidrodinamik bir formasyon kullanıyor. Çok akıllıca… Su direncini ciddi azaltır.”

Kıyıda bazı subayların yüzü değişti. Bu “tesadüf” değildi. Bu, tasarlanmış bir çözümdü.

40 metreye ulaştıklarında, Türk ekip mankeni buldu. Ama asıl fark orada başladı.

Diğer ekipler mankene dört kişi birden yığılır, birlikte müdahale etmeye çalışırdı. Türkler işi böldü:

İki kişi ilk müdahaleyi yaptı.
Üç kişi çıkış rotasını hazırladı, düzeni kurdu, kontrolü aldı.

Zaman kaybı neredeyse sıfırdı. Çünkü birinin yaptığı işi diğerinin beklemesine gerek yoktu. Operasyon paralel akıyordu.

Ferretti ekrana daha da yaklaştı. Kaşları çatıldı.

“Bu ne hız böyle?” diye fısıldadı.

Türkler mankeni yüzeye çıkarmaya başladığında, bir başka teknik devreye girdi.