“BURADA KORECE BİLEN VAR MI?” DEDİ CEO. FAKİR MEKANİK ÖNE ÇIKTI. HERKES GÜLDÜ AMA SONRA…
.
.

.
BURADA KORECE BİLEN VAR MI? DEDİ CEO. FAKİR MEKANİK ÖNE ÇIKTI. HERKES GÜLDÜ AMA SONRA…
Bölüm 1: Küllerinden Doğan Bir Hayat
Ağustos ayının kavurucu güneşi İstanbul’un Hadımköy Sanayi bölgesindeki eski bir atölyenin teneke çatısını acımasızca yakıyordu. İçerisi bir fırın gibiydi. Yanmış yağ, ter ve çürümüş lastik kokusu ciğerleri yakıyor, insanın burnuna yapışıyordu. Cem Müller, 24 yaşında, yıpranmış aletler ve yarım kalmış motorlar arasında sessizce çalışıyordu. Tişörtü terden sırılsıklam, sırtında derin bir ağrı, elleri nasırlarla kaplı, parmak uçları siyaha dönmüş, yüzünde yorgunluğun izleri ama gözlerinde bir tutku vardı.
Eski bir Corolla’nın motor kapağının altında yağlı ellerle son ayarları yaparken, dışarıdan bakan biri onu sıradan bir tamirci sanırdı. Herkes için görünmezdi; ancak bir şeyler ters gittiğinde suçlanacak ilk kişiydi. Arkadaşları ona “Almanın torunu” diye takılır, alay ederdi. Kimse ona adıyla hitap etmez, arkasından konuşur, iş hakkında bir şey sormazdı. Cem’in geçmişini çok az kişi bilirdi. Bursa’da küçük bir tamirhanede büyümüştü. Dedesi Klaus Müller, Almanya’da Mercedes-Benz’de 40 yıl mühendis olarak çalışmış, sonra gönlünü kaptırdığı bir Türk kadınla evlenip Türkiye’ye yerleşmişti.
Klaus, Cem’e yalnızca motor tamiri değil, motorların kalbini dinlemeyi de öğretmişti. “Bir motor sana her zaman ne istediğini söyler,” derdi Klaus. Ama çoğu insan dinlemeyi bilmez; sadece duyar, anlamaz. Cem bu dersleri hiç unutmamıştı. Dedesinin ölümünden sonra her şey kararmıştı. Yalnız kalmış, İstanbul’a göç etmişti. Yanında miras kalan aletler ve küçük siyah bir defter vardı. Defter, dedesinin yıllarca biriktirdiği teknik sırlar ve bilgelikle doluydu. Her sayfasında Almanca notlar, diyagramlar, küçük çizimler vardı.
Çalışma hayatı acımasızdı. Sabah 6’da başlıyor, akşam 7’ye kadar ayakta kalıyordu. Haftada 1000 lira kazanıyor, bununla kira ve yemek masraflarını karşılamaya çalışıyordu. Yine de Cem dayanıyordu. İçinde büyüyen bir umutla kendi tamirhanesini açma hayali kuruyordu. Her kuruşu biriktiriyor, altı aileyle paylaştığı minicik odasındaki yatağın altına sakladığı metal kutuya koyuyordu. Üç yılda sadece 3500 lira biriktirmişti. Bir atölye açmak için çok yetersizdi. Bazen umutsuzluğa kapılıyordu. Belki de hayali hep hayal olarak kalacaktı. Ama dedesinin son sözleri hep aklındaydı: “Bilgi ebedidir Cem. İnsanlar sana nasıl davranırsa davransın, bilgi sende kalır. Onlar seni aşağılayabilir ama senden alamazlar onu.”
Her sabah bu sözlerle kalkıyordu. O çökmüş atölyede hakaretler ve pas arasında uyuyan bir yetenek, uyanma saatini bekliyordu. Ve o an yaklaşıyordu.
Bölüm 2: Karanlıkta Umut
Cem’in dedesiyle son vedalaşmasından bu yana üç yıl geçmişti. O gün hâlâ gözlerinin önündeydi. Hastanedeki küçük beyaz oda, Klaus’un solgun yüzü, titreyen elleri. “Bu defter senin olsun. İçinde sadece teknik bilgi yok, hayat var. Anla bunu,” demişti dedesi. Cem’in gözyaşları tutmamıştı. Dedesini kaybetmek, dünyadaki tek bağını kaybetmek demekti.
Klaus sadece teknik bilgi bırakmamıştı ona. Motor tamirinin bir sanat olduğu inancını da vermişti. “Motorlar konuşur,” derdi hep. “Onları dinlemek gerekir. Kulakla değil, yürekle.” Her gece havasız odasında Cem, dedesinin siyah defterini titizlikle inceliyordu. Ampulün solgun ışığı altında saatlerce oturur, Almanca yazılmış açıklamaları, detaylı diyagramları okurdu. Bazen defterdeki bir notu okurken Klaus’un sesini duyar gibi olurdu.
Ama Ferhat’ın atölyesinde bu bilginin bir değeri yoktu. Ortam düşmanca ve soğuktu. Aletler eski ve dağınıktı. Tamirciler onu tanımaktansa alay etmeyi tercih ediyorlardı. Patron Ferhat kaba ve acımasız bir adamdı. Cem’i köle gibi çalıştırıyordu. Sabahın 6’sından akşamın 7’sine kadar bir mola bile çok görülüyordu ona. Kahkahalar ve tacizler hiç bitmiyordu. İş arkadaşları sürekli kökenini sorguluyor, aşağılayıcı şakalar yapıyordu. “Senin baban Alman, annen Türk ha, ne garip bir karışım,” derlerdi.
Bu ayrımcılık fiziksel yorgunluktan çok daha fazla acıtıyordu. Her gece eve döndüğünde yorgunluktan yere yığılıyordu. Bazen sadece yatağına uzanıyor, tavana bakıyordu. “Neden buradayım?” diye soruyordu kendine. “Kimse beni değerli görmüyor. Ben burada sadece bir köleden farksızım.” Karanlık düşünceler zihnini işgal ediyordu. Belki de her şeyi bırakıp Bursa’ya dönmeliydi. Ama sonra dedesinin yüzü geliyordu aklına. Klaus’un son sözleri kulaklarında yankılanıyordu: “Senin damarlarında dünyanın en iyi motorlarını yapan ustalık var Cem. Bunu unutma. Müller adı asla yere bakmaz. Biz yılmayız. Zor günler geçer ama bilgi kalır. Sen kalırsın.”
Bu sözler Cem’i ayakta tutuyordu. Her sabah kalkıyor, o berbat atölyeye gidiyordu. Her vidayı neredeyse kutsal bir hassasiyetle sıkıyordu. Onun için her araba ruhlu bir organizmaydı. Her motor bir can taşıyordu. Atölye Onur ile baskı arasında bir savaş alanıydı. Cem dayanıyordu çünkü biliyordu: Bir gün her şey değişecekti.
Bölüm 3: Fırsat Kapısı
Ferhat’ın atölyesinde hayat kurak ve öngörülebilir bir şekilde devam ediyordu. Her gün aynıydı. Cem işine odaklanmıştı. Bir motorun sesini dinlerken gözlerini kapatır, nabzını hisseder gibiydi. Dedesi öğretmişti: “Makine hasta olduğunda sana söyler.” Her işi özenle yapıyordu Cem. Çünkü biliyordu ki bir hata hayatlara mal olabilirdi. Frenlerde küçük bir kusur, motor ayarında basit bir yanlış, yolda birinin ölümüne sebep olabilirdi.
Arkadaşlarının küçümsemesine rağmen Cem kaliteli ve zamanında iş bitiren tek kişiydi. Ferhat isteksizce de olsa onun verimliliğini kabul ediyordu. Bazen müşterilerle konuşurken “Bizim Cem halleder onu,” derdi. Ama yüzüne karşı hiçbir zaman teşekkür etmezdi. Kırık aletler ve zalim şakalar arasında Cem atölyedeki kaosu sessizce düzenliyordu.
Geleceğini hayal ediyordu. Her kuruş önemliydi. 3 yılın sonunda 4000 liradan az biriktirmişti. Bir atölye açmak için en az 50.000 lira gerekiyordu. Hâlâ çok uzaktaydı. Ama umudunu kaybetmiyordu.
Sonra baskı daha da arttı. Bir sabah ev sahibi kadın kapıyı çaldı. “Cem, kira ödemesi gecikti. Bu ay sonuna kadar ödemezsen çıkman gerekecek.” Cem özür diledi. Söz verdi. Ama içinde bir panik vardı. Parasını biriktirme planı tehlikedeydi.
Ardından daha kötüsü geldi. Ferhat onu ofisine çağırdı. “Haftada 700 lira alacaksın artık. 1000 lira çok fazlaydı.” Cem dondu kaldı. “Ama patron ben…” diye başladı ama Ferhat sözünü kesti. “Senin işini daha azına yapacak çok kişi var. İstemiyorsan söyle, başkasını bulurum.” Cem çaresizdi. Kabul etmekten başka seçeneği yoktu. İşsiz kalsa açlıktan ölecekti. Biriktirme planı suya düşmüştü. Aşağılanma sonsuz gibiydi. Her gün biraz daha onuru çiğneniyordu. Yine de bırakmıyordu. Çünkü başka çaresi yoktu.
O gece tek başına atölyede kaldı. Herkes gitmişti. Ferhat son çıkan olmuştu. Kapıyı üstüne kapattı. Lambaları söndürmeden önce atölyenin delik tavanına baktı Cem. Yıldızlar görünüyordu. İçindeki tüm acı, tüm yorgunluk, tüm umutsuzluk bir anda dışarı çıktı. Gözyaşları yanaklarından süzüldü. Almanca fısıldadı: “Was tun Opa? Ne yapmalıyım dede? Ich bin müde, çok yoruldum. Ich kann mehr, daha fazla dayanamıyorum.” Sesi titriyordu. Yalnızlık dayanılmazdı.
Ama o gün havada bir şeyler vardı. Sanki bir değişim rüzgarı esiyordu. Kaderin çarkı dönmek üzereydi. Cem bilmiyordu ama çok yakında hayatı tamamen değişecekti.
Bölüm 4: Kaderin Dönüşü
Ertesi sabah Cem her zamanki gibi erkenden atölyeye geldi. Şafak sökmeden yola çıkmıştı. Atölyeye vardığında hava henüz karanlıktı. Ferhat her zamanki gibi diğerlerinden sonra geldi. Ortam hep gergin başlardı güne.
Saat 10’a doğru Ferhat bir duyuru yaptı. “Bugün özel bir müşteri gelecek saat 2’de. Güney Koreli bir müşteri bir Lexus getiriyor. Özel model. Amerika’da satılmıyor bile. Garip bir ses varmış arabada. Kimse bulamamış sorunu.” Cem’in kalbi hızla atmaya başladı. Korece biliyordu. Dedesi Klaus’un en iyi arkadaşı Park adında bir Koreli mühendis Mercedes’te birlikte çalışmıştı. Park amca Cem küçükken onlara sık sık gelirdi. Bursa’daki evlerinde Park amca Klaus ile saatlerce motor tartışmaları yapardı ve Cem dinlerdi, öğrenirdi. Park amca ona Korece öğretmişti.
Ferhat konuşmaya devam etti. “Bir tercüman tuttum. 750 lira verecek adama. Yarım haftalık maaşınız.” Tamirciler güldü. Cem’in içi burkuldu. O parayı kendisi kazanabilirdi. Korece konuşabilirdi. Ama söylemeli miydi? 3 yılda kimse sormamıştı ona. Ne yapmalıydı? İçinden bir ses “söyle” diyordu ama başka bir ses “sus, rezil olacaksın yine dalga geçecekler” diyordu. Korkuyordu. Reddedilmekten, alay edilmekten korkuyordu.
Saat 2 oldu. Atölyenin dışından lüks bir motor sesi geldi. Beyaz inci renkli bir Lexus LSS 500 yavaşça girdi avluya. Kapı açıldı, zarif bir kadın çıktı. 40 yaşlarında, koyu mavi takım elbise giymiş, saçları toplu, duruşu dik ve kendinden emin. Gözleri atölyeyi taradı. Ferhat hemen koşturdu. “Hoş geldiniz!” diye bağırdı. Arkasından tercüman Kevin geldi. Kadın Korece konuşmaya başladı. Kevin tercüme etmeye çalıştı ama belli oldu ki Korece bilmiyordu. Yanlış terimler kullandı, nezaket kurallarını ihlal etti. Kadının yüzü gerildi. Beş uzman bakmış arabaya, hiçbiri sorunu bulamamış. Sizin bulabilir misiniz? dedi kadın Korece sert bir tonla. Kevin tercüme ederken saygısız bir ifade kullandı. Kadın kaşlarını çattı. Cem köşede sessizce duruyordu. Her kelimeyi anlıyordu. Kevin’in her hatasını fark ediyordu.
Kadın tekrar Korece konuştu. Motor çalışırken garip bir titreşim oluyormuş. Kevin yine yanlış tercüme etti. Kadın öfkeyle başını salladı. Hayır dedi, ilk kez İngilizce konuşarak. “Titreşim ses değil.” O an Cem’in içindeki bir şey kırıldı. Artık dayanamadı. Cesaret buldu. İleriye bir adım attı ve Korece konuştu: “Affedersiniz hanımefendi. İzin verirseniz yardımcı olabilirim. Korece konuşuyorum.”
Sessizlik çöktü atölyeye. Herkes Cem’e döndü. Şok olmuştu. Ferhat’ın ağzı açık kaldı. Tamirciler inanamazlıkla baktı. En şaşkın olan kadındı. Gözleri Cem’e kilitlendi. Yüzünde ilk kez bir ifade belirdi: şaşkınlık ve umut. Kadın Korece cevap verdi daha nazik bir tonla. “Siz Korece konuşuyorsunuz. Nasıl öğrendiniz?” Cem saygıyla cevap verdi. “Dedem Almanya’da bir Koreli mühendisle çalıştı. Park adında bir adam. O bana öğretti.” Kadın hafifçe gülümsedi. “Ben de mühendisim. Güney Kore’den geliyorum. Burada diplomatik görevdeyim.” Sonra Cem’e baktı dikkatle. “Adınız ne?” “Cem Müller.” dedi Cem. “İlk kez tamircilik dedemden öğrendim. Mercedes-Benz’de 40 yıl çalıştı.” Kadın başını salladı. “Ben Minseo. Size minnettarım.”
Ferhat araya girmeye çalıştı ama kadın onu durdurdu. “Ben Cem Bey ile konuşacağım.” dedi sertçe. Sonra Cem’e döndü. Korece devam etti. “Arabamın sorununu anlatabilirim size. Dinler misiniz?” Cem başını salladı. “Evet hanımefendi. Dinlemeye hazırım.”
O an biliyordu. Hayatı değişmişti. Kapı açılmıştı ve artık geri dönüş yoktu.
Bölüm 5: Bir Ustanın Doğuşu
Cem dikkatle dinledi. Her kelimeyi not etti. Titreşim belirli bir hızda mı oluyor yoksa hızlanırken mi? diye sordu Korece. Minseo etkilenmişti bu soruyla. “Çok iyi soru. Evet. Sadece sabit hızda. Hızlanırken değil.” O an Ferhat patladı. “Ne oluyor burada?” diye bağırdı. “Cem sen ne zamandır Korece biliyorsun?” Cem sakin kaldı. İlk kez Ferhat’a doğrudan baktı göz göze: “Siz hiç sormadınız. Üç yıldır buradayım. Hiç kimse bana nereden geldiğimi, ne bildiğimi sormadı. Sadece Almanın torunu dediniz. Hepsi bu.”
Minseo durumu anlamıştı. Ferhat’a sert bir bakış fırlattı. “Bu adam çok yetenekli. Siz fark etmemişsiniz. Utanç verici.” Sesi soğuk ve kesindi. Ferhat ne diyeceğini bilemedi. Bir diplomatın karşısındaydı. Cem biliyordu, sonra hesaplaşacaklardı.
Ellerini motora değdirmeden önce bir an durdu. Gözlerini kapattı. Dedesinin öğrettiği gibi dinlemeye başladı. Motor askılarına baktı. Yarım saat sessizce çalıştı. Minseo mesafeden izledi. Hiç acele etmedi. Sonunda Cem bir şey buldu. Motor askılarından birinde küçük bir çatlak vardı. O kadar küçüktü ki gözle zor görülüyordu. Ama yüksek hızda motor titreşimi o çatlaktan geçiyor, kaportaya yansıyordu. Sorun buydu.
Cem ayağa kalktı. Minseo’ya Korece açıkladı: “Motor askısında mikro çatlak var. Yüksek hızda titreşim yapıyor. Değiştirilmesi gerek.” Minseo yaklaştı baktı. Gözleri parlıyordu. “İnanılmaz. Beş uzman kişi bulamadı bunu. İstanbul’un en iyi servislerine gittim. Siz yarım saatte buldunuz. Nasıl yaptınız?” Cem alçak gönüllüydü. “Dinlemeyi öğrendim. Dedem bana öğretti. Motorlar konuşur ama sabırla dinlemek gerekir.”
Minseo ona baktı uzun uzun. Sadece bir tamirci görmüyordu. Bir usta görüyordu. Bir yetenek görüyordu. Ve daha da önemlisi bir insan görüyordu. Saygı duymayı bilen, alçak gönüllü, bilgili bir insan.
Bölüm 6: Hayatın Dönüm Noktası
Minseo ciddi bir şekilde Cem’e döndü. “Sizin yeteneğiniz burada heba oluyor. Ben diplomatik misyonda çalışıyorum ama asıl işim otomotiv sektörü. Güney Kore’nin en büyük şirketlerinden biriyle bağlantılıyım. İstanbul’da bir teşhis merkezi açıyoruz. Lüks araçlar için. Özel servis. Size bir teklif sunmak istiyorum. Bizimle çalışın. Aylık 15.000 lira maaş, düzgün ekipman, saygılı ortam, gelişme fırsatı. Ne dersiniz?”
Cem şu an haftada 700 lira alıyordu. Ayda 3.000 bile yapmıyordu. Bu teklif hayatının değişmesi demekti. Ama tereddüt etti. “Hanımefendi, ben sadece bir tamirciyim. Üniversite okumadım. Diplomam yok. Sizin gibi bir yerde çalışabilir miyim?” Sesinde şüphe vardı. Minseo yumuşak bir şekilde gülümsedi. “Cem Bey, diploma kağıttır. Yetenek asıldır. Siz yarım saatte beş uzmanın bulamadığını buldunuz. Daha ne kanıtı gerekir?”
Cem’in gözleri doldu. İlk kez biri onu değerli görmüştü. İlk kez biri ona saygıyla bakmıştı. Düşünme zamanına ihtiyacınız var mı?” diye sordu Minseo. Cem başını salladı. “Evet, lütfen. Bu çok büyük bir karar. Ailem yok, kimse yok. Ama yine de düşünmeliyim.” “Teşekkür ederim.” dedi Cem Korece. “Minnettarım.”
O gece elinde kartvizit, içinde fırtına. Ne yapmalıydı? Ferhat’tan ayrılmak kolay olurdu. Ama yeni bir yere gitmek başarısız olursa? O kadar yıl aşağılandıktan sonra özgüveni paramparçaydı. Akşam eve döndüğünde yatağına uzandı. Dedesine ne derdi Klaus? “Fırsat geldiğinde korkma. Kork ama yine de adım at.”
İki günü vardı. İki gün hayatını değiştirmek için karar vermesi gerekiyordu. İki gece Cem uyuyamadı. Yatakta döndü, durdu. Kartvizit cebindeydi. Sürekli dokunuyordu ona. Ferhat’ın sözleri kafasında dönüyordu: “Kimse seni istemez.” Ama Minseo’nun sözleri de vardı: “Yetenek asıldır.” İkinci günün akşamı karar verdi. Yeterince korkmuştu, yeterince küçülmüştü. Dedesinin sözlerini hatırladı: “Korku seni öldürür ama cesaret seni yaşatır.”
Telefonu eline aldı, titreyerek numarayı çevirdi. “Alo, Minseo’nun sesi geldi. Cem Bey misiniz?” “Evet hanımefendi.” dedi Cem Korece. “Karar verdim. Kabul ediyorum. Sizinle çalışmak istiyorum.” Minseo’nun sevinci telefonda bile hissedildi.
Ertesi gün Ferhat’a istifasını verdi. Patron çıldırdı, bağırdı, tehdit etti. “Gidersen pişman olursun. O kadın seni kullanacak, sonra atacak.” Ama Cem dinlemedi. İlk kez Ferhat’a hayır dedi. İlk kez kendi kararını verdi.
Bölüm 7: Yeni Hayatın Kapısı
Pazartesi sabahı Cem erken kalktı. Temiz giyindi. En iyi pantolonunu giydi. Maslak’a gitti metroyla. Yeni bina görkemli duruyordu. Cam kaplı, modern, parlaktı. Park Otomotiv Teşhis Merkezi yazıyordu girişte. Kalbi çarpıyordu, içeri girdi. Resepsiyonda genç bir kadın gülümseyerek karşıladı. “Cem Müller Bey misiniz? Hoş geldiniz. Sizi bekliyoruz.” İlk kez birileri onu bekliyordu. İlk kez adıyla karşılandı saygıyla.
Burası sizin istasyonunuz,” dedi Minseo geniş bir çalışma alanını göstererek. “En son teknoloji aletler, bilgisayarlı teşhis sistemleri, her şey burada. Rahat mısınız?” Cem rüya görüyordu. Ferhat’ın çökmüş atölyesiyle kıyaslanamaz bile. “Çok teşekkür ederim.” diyebildi sadece. Gözleri doldu ama tuttu gözyaşlarını.
İlk gün zordu ama güzeldi. Yeni sistem öğrendi. Yeni ekiple tanıştı. Dört kişiydiler. Hepsi Cem’e saygılıydı. “Sen Korece bilen uzmansın değil mi?” dediler. “Bize de öğretir misin?” İlk kez soru sordular ona. İlk kez değer verdiler.
İlk araç geldi. Bir Genesis G90. Elektrikli bir sorun vardı. Güç pencerelerinden biri çalışmıyordu ama bazen çalışıyordu. Tutarsız bir arıza. Cem sakin bir şekilde inceledi. Teşhis cihazını kullandı. Modern teknoloji ile geleneksel yöntemleri birleştirdi. Kabloları tek tek kontrol etti. Sonunda buldu sorunu. Gevşek bir soket. 30 dakikada halletti, sıktı, test etti, onayladı. Ekip alkışladı. “Müthişsin!” dediler. İlk günden böyle bir performans. Cem utandı ama içten içe gururlandı.
Öğle molasında yemekhanede oturdular. Gerçek bir yemekhane vardı. Ferhat’ın atölyesinde yemek diye bir şey yoktu. Burada ise sıcak yemek, temiz masa, rahat koltuklar vardı. Cem bir tabak pilav ve tavuk aldı. Ekiple birlikte yedi, sohbet etti, güldü. İlk kez normal bir insan gibi hissetti kendini.
Akşam eve dönerken metrodayken camdan dışarı baktı. İstanbul’un ışıkları parlıyordu. Boğaz köprüsünün lambaları renkli renkli yanıyordu. İlk kez şehir güzel görünüyordu ona. İlk kez burada olduğu için mutluydu. İlk kez geleceğe umutla bakıyordu.
Bölüm 8: Bir Ustanın Yükselişi
Haftalar geçti. Cem yeni iş yerinde hızla uyum sağladı. Her gün yeni bir şey öğreniyor, gelişiyordu. Ama asıl farkını ortaya koyduğu an karmaşık vakaların gelmeye başlamasıyla oldu.
Bir gün lüks bir Porsche Taycan geldi merkeze. Elektrikli bir spor araçtı. Sorun garip bir şekilde kendini gösteriyordu. Bazen güç kesintisi oluyordu. Diğer teknisyenler iki gün uğraştı ama sorunu bulamadı. Cem’den yardım istediler. Cem arabaya yaklaştı. Sakin ve odaklıydı. İlk önce bilgisayarlı teşhis yaptı. Sistem hiçbir hata göstermiyordu. Ama dedesinin yöntemini kullandı. Dinlemek. Motoru çalıştırdı, elini şasiye koydu, titreşimi hissetti. Birkaç dakika sonra anladı. Sorun yazılımda değil, donanımdaydı. Batarya modüllerinden birine giden kabloda mikro bir kırılma vardı. Sadece belirli sıcaklık ve vibrasyon koşullarında kopuyor, güç kesiliyordu. Ekip hayretler içinde kaldı.
Bu olay sonrası Cem’in ünü yayıldı. Minseo çok memnundu. “Cem Bey, siz harikasınız. Müşteriler sizi özellikle istiyor artık.” Gerçekten de öyleydi. Çözülemeyen vakalar gelmeye başladı. Bir Ferrari F8 Tributo geldi. Motor performans kaybı ama sadece yarış modundayken. İtalya’dan gelen mühendisler bile çözememiş. Cem bir hafta uğraştı. Egzoz sisteminde bir rezonans sorunu vardı. Belirli devir aralığında titreşim oluşuyor, hava akışını bozuyordu. Çözdüğünde müşteri çok mutlu oldu. “Sen dahisin!” dedi. Cem alçak gönüllü kaldı. “Hayır, sadece dinlemeyi biliyorum,” dedi.
Bir başka vaka daha unutulmazdı. Bir Rolls-Royce Phantom geldi. Müşteri çok kibar, yaşlı bir iş adamıydı. “Arabamda bir ses var. Çok hafif ama rahatsız edici.” Cem ciddiye aldı. Arabayı test etti. Sessiz bir yolda sürdü. Evet, hafif bir vızıltı vardı. Cem saatlerce inceledi. Sonunda kaynağı buldu. Gösterge panelindeki küçük bir vida gevşemişti. Vidayı sıktığında müşteri test etti. “Mükemmel!” dedi. “Nasıl buldun bunu?” Cem sadece gülümsedi. “Dinlemek önemli.”
Ama Cem sadece teknik başarılarla değil, insanlığıyla da öne çıkıyordu. Bir gün genç bir kadın geldi gözyaşları içinde. “Eski bir Toyota Corollası vardı. Lütfen yardım edin,” dedi. “Arabam çalışmıyor. Param yok ama işe gitmem lazım. Çocuklarım aç kalacak.” Cem o kadını dinledi, inceledi arabayı. Basit bir akü sorunuydu. Ücretsiz değiştirdi. “Hayır, param yok,” dedi kadın. Cem başını salladı. “Sorun değil. Bazen para kazanmaktan önemli şeyler vardır.”
Minseo bunu duyduğunda Cem’i ofisine çağırdı. “Cem Bey, siz sadece mükemmel bir teknisyen değilsiniz. İyi bir insansınız da bu çok değerli.” Sonra ekledi: “Size yeni bir teklif var. Başteknisyen olarak terfi, aylık 25.000 lira. Kabul eder misiniz?” Cem inanamıyordu. Birkaç ay önce 700 lira alıyordu. Şimdi hayatı tamamen değişmişti. “Evet, kabul ediyorum,” dedi. “Ama bir şartım var. Genç teknisyenlere eğitim vermek istiyorum. Onlara dedemin bilgilerini öğretmek istiyorum.” Minseo gülümsedi. “Tabii ki. Siz sadece tamir etmiyorsunuz Cem Bey. Bir geleneği yaşatıyorsunuz.”
Bölüm 9: Mirası Yaşatmak
Cem’in yeni sorumlulukları vardı. Artık sadece araba tamir etmiyordu. Genç teknisyenlere eğitim veriyordu. İlk öğrencileri üç gençti: Burak 22 yaşında hevesli ama aceleci, Deniz 20 yaşında sessiz ama çok dikkatli, ve Aylin 19 yaşında kadın tamirci olmak isteyen azimli bir kızdı.
Cem onlara ilk dersi verdiğinde şunu söyledi: “Tamircilik sadece aletlerle iş yapmak değildir. Dinlemektir, anlamaktır, saygı göstermektir. Araba bir makine değildir. Canlı bir varlıktır.” Burak güldü başta. “Abi araba metal yığını nasıl canlı olsun?” Cem ciddi kaldı. “Sen öyle görüyorsun çünkü öğrenmedin henüz. Ama öğreneceksin.”
İlk uygulama günü bir BMW getirdi Cem. “Bu araba garip bir ses çıkarıyor. Bulun bakalım.” Üç genç hemen atıldı. Motoru açtılar. Cem durdurdu onları. “Dur, ilk önce dinleyin.” Gençler şaşırdı. “Nasıl dinleyeceğiz Cem?” Motoru çalıştırdı. “Gözlerinizi kapatın. Kulak verin. Ne duyuyorsunuz?” Sessizlik oldu. Sonra Deniz konuştu yavaşça. “Hafif bir vızıltı var. Ritmik.” Cem gülümsedi. “Aferin. Şimdi o vızıltı nereden geliyor?” Aylin yaklaştı. “Sanki kaportadan değil, motor içinden.” Cem başını salladı. “Çok iyi. Şimdi motor kapatın. Ellerinizle motor bloğuna dokunun.” Gençler biraz garip buldular ama yaptılar. Cem de koydu elini. “Hissedin, motor soğurken bile titreşir. Normal bir titreşim mi yoksa düzensiz mi?” Burak ilk kez ciddileşti. “Düzensiz gibi. Sanki bir şey gevşek.”
Cem o günden sonra her vakayı eğitim fırsatına çevirdi. Bir sorun geldiğinde önce gençlere soruyordu. “Sizce ne olabilir?” Onlar düşünüyor, öneriyordu. Bazen yanlış tahmin ediyorlar. Ama Cem kızmıyordu. “Yanlış yapmak öğrenmektir. Korkmayın yanlış yapmaktan.”
Bir gün özel bir ders verdi. Dedesinin siyah defterini getirdi. Gençlerin önüne koydu. “Bu dedemin mirası. İçinde 40 yılın bilgisi var. Size emanet ediyorum.” Sayfaları açtı. Almanca notlar vardı. Detaylı diyagramlar, eski teknikler. Burak çekingendi. “Abi biz Almanca bilmiyoruz.” Cem gülümsedi. “Öğreneceksiniz ya da ben çevireceğim size. Önemli olan bilgiyi öğrenmek, korumak, yaymak.” O günden sonra haftada bir kez defter dersi yapmaya başladılar. Aylar geçti. Gençler gelişti inanılmaz şekilde.
Bölüm 10: Zirveye Yolculuk
Bir gün zor bir vaka geldi. Bir Lamborghini Huracan motor sıcaklık problemi. Cem gençlere söyledi. “Siz halleder misiniz? Ben yanınızdayım ama önce siz deneyin.” Gençler birlikte çalıştılar. Sonunda Deniz buldu sorunu. Soğutma sistemi pompasında bir hava kabarcığı vardı. Cem alkışladı. “Mükemmel. Artık siz de ustalaşıyorsunuz.” Burak o akşam Cem’e teşekkür etti. “Abi sen sadece tamircilik öğretmedin bize. Hayatı öğrettin. Sabırlı olmayı, dinlemeyi, saygılı olmayı. Seninle çalışmak şeref.”
O gece eve dönerken Cem gökyüzüne baktı. Yıldızlar parlıyordu. “Gördün mü dede?” diye fısıldadı. “Senin bilgin ölmedi. Yaşıyor, büyüyor, yeni nesillere geçiyor. Sen hala buradasın. Donen bizim içimizde.”
6 ay geçmişti. 6 ay önce Cem Ferhat’ın çökmüş atölyesinden çıkmıştı. O günleri düşündüğünde bazen gerçek gibi gelmiyordu. Ama gerçekti. Her sabah uyandığında, temiz dairesinde, rahat yatağında biliyordu ki gerçekti. Şimdi ise klimalı koridorlarda yürüyordu. Led ışıklarla aydınlatılmış son teknoloji ekipmanlarla çevrili Park Otomotiv teşhis merkezinin bir parçasıydı. Üniformasının üzerinde adı yazıyordu: Cem Müller, kıdemli uzman.
Değişim sadece maddi değildi. Cem’de daha derin bir dönüşüm vardı. Duruşu dik, bakışı güvenliydi, sesi kararlıydı. Eskiden yere bakardı, şimdi insanların gözlerine bakıyordu. İlk kez saygıyla muamele görüyordu. Görüşü dinleniyordu. Kararları dikkate alınıyordu. Karmaşık teşhisleri yönetiyordu ve genç tamircilere rehberlik ediyordu.
Hiçbirine bağırmıyordu. Hiçbirini aşağılamıyordu. Çünkü biliyordu aşağılanmanın acısını, görünmez olmanın acısını. Ve kimse o acıyı yaşamamalıydı.
Yeni ofisinde geçmişe bağlı kalan bir şey vardı. Cam çerçeve içinde dedesinin siyah defteri. Yanında Klaus’un gençliğinden bir fotoğraf duruyordu. Mercedes fabrikası önünde, montaj hattının başında, beyaz önlüğüyle, gururlu duruşuyla, her adımda Cem’e ilham veriyordu. Fotoğrafın altındaki plakaya kazınmış cümle bir hatırlatıcıydı: “Arabalar canlıdır, konuşurlar ama çoğu insan dinlemeyi bilmez.”
Bölüm 11: Mirasın Sonsuzluğu
Bir gün Minseo onu ofisine çağırdı. “Cem Bey, şirket büyümeyi planlıyor. İstanbul’da ikinci bir merkez açacağız. Daha büyük, daha modern ve sizi yönetici olarak istiyoruz. 50.000 lira maaş.” Cem şok oldu. Hayal bile edilemezdi. Ama bir şey onu rahatsız etti. “Hanımefendi, bu çok cömert bir teklif ama ben sadece yönetici olmak istemiyorum. Öğretmen olmak istiyorum da, gençlere öğretmek istiyorum.” Minseo gülümsedi. “Elbette Cem Bey, ikisini de yapabilirsiniz. Yönetici olarak çalışın ama aynı zamanda eğitim programları yürütün. Sizin gibi biri hem yönetebilir hem öğretebilir. Bir şey daha. Belki kendi yerinizi açmayı düşünüyorsunuz. Biz size destek olmak isteriz.”
Cem’in gözleri doldu. Bu insanlar ona sadece iş vermiyordu, hayallerine inanıyorlardı. “Minnettarım,” dedi. “Ama kendi yerim bağımsız olmalı. Kimseye borçlu olmadan. Ama tavsiyenize, desteğinize her zaman açığım.” Minseo başını salladı. “Anlıyorum. Onur meselesi. Saygı duyuyorum. O zaman böyle yapalım. Siz önce bizde yönetici olarak çalışın. Para biriktirin. Hazır olduğunuzda kendi yerinizi açın. Biz de ilk müşteriniz oluruz.” Cem el sıkıştı onunla. Hayali somutlaşıyordu. Kendi atölyesi. Klaus Müller teşhis ve eğitim merkezi. Dedesinin adını taşıyacaktı.
Bölüm 12: Kapanış ve Sonsuz Devam
Aylar geçti, inşaat bitti, hayal gerçek oldu. Yeni atölye hazırdı. Girişin üzerinde basit ama görkemli bir tabela asılıydı: Klaus Müller teşhis ve eğitim atölyesi. Yanında küçük bir plaket Klaus’u anıyordu. Almanca ve Türkçe yazılmıştı: “Kimsenin duymadığını duyanlara…”
Farklı kökenlerden gençler bayaları dolduruyordu. Suriyeli mülteciler, Kürt kökenli çocuklar, Romanlar, yetimhane çıkışlılar, kimsenin değer vermediği gençler. Ama burada değerliydiler. Burada görülüyorlardı. Sadece motorları sökmüyorlardı, ince sinyallerini çözmeyi öğreniyorlardı. Cem aralarında geziyordu. Her hücresinde taşıdığı mirasla öğretiyordu.
Siyah defter artık atölyenin merkezinde cam bir masanın üzerinde duruyordu. Herkes danışabiliyordu. Artık sır değildi. Paylaşılan bir miraçtı. Deniz şimdi genç eğitmen olarak yeni gelenlere rehberlik ediyordu. Tıpkı bir zamanlar Cem’in Klaus’un yanında olduğu gibi saygıyla öğretiyordu.
Bir akşam herkes gittikten sonra Cem atölyede kaldı. Eski bir Toyota almışlardı o gün. Basit bir araba. Cem ona yaklaştı. Yavaşça elini kaportaya koydu ve fısıldadı Almanca: “Seninle konuşmak için buradayım.” Tanıdık yankıyı hissetti avucunun altında. Motorun kalp atışı. O his Klaus’la başlamıştı. Şimdi Cem’le devam ediyordu ve yarın denizle sonra başkalarıyla sürecekti sonsuza kadar.
Etrafına baktı, derin nefes aldı. Ne yol kat etmişti. Ferhat’ın köşesindeki görünmez çocuktan şimdi kendi atölyesinin sahibine. O karanlık günleri hatırladı. Aç kalma korkusu, kirayı ödeyememe kaygısı, her gün biraz daha küçülme hissi. Şimdi ise burası parlak ışıklar altında kendi adıyla, kendi kurallarıyla ama sadece sahip değildi. Bir mirasın koruyucusuydu. Bir felsefenin taşıyıcısı, bir umudun bekçisi.
Gözleri doldu ama güldü. “Başardık dede,” dedi yüksek sesle. “Sen ve ben birlikte başardık. Senin rüyan burada gerçek oldu ve asla ölmeyecek.”
Dışarıda İstanbul’un sesleri devam ediyordu. Trafik, insanlar, hayat. Ama içeride o sessiz atölyede başka bir şey vardı. Huzur, amaç, anlam. Tamamlanmış bir yolculuk. Klaus’un ruhu her köşede yaşıyordu. Her alette, her motorda, her genç öğrencide. Duvarlar bile onun enerjisini taşıyordu ve motorlar birer birer konuşmaya devam ediyordu.
Cem öğretmişti, Deniz öğreniyordu. Yeni nesil aktaracaktı. Miras hiç durmayacaktı. Bilgi hiç sönmeyecekti. Sevgi hiç bitmeyecekti. Çünkü Klaus Müller bir insan olarak ölmüş olabilirdi. Ama bir ruh olarak sonsuza kadar yaşayacaktı. İstanbul’un sokaklarında, gençlerin ellerinde, motorların seslerinde ve her yeni dinleyici geldiğinde Klaus yeniden doğacaktı. Her seferinde sonsuza kadar.
SON
News
प्रेग्नेंट महिला को बस में खड़े देख अपनी सीट दे दी थी ,कुछ साल बाद जो मिला वो कभी सोचा भी नहीं था
प्रेग्नेंट महिला को बस में खड़े देख अपनी सीट दे दी थी ,कुछ साल बाद जो मिला वो कभी सोचा…
Emekli Paşaların Gölgesindeki Yolsuzluk Korgeneral Ayla Sancak’ın İhanet Temizliği
Emekli Paşaların Gölgesindeki Yolsuzluk Korgeneral Ayla Sancak’ın İhanet Temizliği . . . Emekli Paşaların Gölgesindeki Yolsuzluk: Korgeneral Ayla Sancak’ın İhanet…
Türkler Sahada İş Bilmez” — 8 Dakika 30 Saniyede Cevap Verdiler
Türkler Sahada İş Bilmez” — 8 Dakika 30 Saniyede Cevap Verdiler . . . Başlangıç: Bir Tatbikat ve Bir Meydan…
Türk Hademe – “Köpeğim Ol” Diyen Yüzbaşıyı – Tek Hamlede Diz Çöktürdü
Türk Hademe – “Köpeğim Ol” Diyen Yüzbaşıyı – Tek Hamlede Diz Çöktürdü . . . Türk Hademe – “Köpeğim Ol”…
कनाडा में भारतीय लड़कियों का चौंकाने वाला कांड! जो सामने आया, उसने सबको सन्न कर दिया!
कनाडा में भारतीय लड़कियों का चौंकाने वाला कांड! जो सामने आया, उसने सबको सन्न कर दिया! . . . कनाडा…
इंस्पेक्टर मैडम चोर को पकड़ने पहुँची, सामने निकला तलाकशुदा पति | सच्ची कहानी | Emotional Story
इंस्पेक्टर मैडम चोर को पकड़ने पहुँची, सामने निकला तलाकशुदा पति | सच्ची कहानी | Emotional Story . . . इंस्पेक्टर…
End of content
No more pages to load






