Churchill, Patton’ın askerlerinin SS muhafızlarına yaptıklarını öğrendiğinde ne yaptı?

.

.

.

Bir Kampın Kapısında: Dachau, Patton, Churchill ve Tarihin Yargısı

BÖLÜM 1: SAVAŞIN SON GÜNLERİ

Nisan 1945. Avrupa’da savaşın son haftalarıydı. General George S. Patton’un komutasındaki Amerikan Üçüncü Ordusu, Bavyera’nın güneyine doğru ilerliyordu. Bu askerler, Afrika çöllerinden Sicilya’nın kayalıklarına, Fransa’nın köylerinden Almanya’nın kalbine kadar 500 günden fazla süredir savaşıyorlardı. Yıkılmış şehirler, cesetlerle dolu tarlalar, yanmış tanklar ve yitip giden arkadaşlar… Savaşın onlara göstereceği başka bir şey kalmadığını düşünüyorlardı. Fakat yanılıyorlardı.

29 Nisan sabahı, 45. ve 42. Amerikan Piyade Tümenleri Münih’in kuzeybatısında, demiryolu kenarındaki büyük bir tesise yaklaştı. Askerler burasının bir savaş esiri kampı olabileceğini düşünüyordu. Belki kötü koşullar, belki açlık… Ama Nazilerin esirlere iyi davranmadığını zaten biliyorlardı. Hiçbiri, karşılaşacakları şeyin büyüklüğüne hazır değildi.

Daha kampa varmadan, raylarda duran bir trenle karşılaştılar. 39 vagon, kapalı ve ağır bir ölüm kokusuyla doluydu. Askerler ilk vagonun kapısını açtığında gördükleri manzara hayat boyu peşlerini bırakmayacaktı: İçerisi üst üste yığılmış yüzlerce cesetle doluydu. Kadın, erkek, çocuk… Kimisi yeni ölmüş, kimisi günlerdir orada. Çoğu iskelet gibi, bazıları çıplak, bazıları kamp üniformasıyla. Birçoğu açlıktan, susuzluktan, bazıları ise vurularak öldürülmüştü.

Askerler daha fazla vagon açtı. Her biri aynı korkunç tabloyu sergiliyordu. Bu “ölüm treni” Buchenwald’dan yola çıkmış, günlerce mühürlü vagonlarda taşınan mahkûmlar, yol boyunca ölmüş, hayatta kalanlar ise Dachau’ya geldiklerinde zaten ölüme terk edilmişti. SS muhafızları treni terk etmiş, cesetleri bırakıp kaçmıştı.

Savaşın en kanlı cephelerinde savaşmış bu askerler, bu manzara karşısında kırıldı. Kimisi kustu, kimisi ağladı, kimisi donup kaldı. Hayatta kalan mahkûmların çoğu, birer iskelete dönmüş, gözlerinde ölümün gölgesiyle Amerikan askerlerine bakıyordu.

BÖLÜM 2: ÖFKE VE HESAPLAŞMA

Amerikan askerleri ve serbest bırakılan mahkûmlar, kampta kalan SS muhafızlarıyla karşılaştı. Bazı muhafızlar kaçmaya çalıştı, bazıları teslim olmak için beyaz bayrak salladı. Ama gördükleri karşısında öfkeden deliye dönen askerler, teslim olan muhafızları infaz etmeye başladı.

Teğmen William Walsh, ölüm trenini inceleyen ilk subaylardan biriydi. Bir grup SS subayı beyaz bayrakla teslim olmaya geldiğinde, onları trenin içine, cesetlerin arasına soktu. Sonra silahını çekip hepsini vurdu. Yaralı halde kalanları diğer askerler tamamladı.

Kampta başka yerlerde de benzer sahneler yaşandı. Bir grup Amerikan askeri, 16 SS muhafızını bir kömürlük duvarının önüne dizip kurşuna dizdi. Bazı kulelerde saklanan ya da teslim olmaya çalışan 17 SS muhafızı öldürüldü. Bu infazlar, spontane değildi; askerler, gördükleri vahşete karşı adaletin hemen, mahkemesiz tecelli etmesi gerektiğine inanmıştı.

Fakat sadece Amerikan askerleri değil, kurtulan mahkûmlar da yıllardır kendilerine işkence eden muhafızlara saldırdı. Ellerine geçen taş, sopa, hatta çıplak elleriyle SS’leri öldürdüler. O gün, Dachau’da, yılların birikmiş acısı ve öfkesi şiddetle patladı.

Bazı Amerikan askerleri bu şiddete göz yumdu. Aslında askeri disiplin ve Cenevre Sözleşmesi gereği teslim olan düşmana zarar verilmemesi gerekiyordu. Ancak çoğu asker, mahkûmların intikamına müdahale etmedi. Hatta bazıları, mahkûmlara SS’lerden ele geçirilen silahları verdi.

BÖLÜM 3: RAPORLAR, SORUŞTURMA VE KARAR

Olaylardan birkaç gün sonra Amerikan yüksek komutanlığı, Dachau’daki infazların raporlarını aldı. Askerler, teslim olan SS’leri öldürmüştü. Mahkûmlar da öyle. Hukuki açıdan bu, savaş suçu demekti. General Patton, kısa süre önce Bavyera askeri valisi olmuştu ve bu olayların sorumluluğu ona aitti.

Patton, haftalar önce bir başka toplama kampı olan Ohrdruf’u ziyaret etmişti. Orada gördüğü cesetler, işkence aletleri, fırınlar karşısında o kadar sarsılmıştı ki, bir binanın arkasına gidip kusmuştu. Hayatında ilk kez, bir general olarak değil, bir insan olarak yıkılmıştı. Dachau raporlarını okuduğunda, askerlerinin neyle karşılaştığını anlamıştı.

Askerlere karşı soruşturma açıldı. Teğmen Walsh ve diğer bazı subaylar savaş suçu işlemekten yargılanabilirdi. Askeri hukuk ve Cenevre Sözleşmesi açıktı: Teslim olan düşman öldürülemezdi. Fakat Patton, askerlerinin yaşadığı şoku ve öfkeyi de anlıyordu. Onlar, insanlığın en karanlık yüzüne tanık olmuşlardı.

Patton, uzun düşünmelerden sonra, tüm suçlamaların düşürülmesini emretti. Hiçbir asker mahkemeye çıkarılmayacaktı. Bu karar tartışmalıydı: Askerler, kuralı bozduklarında ceza almazlarsa, bir daha kimse savaş hukukuna uyar mıydı? Ama Patton’ın gerekçesi açıktı: Dachau’da yaşananlar, insanlığın sınırlarını zorlayan bir kötülüğe verilen insani bir tepkiydi. Onları cezalandırmak, insanlığı cezalandırmak olurdu.

BÖLÜM 4: CHURCHILL’İN TEPKİSİ

Londra, 10 Downing Street. Dachau’daki olayların raporları kısa sürede İngiltere’ye ulaştı. Winston Churchill, savaş boyunca Nazilerin işlediği suçlara dair istihbarat almıştı. Fakat Dachau ve benzeri kamplardan gelen detaylı raporlar, insanlığın gördüğü en büyük suçun boyutlarını gözler önüne seriyordu.

Churchill, Nazilerin işlediği suçların dünyadaki en korkunç suçlar olduğunu defalarca dile getirmişti. Fakat şimdi, Amerikan askerlerinin SS muhafızlarını infaz ettiği gerçeğiyle karşı karşıyaydı. İngiltere, müttefik olarak bu olayları kınamalı mıydı? Cenevre Sözleşmesi’nin ihlalini gündeme getirmeli miydi?

Churchill’in yanıtı açıktı: Hayır. O, Amerikan askerlerini kınamadı. Askeri disiplin ya da uluslararası hukuk hakkında bir açıklama yapmadı. Onun için öncelik, Nazi suçlarının belgelenmesi ve dünyaya gösterilmesiydi. Olayların üstünü kapamak yerine, daha fazla İngiliz milletvekilinin toplama kamplarını ziyaret etmesini emretti. Buchenwald’a bir parlamento heyeti gönderildi; her şeyi görmeleri, belgelemeleri ve İngiliz halkına anlatmaları istendi.

Churchill, Nazi suçlarının inkâr edilemeyecek şekilde belgelenmesini istiyordu. O günlerde, “Bu suçlar insanlık tarihinin en büyük ve en korkunç suçlarıdır,” demişti. Onun için asıl mesele, gelecekte kimsenin bu suçları inkâr edemeyeceği kadar güçlü bir belge bırakmaktı. Amerikan askerlerinin öfkeyle verdiği tepkiler, onun gözünde birincil mesele değildi.

Churchill, daha önce de, Nazi suçlarına karışan herkesin –emir alan gardiyanlar dâhil– idam edilmesi gerektiğini savunmuştu. Amerikan askerlerinin Dachau’daki infazları, onun bu görüşüne uygundu. Onun için, adalet bazen mahkeme salonunda değil, kötülüğün karşısında doğrudan verilirdi.

BÖLÜM 5: AHLAK, ADALET VE TARİHİN YARGISI

Dachau’daki infazlar, savaşın hemen ardından askeri ve hukuki çevrelerde tartışma yarattı. Amerikan askeri hukukçuları, bu olayların teknik olarak savaş suçu olduğunu kabul etti. Ancak, olayların yaşandığı koşulların olağanüstülüğü, sorumluluğun bireysel olarak tespitini neredeyse imkânsız kılıyordu. Kaos, öfke, intikam ve adalet duygusu birbirine karışmıştı.

Amerikan kamuoyu, bu askerlerin yargılanmasını asla kabul etmezdi. Onlar, insanlığın en karanlık yüzüne tanıklık etmiş, canavarca suçların kanıtları arasında yürümüş, öfkeyle hareket etmişlerdi. O gün, Dachau’da yargı, mahkemede değil, insan vicdanında verilmişti.

Churchill’in yaklaşımı, hem siyasi hem de ahlaki açıdan zekiceydi. Savaş bitmemişti, Amerika ve İngiltere müttefikti. Nazi suçlarının inkâr edilemeyecek şekilde belgelenmesi, geleceğin en önemli meselesiydi. Amerikan askerlerini cezalandırmak, kamu vicdanında kabul görmeyecekti. Churchill, Nazi suçlarının belgelenmesini, müttefiklerin disiplininden daha önemli gördü.

BÖLÜM 6: İNSANLIK DERSİ

Yıllar sonra, Dachau’da SS subaylarını infaz eden Teğmen Walsh, “Hiçbir SS muhafızı neden öldüğünü merak etmemiştir,” diyecekti. Onlar, ne yaptıklarını çok iyi biliyorlardı. Onların ölümü, bir mahkeme kararı değil, insanlığın ortak vicdanının verdiği bir karardı.

Dachau ve benzeri kamplarda yaşananlar, insanlığın sınırlarını zorlayan kötülüğe karşı verilen cevabın, bazen yasaların ötesine geçebileceğini gösterdi. Churchill, o günlerde, “Bazen adalet ve intikam, aynı şeydir,” diye düşünmüş olmalıydı. Çünkü o, kötülüğün karşısında sadece kurallara bağlı kalmanın yeterli olmadığını, bazen insanlığın haykırışının daha yüksek sesle konuştuğunu biliyordu.

BÖLÜM 7: SON SÖZ

Dachau’da yaşananlar, savaş hukukunun, adaletin ve insanlığın sınandığı bir andı. Patton’un askerleri, gördükleri korkunçluğa insan olarak tepki verdi. Patton, onları cezalandırmadı. Churchill, onları kınamadı. Onlar, insanlığın en karanlık anında, insan kalmanın ne demek olduğunu gösterdiler.

Ve tarih, onları yargılarken, sadece yaptıklarını değil, gördüklerini ve hissettiklerini de anlamak zorunda kaldı. Çünkü bazen, doğru ve yanlış arasındaki çizgi, savaşın ve kötülüğün gölgesinde silikleşir. Ve bazen, adaletin sesi, mahkeme salonlarından değil, insan vicdanından yükselir.

SON