ÇÖP TOPLAYICILAR MİLYONER KADINI BAYGIN BULUYORLAR… VE HER ŞEYİ DEĞİŞTİRİYORLAR

.
.

Çöp Torbalarının Arasında Bulunan Kadın

Bir İkinci Şans Hikâyesi

Haziran ayının alışılmadık derecede soğuk bir gecesiydi. İstanbul’un rüzgârı, sokak lambalarının solgun ışıklarını titretiyor, ıslak asfalt üzerinde uzayan gölgeleri sallıyordu. Saat gece yarısını geçmiş, şehrin kalabalığı çoktan dağılmıştı. İstiklal Caddesi, gündüzün gürültüsünden sonra, sadece ara ara geçen birkaç taksinin farlarıyla aydınlanıyordu.

Mehmet Yılmaz, belediyenin çöp kamyonunun yanında durup eldivenlerini düzeltti. Kırk beş yaşındaydı; yirmi seneyi aşkın süredir aynı sokaklarda çöp topluyordu. Yanında, şehrin her köşesini avucunun içi gibi bilen altmış iki yaşındaki ortağı Hasan vardı. Hasan, hem meslektaşı hem de dostuydu.

“Hazır mısın Hasan Abi?” diye sordu Mehmet.

“Bu sokak benden bıkmadı, ben de bu sokaktan,” diye gülümsedi Hasan. “Hadi bitirelim de torunlara yetişeyim.”

Kamyon ağır ağır ilerlerken, İstiklal’in köşesinde yığılmış çöp torbalarını görüp durdular. Siyah plastik torbalar, karton kutular, atılmış broşürler… Mehmet her zamanki gibi torbaları tek tek kavrayıp kamyona fırlatırken, Hasan’ın gözleri bir anlık bir parlama yakaladı.

Çöp yığınının ortasında, karanlık ve pislik içinde tuhaf bir şekilde parlayan parlak sarı bir kumaş…

“Mehmet, gel şuna bir bak,” dedi Hasan, sesi bir anda ciddileşmişti.

Mehmet kamyondan indi. İkisi birlikte sarı kumaşa yaklaşınca, bunun sadece atılmış bir elbise ya da örtü olmadığını anladılar. Plastik torbaların üzerine yan dönmüş hâlde uzanmış bir kadın vardı.

Otuz beş yaşlarında görünüyordu. Uzun sarı saçları çöp torbalarının üzerine dağılmıştı. Üzerinde, o ortamla tümüyle zıt duran, şık, parlak sarı bir parti elbisesi vardı. İnce askılı, pahalı duruşlu, kokteyl davetlerine yakışır türden…

“Aman Allah’ım,” diye fısıldadı Mehmet, kadının yanına diz çökerek. “Yaşıyor mu?”

Hasan, yılların getirdiği soğukkanlılıkla kadının boynuna parmaklarını koydu. Nabzını yokladı.

“Kalbi atıyor,” dedi. “Ama bilinci kapalı. Buz gibi olmuş. Nefes alıyor ama sanki bütün gece burada yatmış gibi.”

Hasan iş ceketini çıkarıp kadının omuzlarına örttü.

“Mehmet, hemen 112’yi ara. Ben onu uyandırmayı deneyeceğim.”

Mehmet telefonuna sarılırken, Hasan kadının omzunu nazikçe sallamaya başladı.

“Hanımefendi, beni duyuyor musunuz? Hanımefendi?”

Kadın hafifçe inledi. Göz kapakları titredi. Sonra ağır ağır mavi gözlerini açtı. Etrafına bakarken gözlerinde derin bir şaşkınlık vardı.

“Ne… Neredeyim ben?” diye sordu boğuk bir sesle.

ÇÖP TOPLAYICILAR MİLYONER KADINI BAYGIN BULUYORLAR… VE HER ŞEYİ DEĞİŞTİRİYORLAR - YouTube

“Caddenin ortasında, çöp torbalarının arasında yatıyordunuz,” dedi Mehmet, saygılı ama net bir tonla. “Ben Mehmet, bu da Hasan. Biz çöp topluyoruz. Ambulans geliyor.”

Kadın hızla doğrulmaya çalıştı ama başı dönmüş olmalıydı; sendeledi. Hasan kolundan tutup tekrar düşmesini engelledi.

O anda, kadın kollarını tutan iki adamın kirli eldivenlerine, eski iş kıyafetlerine baktı. Gözlerinde bir anlık ürkeklik belirdi. İçgüdüsel bir hareketle, kendini geri çekti.

“Bana dokunmayın!” dedi, sesi daha kararlı ama hâlâ güçsüzdü. “Sizin yardımınıza ihtiyacım yok.”

“Hanımefendi,” dedi Mehmet, “caddenin ortasında baygın yatıyordunuz. Burada yalnız kalmak tehlikeli.”

Kadın aşağı baktı. Sarı elbisesi lekelenmiş, pahalı ayakkabıları çamur içindeydi. Yüzünden, bir şeyi hatırlamaya çalışan ama tam çıkaramayan bir dehşet ifadesi geçti.

“Bu kıyafet… Ben… buraya nasıl geldim?” diye kendi kendine mırıldandı.

Hasan, kadının bileğinde ışıkta parlayan bir elmas bilekliği fark etti. Onun bir yılda kazandığından fazlasına bedel görünüyor, kulaklarındaki küpeler, boynundaki zincir de aynı mesajı veriyordu: Bu kadın zengindi. Hem de çok.

“Nasıl geldiğinizi hatırlıyor musunuz?” diye sordu Hasan yumuşak bir sesle.

Kadın gözlerini kapadı, şakaklarına bastırdı. Zihninde parçalı görüntüler uçuştu; şık bir ofis, sert bir tartışma, tuhaf tadı olan bir kahve, arabanın içi… Sonra karanlık.

“Hatırlamıyorum,” dedi yenilmiş bir sesle. “Başım çok ağrıyor.”

Uzakta ambulans sireninin sesi duyuldu. Kadın, daha dikkatli bir şekilde ayağa kalktı, yakındaki ağaca tutunarak ayakta kalmaya çalıştı.

“Buradan gitmem lazım,” dedi. “Kimse beni burada böyle görmemeli.”

“Hanımefendi,” diye ısrar etti Mehmet, “kafanızı vurmuş olabilirsiniz. Tıbbi kontrole ihtiyacınız var.”

“Yardımınıza ihtiyacım olmadığını söyledim,” diye sertledi kadın. “Özellikle de sizin gibi insanların yardımına.”

Sesindeki küçümseme, havayı keser gibiydi. Mehmet ve Hasan bakıştılar. Onlara yabancı bir ton değildi bu; yıllardır insanların çöplerini toplarken çok farklı bakış ve söz işitmişlerdi. Kırıldılar ama belli etmediler.

Ambulans yanlarına yanaştı. İki acil tıp teknisyeni indi. Doktor olduğu anlaşılan kişi, hızlı adımlarla yanlarına geldi.

“Ne oldu burada?” diye sordu.

“Onu çöp torbalarının arasında baygın bulduk,” dedi Hasan. “Kafası karışık, buraya nasıl geldiğini hatırlamıyor.”

Doktor, kadının yanına gitti. Küçük bir el feneriyle göz bebeklerine baktı.

“Hanımefendi, adınız nedir?” diye sordu.

Kadın bir an duraksadı. Kendi adını söylemek bile çaba gerektiriyordu.

“Ayşe…” dedi önce. Sonra sanki bir şeyi eklemeyi hatırlamış gibi, “Ayşe Kristina Demir.”

“Peki bugün günlerden ne?” diye sordu doktor.

“Salı… değil mi?” dedi, emin olamayan bir edayla.

“Bugün perşembe,” diye düzeltti doktor. “Dün gece ne yaptığınızı hatırlıyor musunuz?”

Ayşe gözlerini tekrar kapadı. Şakaklarına bastırdı.

“Ofisteydim galiba. Bir toplantı… Sonra biri kahve getirdi. Tadında bir tuhaflık vardı. Sonrasını hatırlamıyorum.”

Doktor, yardımcısıyla endişeli bir bakış alışverişinde bulundu.

“Onu hastaneye götürelim,” dedi. “Beyin hasarı veya zehirlenme ihtimalini dışlamak önemli.”

“Ben iyiyim,” diye itiraz etti Ayşe. “Sadece eve gitmem lazım. Şoförüm beni arıyor olmalı.”

“Hanımefendi,” dedi doktor sabırla, “bilinciniz bir süre kapalı kalmış. Kan testleri, görüntüleme yapılması gerekiyor. Bu sizin güvenliğiniz için.”

Mehmet saygılı bir sesle araya girdi.

“Doktor bey haklı, Ayşe Hanım. Kontrol ettirseniz iyi olur.”

“Fikriniz sorulmadı,” dedi Ayşe, ona sert bir bakış atarak. “Ve bana Ayşe Hanım demeyin. Beni tanımıyorsunuz.”

Hasan, araya girme zamanı geldiğini hissetti.

“Hanımefendi,” dedi sakince, “biz sizin çevrenizden olmadığımızı biliyoruz. Ama sıkıntıda birini gördüğümüzde, yardım etmeye çalışırız. Böyle yetiştirildik.”

“Yeterince yardım ettiniz,” dedi Ayşe göz teması kurmadan. “Bundan sonra doktor bakar.”

Teknisyenler, Ayşe’yi sedyeye oturtmak istedi. O, “Yürüyebilirim,” diye ısrar etti. Tam o sırada el çantası yere düştü, içindekiler etrafa saçıldı. Mehmet, refleksle eğilip eşyaları toparlamaya başladı.

“Ben toplarım,” diye çıkıştı Ayşe. Ama Mehmet çoktan içeride bir gariplik fark etmişti.

Çantada hiçbir kimlik yoktu.

Ne cüzdan, ne nüfus cüzdanı, ne ehliyet… Sadece çatlak ekranlı bir telefon, biraz para, birkaç pahalı takı ve kozmetik…

“Hanımefendi,” dedi Mehmet temkinli bir sesle, “çantanızda hiç belgeniz yok.”

Ayşe durdu, şaşkınlıkla çantasına baktı. Telaşla karıştırmaya başladı ama sonuç değişmedi.

“Bu imkânsız,” diye fısıldadı. “Hep yanımda taşırım.”

“Belki biri çalmıştır,” diye mırıldandı ama kendi sesinde bile eminlik yoktu.

“Bunu hastanede konuşuruz,” dedi doktor. “Ailenize haber verirsiniz, gerekirse polise bilgi verirsiniz.”

Ambulansa binmeden önce Hasan bir adım yaklaştı.

“Hanımefendi,” dedi, “biz her hafta bu bölgede çalışıyoruz. Bir şeye ihtiyacınız olursa belediye temizlik hizmetlerinde Hasan ve Mehmet’i sorun. Buradakilerin çoğu bizi tanır.”

Ayşe, onu ilk kez, ön yargısızca süzdü. Yorgun ama dürüst bakan bir adam…

“Bunu neden yapasınız ki?” diye sordu gerçekten şaşırmış halde. “Beni tanımıyorsunuz bile.”

“Çünkü yapılması gereken bu,” dedi Hasan. “Birinin yardıma ihtiyacı olduğunda, yardım ederiz. Bu kadar basit.”

Ambulansın kapıları kapandı. Siren sesi geceyi yararak uzaklaşırken, Hasan ve Mehmet çöp kamyonunun yanında kaldılar. Önlerinde hâlâ dolu çöp konteynerleri, kafalarında ise cevapsız sorular vardı.

“Garip hikâye, değil mi Mehmet?” dedi Hasan, kamyona yönelirken.

“Garip,” dedi Mehmet. “Zengin bir kadın, kimliksiz, baygın, çöplerin ortasında… Bir de bize nasıl konuştu… Ama en azından yaşıyor.”

Hasan omuz silkti.

“Biz üzerimize düşeni yaptık. Geri kalanı onunla Allah arasında.”

Kamyon yeniden çalıştı, sokak lambalarının altında yoluna devam etti. Ama Mehmet’in zihninde sarı elbiseli, buğulu gözlü kadın dolaşmaya devam ediyordu.

Bu işte bir terslik vardı.

Hastane Gerçeği

Ayşe, hastanenin beyaz duvarlara boyalı odasında otururken, kendini yabancı bir filmin içine düşmüş gibi hissediyordu. Üzerinde hastaneye ait basit bir pijama vardı. Parti elbisesi çoktan bir sandığın dibine konmuş, yerini sıradanlık almıştı.

Doktorlar, bir dizi test yaptıktan sonra odasına geldiler.

“Demir Hanım,” dedi doktor, eline aldığı sonuçlara bakarak, “ciddi bir kafa travması görünmüyor. Tomografiler temiz. Ama kanınızda yüksek dozda benzodiazepin tespit ettik.”

“Benzodiazepin?” diye sordu Ayşe. “O da ne?”

“Sakinleştirici bir ilaç türü,” diye açıkladı doktor. “Uyku ve anksiyete için kullanılır. Bu ilaç için bir doktor reçeteniz var mıydı?”

“Hayır. Hayatımda hiç böyle bir şey kullanmadım.”

“Yani, biri size bu ilacı sizin bilginiz dışında vermiş olabilir,” dedi doktor ciddileşerek. “Doz oldukça yüksek. Bu, bilincinizin uzun süre kapalı kalmasına neden olur. Yaşadığınız hafıza kaybı da bu yüzden.”

Ayşe’nin boğazı düğümlendi.

“Son yirmi dört saatten neredeyse hiçbir şey hatırlamıyorum,” dedi kısık bir sesle. “Bir ofis, bir tartışma, tuhaf tadı olan kahve… Sonra… karanlık.”

“Bu normal,” dedi doktor. “İlaç yüksek dozdaysa böyle olabilir. Zamanla hafızanız geri gelebilir. Ama bu süreç, bir gün de sürebilir, bir ay da.”

Doktor bir an durup doğrudan gözlerine baktı.

“Size zarar vermek isteyebilecek biri var mı? Düşmanlar, iş meseleleri, kişisel tehditler?”

Ayşe dudaklarını ısırdı. İş kadını olduğunu, önemli bir şirketi olduğunu biliyordu ama detaylar hâlâ flu idi.

“Bir şirketim var,” dedi. “Demir ve Ortakları… sanırım. Ama düşmanlar… bilmiyorum. Sanki sisin içinden bakıyorum.”

“Peki aile?” diye sordu doktor. “Eş, çocuk, bir annenizin yokluğunuzdan endişe etmesi gerekmez mi?”

Bu soru, Ayşe’nin içine beklenmedik bir boşluk düşürdü.

“Yok,” dedi kısa bir sessizlikten sonra. “Yalnız yaşıyorum. Beni hemen merak edecek kimse yok.”

Doktor başını salladı.

“Bu olay polise de bildirilmeli,” dedi. “Size ilaç verilmiş, çöpe bırakılmışsınız. Bu suç teşkil edebilir.”

“Belki ilaçları ben aldım, hatırlamıyorum,” diye itiraz etmeye çalıştı Ayşe. “Bilmiyorum.”

“Demir Hanım,” dedi doktor. “Kanınızdaki doz, kendi isteğiyle ilaç almış birinin alabileceğinin çok üzerinde. Ayrıca bulunduğunuz yer… Biri sizi bilerek oraya bırakmış gibi görünüyor.”

Ayşe sessiz kaldı.

Kendini yeni yeni toparlamaya başlarken, kapı aralandı. Üzerinde hâlâ belediye üniformasıyla Hasan içeri baktı.

“Rahatsız etmiyorum ya?” dedi.

Ayşe kaşlarını çattı. “Sen… burada ne yapıyorsun?”

“Vardiyam bitti,” dedi Hasan. “Nasıl olduğunuzu merak ettim. Doktorlara sorup odanızı öğrendim. Bir şeye ihtiyacınız var mı diye bakmak istedim.”

Nedenini anlamadığı bir utanç duygusu, Ayşe’nin üzerine çöktü. Dün geceki kabalığını hatırladı.

“Doktorlar ilaç verildiğimi söylüyor,” dedi istemsizce. “Biri beni uyuşturmuş ve çöpe bırakmış.”

Hasan ağırbaşlı bir ifadeyle başını salladı.

“Utanılacak şey sizin başınıza gelen,” dedi. “Sizin gibi bir kadın, o çöplüğe kendi isteğiyle gitmezdi.”

“Benim gibi bir kadın derken?” diye sordu Ayşe. Bu kez yargı değil, merak vardı sesinde.

“Eğitimli, varlıklı, belli ki iyi bir aileden gelen biri,” dedi Hasan. “Kıyafetinizden, konuşmanızdan belli. Ama en önemlisi… Dün o haldeyken bile ‘hanımefendi’ gibi davranıyordunuz.”

Ayşe, önceki küçümseyici sözlerini anımsayıp utandı. Bu adam, kendisini aşağılamış birine bile saygıyla hitap ediyordu.

“Bir şey soracağım,” dedi, nefeslenip. “Neden umursuyorsun? Dün sana nasıl davrandığımı gördün.”

Hasan hafifçe güldü. Yorgun ama samimi bir gülüştü.

“Altmış iki yıldır bu dünyadayım,” dedi. “İnsanların en iyi hâllerini de gördüm, en kötü hâllerini de. Biri başkalarına kötü davranıyorsa, çoğu zaman kendi içinde acı çekiyordur. Dün korkmuş ve şaşkındınız. Böyle tepki vermeniz normal. Bu, bizdeki sabrı haklı çıkarır.”

Ayşe’nin göğsünde bir yer, uzun zamandır hissetmediği bir sıcaklıkla doldu. Bir yabancı, onu anlamaya çalışıyor, yargılamak yerine sabır gösteriyordu.

“Şimdi ne yapacağımı bilmiyorum,” diye itiraf etti. “Nerede oturduğumu hatırlamıyorum. Telefonum kilitli. Kimliklerim yok. Sanki hiç var olmamışım gibi…”

“Şirketinizin adını hatırlıyorsunuz ama, değil mi?” diye sordu Hasan.

“Demir ve Ortakları… İş danışmanlığı gibi bir şeydi sanırım.”

“E o zaman oradan başlarız,” dedi Hasan sanki en doğal şeymiş gibi. “İstanbul’da bu isimde kaç şirket olabilir? Buluruz. Biz.”

“Biz mi?” diye sordu Ayşe. “Yani… sen ve ben?”

“Eğer bir çöpçünün arkadaşlığı sizi rahatsız etmeyecekse,” dedi Hasan hafif bir tebessümle.

Ayşe bir an sustu. Uzun zamandır kimse karşılık beklemeden yanında durmayı teklif etmemişti.

“Bunu benim için neden yapıyorsun?” dedi.

“Çünkü yapılması gereken bu,” dedi Hasan. “Bir de… herkes ikinci bir şansı hak eder.”

İkinci bir şans… Hayatta kaybolmamış gibi görünmek, ama gerçekte kaybolmuş olduğunu fark etmek… Ayşe, belki de en çok buna ihtiyaç duyuyordu.

“Tamam,” dedi sonunda. “Yardımını kabul ediyorum. Ama… karşılığını nasıl öderim, bilmiyorum.”

“Hiçbir şey ödemeniz gerekmiyor,” dedi Hasan. “Sadece yardım etmemize izin verin, yeter.”

Birlikte hastaneden çıktılar.

Kaybolan Hayatın Peşinde

Hasan, yıllardır sokak sokak dolaştığı İstanbul’u, sadece haritadan değil kalbinden de biliyordu. Demir adını taşıyan şirketleri araştırmak için önce şehrin iş merkezlerine gittiler.

Bağdat Caddesi üzerinde, cam cephesi parıldayan bir iş merkezinde, tabelalar arasında tanıdık bir yazı gördüler:

“Demir & Ortakları – İş Danışmanlığı”

“Bu olmalı,” dedi Ayşe. İsim zihninde bir yerlerde yankılandı.

Asansöre bindiler. Hasan, binanın şık koridorlarında biraz çekingen yürüyordu. Ayşe, onun kendisini rahatsız hissettiğini fark etti.

“Belki yukarı tek çıkmam daha iyi olur,” dedi. “İnsanlar sorun çıkarabilir. Sen girişte beklersen…”

Hasan başını salladı.

“Tamam hanımefendi,” dedi. “Aşağıda beklerim. İhtiyacınız olursa iner gelirsiniz.”

Ayşe, 14. kata çıktı. Resepsiyon masasının arkasında genç bir kadın telefonla meşguldü. Ayşe’yi görünce gözleri kocaman açıldı.

“Ayşe Hanım!” dedi şaşkınlıkla. “Neredeydiniz? Dün de bugün de gelmediniz, telefonunuz kapalıydı. Emre Bey çok sinirlendi…”

“Zeynep…” dedi Ayşe yavaşça. İsim, zihninin derinliklerinden çıkıp gelmişti. “Asistanım sensin, değil mi?”

“Evet hanımefendi,” dedi genç kadın. “Zeynep Kaya, asistanınız.”

Ayşe etrafa baktı. Ofis tanıdık geliyordu ama bir şeyler tuhaftı. Kapısında kendi adını göremedi.

“Benim odama ne oldu?” dedi. “Başkanlık katı? Masam nerede?”

Zeynep’in yüzü karıştı.

“Ayşe Hanım… Artık burada odanız yok,” dedi çekinerek. “Geçen hafta başkanlığı Emre Bey devraldı. Siz… şirketteki hisselerinizi ona sattığınızı söylemiştiniz. Evraklar imzalandı.”

Ayşe’nin başı dönüyormuş gibi hissetti. Zihnine, birkaç gün öncesine ait parçalar hücum etti: Gergin bir toplantı, önüne itilen kalın dosyalar, Emre’nin ısrarcı bakışları, tuhaf tadı olan kahve…

“Bunu hiç yapmadım,” dedi. “Ben hiçbir şeyi satmadım. Zeynep, o gün toplantıda ben… nasıldım?”

Zeynep, etrafına bakındı. Sanki duvarların bile kulakları varmış gibi davranıyordu.

“Yorgun görünüyordunuz,” dedi yavaşça. “Uykulu gibi… Kafanız biraz karışıktı. Kahve içmiştiniz… ‘Tatil yapacağım, dinleneceğim,’ dediniz. Sonra çıktınız.”

“İlaç verilmişim,” dedi Ayşe, sesi titreyerek. “Zeynep, beni uyuşturup şirketimi üstüne geçirmişler. Yardım etmeye hazır mısın?”

Zeynep, bir an tereddüt etti. Gözlerinde, bir annenin, bakmakla yükümlü olduğu küçük bir kızı olduğu, işe muhtaç olduğu gerçeği okunuyordu.

“Çok isterim,” dedi dürüstçe. “Ama işime ihtiyacım var. Eğer Emre Bey öğrenirse… Beni anında kovar.”

“En azından,” dedi Ayşe, “bana şirketin kuruluş belgelerinin, kontratların, satış evraklarının nerede olduğunu söyle. Onların kopyalarına ulaşmam lazım.”

“Emre Bey hepsini kendi ofisine aldı,” dedi Zeynep. “Şifreli dolaplara koydu. Kimse dokunamıyor.”

Tam o sırada asansör kapısı açıldı. Elli yaşlarında, takım elbiseli bir adam çıktı. Ayşe onu hemen tanıdı:

Emre Öztürk. Eski ortağı. Görünürde saygıdeğer, gerçekte güvenini sömüren adam.

“Ayşe!” dedi sahte bir şaşkınlıkla. “Tatilden döndün demek. Nasıldı?”

“Tatilden falan dönmedim,” dedi Ayşe. Gözleri öfkeyle parlıyordu. “Beni uyuşturup çöpe attın, Emre. Şirketimi çaldın.”

“Neden bahsediyorsun?” dedi Emre, sesini sakin tutmaya çalışarak. “Sen hisselerini bana satmayı kabul ettin. Belgelere imza attın. Tanıklar var.”

“İmzamı taklit ettin,” dedi Ayşe. “O gün ilaçlıydım. Ne imzaladığımı bilmiyordum. Kahvenin tadı bile tuhaftı.”

Emre’nin yüzü bir an için soldu ama hemen toparlandı.

“Ayşe, senin dinlenmen lazım. Bence fazla çalışmaktan zihnin yorgun düştü. Belki bir psikoloğa görünmelisin.”

“Şirketimi geri alacağım,” dedi Ayşe, sesini daha da alçaltıp. “Adımı kirlettin, paramı aldın, beni çöplüğe attın. Ama burada bitmedi.”

“Bol şans,” dedi Emre, ofisine yönelirken. “Ama artık bu benim şirketim.”

Ayşe, resepsiyonun ortasında kısa bir süre kaldı. Sonra derin bir nefes alarak asansöre yöneldi. Aşağıda Hasan’ın sabırla beklediği yer onu çağırıyordu.

Hasan, Ayşe’nin yüzündeki yorgunluğu görür görmez anladı.

“Nasıl geçti?” diye sordu.

“Emre beni soydu,” dedi Ayşe. “Şirketi üzerine geçirmiş. İmzamı taklit etmiş. Beni ilaçlayıp çöpe atmış.”

Hasan, ağır ağır başını salladı.

“Böyle şeylere şaşırmamayı öğrendim,” dedi. “Ama bu, onun yanına kâr kalacağı anlamına gelmez. Önce senin nerede yaşadığını bulalım. Sonra devam ederiz.”

Yıkıntıların Arasında

Trafik müdürlüğünden ehliyetinin ikinci nüshasını çıkarırken Ayşe, bir yandan imzasını atıyor, bir yandan “Ben kimim?” sorusunu düşünüyordu. Belgede yazan adres, ona ait ama bir o kadar da uzak gelen bir adres gibiydi.

Bahçeler Sokak, No: 7, Daire: 82.

Hasan’la birlikte, İstanbul’un seçkin semtlerinden birine gittiler. Kapıda, orta yaşlı kapıcı Ahmet, Ayşe’yi görünce sevinçle ayağa fırladı.

“Ayşe Hanım!” dedi. “İyi misiniz? Dün eve dönmediğinizi görünce çok endişelendik.”

“Ama ben… dönüşümü hatırlamıyorum bile,” dedi Ayşe. “Bazı şeyler oldu Ahmet. Bu da Hasan. Bana yardımcı oluyor.”

Ahmet, Hasan’a biraz şaşkın baktı ama saygılı davrandı. Kapıyı açtı. Asansöre bindiler.

Ayşe, kendi evine yabancı gibi giriyordu. Daire, şık ve zevkliydi; tasarım mobilyalar, pahalı tablolar, uyumlu renkler… Ama hepsinde garip bir “gösteri evi” hissi vardı. Sanki birinin yaşadığı değil, satış için hazırlanmış bir ev gibiydi.

“Güzel ev,” dedi Hasan. “Hanımefendinin zevki yerinde.”

Ayşe, doğrudan küçük ev-ofis bölümüne geçti. Çekmeceleri açtı, dosya dolaplarına baktı.

Boş.

Şirket belgeleri, banka ekstreleri, tapular, sözleşmeler… Yoktu. Bazı çekmeceler dağılmış, kağıtlar gelişigüzel dağıtılmıştı. Belli ki aceleyle karıştırılmışlardı.

“Biri burada bulunmuş,” dedi Hasan. “İhtiyaç duyduğu ne varsa almış.”

“Yedek anahtar sadece Emre’de vardı,” dedi Ayşe. “Temizlikçi kadında da bir tane var ama o yıllardır değişmedi. Emre’ye geçen yıl bir anahtar vermiştim. Seyahate çıkınca evden bazı belgeleri alması gerekiyordu.”

“Demek buraya girip izleri silmiş,” dedi Hasan. “Şirketin sizde olduğunu ispatlayacak ne varsa götürmüş.”

Ayşe, ofis koltuğuna çöküp başını ellerinin arasına aldı.

“Her şeyi kaybettim,” dedi. “O her şeyi planlamış. Hiç belgem yokken şirketin bana ait olduğunu nasıl kanıtlarım?”

“Resmî kayıtları silemez,” dedi Hasan. “Ticaret odasında, noterde, muhasebecide, bankalarda her şeyin kopyaları olmalı. Ayrıca internet bankacılığıyla hesap hareketlerini görebiliriz.”

Ayşe, bilgisayarını açtı. Şifrelerini girmeye çalıştı ama hepsi değiştirilmişti.

“Hiçbir hesaba giremiyorum,” dedi umutsuzlukla.

“O zaman yarın bankaya bizzat gidelim,” dedi Hasan. “Kimliğinizi çıkardık, ehliyetiniz var. Sizin hesabınızsa, erişimi geri verirler.”

Ayşe, Hasan’a baktı. Sıradan bir belediye işçisi, yıllardır “çöpçü” dediği kişi, şimdi ona sistemin nasıl çalıştığını tek tek açıklıyordu.

“Hasan, sen… ilkokuldan sonra okumadın değil mi?” diye sordu, çekinerek.

Hasan gülümsedi.

“Öyle görünüyor, değil mi?” dedi. “Aslında bir üniversitenin muhasebe bölümünden mezunum. Çöpçü olmadan önce on iki yıl bir muhasebe ofisinde çalıştım.”

Ayşe’nin ağzı açık kaldı.

“Peki neden…?”

“Patronumu vergi kaçırma ve kara para aklamadan dolayı ihbar ettim,” dedi Hasan, sanki havadan sudan bir şey anlatır gibi. “İşten atıldım, piyasada kara listeye alındım. Elli yaşında, geçindirmem gereken aile varken, kimse beni muhasebeci olarak işe almak istemedi. Belediyenin temizlik kadrosuna girdim. O gün bugündür… Çöp topluyorum.”

Ayşe’nin yüzüne utanma geldi. Dün geceki küçümsemesinin ağırlığı çöktü omuzlarına.

“Seni çok yanlış yargılamışım,” dedi.

“Alıştım,” dedi Hasan. “Her gün biri dış görünüşüne göre karar veriyor. Fark şu ki… Sen hatanı yerinde kabul ediyorsun. Bu, herkeste olmayan bir erdem.”

“Hasan,” dedi Ayşe, “şirketin muhasebe kayıtlarına ulaşırsak, onları inceleyip Emre’nin adayacağı hataları, dolandırıcılık izlerini tespit edebilir misin?”

“Elimden geleni yaparım,” dedi Hasan. “Ama bana bilanço, ekstre, sözleşme ne varsa getirmen gerekir.”

“Zeynep yardım edebilir,” dedi Ayşe. “Bana belgeleri ulaştırmayı teklif etti.”

Zeynep’i aradı. Genç kadın, sesini alçaltarak konuştu.

“Size yardımcı olmak istiyorum, Ayşe Hanım,” dedi. “Ama Emre, sizinle konuşmamızı yasakladı. Dikkatli olmak zorundayız. Yarın öğle arasında, şirket yakınındaki küçük bir kafede buluşalım. Bazı belgelerin fotoğraflarını çektim.”

Ayşe telefonu kapattı. Hasan, büyük bir sabırla onu dinliyor, her adımı planlıyordu.

“Hasan,” dedi Ayşe, “benim için bu kadar şey yapmana inanamıyorum. Sana nasıl teşekkür edeceğimi bilmiyorum.”

“Teşekkür etme,” dedi Hasan. “Yarın için hazırlanalım. Uzun bir gün olacak.”

“Gitme,” dedi Ayşe ani bir dürtüyle. “Bu gece yalnız kalmak istemiyorum. Emre nerede olduğumu biliyor.”

“Burada kalmamı istiyorsunuz?” dedi Hasan şaşkınlıkla.

“Misafir odasında,” dedi. “Sadece evde güvendiğim birinin olduğunu bilmek istiyorum. Bu beni rahatlatır.”

“Emin misiniz?” dedi Hasan. “Bir çöpçünün bu evde kalması, sizin için garip olmaz mı?”

“Kendine çöpçü deme artık,” dedi Ayşe. “Sen bir muhasebecisin. Beni hayata döndüren, bana doğruyu gösteren, düzgün bir adamsın. Burada olman benim için şeref.”

Hasan, bu sözler karşısında sadece gülümsedi. “Peki,” dedi. “Bu gece burada kalırım. Ama geçici bir durum.”

O gece, sade bir yemek yaptılar. Yıllardır boş tabaklara bakan masada, iki kişi ilk kez huzurla oturdu. Ayşe kendini ilk kez yalnız hissetmiyordu. Kavanozda birikmiş yılların yorgunluğunu, sofradaki çay buharı dağıtıyordu.

Karşı Saldırı

Ertesi sabah, bankaya gittiler. Uzun tartışmalar, kimlik kontrolü, güvenlik sorularından sonra Ayşe, kişisel hesaplarının özetlerine ulaşabildi.

Hasan, rakamlara bakarken kaşlarını çattı.

“Şuraya bakın,” dedi. “Bir hafta önce 200 bin lira, şirket işlerini yürütmek için verdiğiniz vekâletname kullanılarak kişisel hesabınızdan çekilmiş.”

“Bunu Emre yapmış,” dedi Ayşe. “Vekâlet şirketsel işler içindi. Paramı çalamaz.”

“Bu zimmete para geçirme,” dedi Hasan. “Belgeniz var. Polise gittiğimizde bu çok önemli olacak.”

Zeynep’le buluştukları kafede, genç kadın titreyen ellerle bir klasör uzattı.

“Son altı ayın mali tablolarını alabildim,” dedi. “Ama çok riskli. Lütfen ismimi hemen ortaya atmayın.”

Hasan klasörü aldı. Eski muhasebeci gözüyle her satırı, her kalemi inceledi.

.

“Şu gider kalemine bakın,” dedi. “Şişirilmiş. Şirket zarar gösterilmiş. Gelirler düşük gösterilmiş. Bunlar kasıtlı oynama izleri. Şirketin değerini kâğıt üstünde düşürüp, Ayşe Hanım’ın payını ucuza alma planı.”

“Ama neden?” dedi Ayşe.

“Çünkü sizin hissenizi değerinin çok altında almak istiyor,” dedi Zeynep. “Satış sözleşmesinde yazan fiyat, gerçek değerin yanında komik.”

“Satış sözleşmesinin fotoğrafı var mı?” diye sordu Hasan.

Zeynep, telefonundan birkaç fotoğraf gösterdi. Hasan dikkatle baktı.

“İmzanız… diğer belgelerdekinin aynısı değil,” dedi. “Bir yazı uzmanı rahatlıkla fark eder. Tarih de tuhaf. Kağıdın cinsi, üzerinde yazan tarihten daha yeni bir baskıyı gösteriyor.”

“Demek sahte,” dedi Ayşe.

Zeynep bir an duraksadı.

“Bir şey daha var,” dedi. “O toplantıyı telefonla kaydetmiştim. Kendimi korumak için, önemli toplantıları kaydetme alışkanlığı geliştirdim.”

Ayşe ve Hasan birbirlerine baktılar. Bu, ellerine altın bir anahtar uzatılması gibiydi.

“Kaydı dinleyebilir miyiz?” dedi Hasan.

Zeynep ses kaydını açtı. Telefonda, Ayşe’nin yorgun sesi duyuldu:

“Başım dönüyor Emre, iyi hissetmiyorum…”

Emre’nin sesi ise baskıcıydı:

“Şu imzayı at, sonra dinlenirsin. Zaten kararını verdin…”

Ayşe’nin itiraz etmeye çalıştığı, Emre’nin bastırdığı anlar net net duyuluyordu.

“Bu kayıt, baskıyı ispatlar,” dedi Hasan. “Doktor raporu, kan tahlili, imza incelemesi, banka hareketleri… Hepsini bir araya getirirsek Emre’nin işlemi çökertilir.”

Zeynep, işini kaybetme korkusuyla bocalıyordu.

“Size bu kayıtları veririm,” dedi sonunda. “Ama lütfen… beni koruyacağınıza dair söz verin.”

“Size iş teklif edeceğim,” dedi Ayşe. “Bu işten sağ çıktığımızda, daha iyi şartlarla çalışacaksınız. Başaramazsak, bizzat referans olurum. Yalnız kalmayacaksınız.”

Zeynep, gözlerinde minnetle gülümsedi. Kaydı Ayşe’nin telefonuna gönderdi.

Hasan’ın tanıdığı bir avukat olan Dr. Burak Hakan Arslan, ilk başta dosyaya şüpheyle baktı. Ama her belgeyi görünce ilgisi arttı.

“Bu ciddi bir dolandırıcılık vakası,” dedi. “İhtiyati tedbir talebinde bulunacağız. Şirket varlıklarına el koydurup Emre’nin hesapları boşaltmasını engelleyeceğiz. İmza incelemesi, ses kaydı, tıbbi rapor, hepsi bir dosyada birleşirse, sadece satışın iptali değil, ceza davası da açılabilir.”

Ayşe, “Ne kadar sürer?” diye sordu.

“Zaman alır,” dedi avukat. “Ama adım adım gideceğiz. Siz sadece sabırlı olun.”

Emre boş durmadı. Ayşe’nin baygın halde bulunmasını, “psikolojik dengesizlik” iddiasıyla kullanmaya kalktı. “Stres, tükenmişlik, ilaç bağımlılığı” gibi söylentiler, iş çevrelerinde dolaştırıldı. Ama Ayşe, psikiyatrik değerlendirmeden sapasağlam çıktı. Rapor, zihinsel olarak tamamen sağlıklı olduğunu, sadece sakinleştiriciye maruz kaldığını doğruladı.

Bu, Emre’nin planlarından birini daha çöpe attı.

Dönüştüren Dostluk, Dönüştüren Aşk

Bütün bu süreç boyunca Hasan, Ayşe’nin yanından hiç ayrılmadı. Bankalara, ticaret odasına, noterliğe, avukat randevularına birlikte gittiler.

Bir akşam Ayşe, oturma odasında otururken, Hasan’a dönüp sordu:

“Hasan, sana kişisel bir soru soracağım. Bana kızma.”

“Sor bakalım.”

“Beni ilk bulduğunda… Benden nefret ettin mi? Yani kibirli, aşağılayıcı konuşmamdan ötürü?”

Hasan, gözlerinin kenarındaki çizgileri belirginleştiren bir gülümsemeyle başını salladı.

“Hayır,” dedi. “Üzüldüm. Çünkü içten içe ne kadar acı çektiğin belliydi. İyi giyinmiş, zengin bir kadın, çöplerin arasında kendini kaybetmişse, para bazı şeyleri düzeltememiş demektir.”

Ayşe, dudaklarını ısırdı.

“Bir de…” dedi Hasan, tereddüt ederek. “Şunu da dürüst olayım: Son zamanlarda… sana karşı arkadaşlığın ötesinde duygular hissetmeye başladım.”

Ayşe, kalbinin hızlandığını hissetti. Sert iş dünyasında, çıkar ilişkileriyle dolu toplantılarda, kimse ona böyle yalın, çıplak bir dürüstlükle yaklaşmamıştı.

“Ben de… sana karşı bir şeyler hissediyorum,” dedi alçak bir sesle. “Bu da beni korkutuyor. Çünkü alışık olduğum hiçbir şeye benzemiyor.”

“Neden korkutuyor?” diye sordu Hasan.

“Çünkü bu, paraya, statüye, güce dayanmıyor. Saf. Koşulsuz. Daha önce hiç tanımadığım bir duygu. Eğer seni kaybedersem ne yaparım, bilmiyorum.”

Hasan, elini uzattı. Ayşe’nin ellerini kendi nasırlı ellerinin arasına aldı.

“Ben de seni kaybetmekten korkarım,” dedi. “Ama şunu bil: Gerçekten sevdiğimiz insanları kaybetmeyiz. Onlar içimizde yaşamaya devam eder. Meryem’i kaybettim, ama bugüne kadar her gün yanımda hissettim. Şimdi sen varsın. Bu, kalbimin genişlediği anlamına geliyor.”

Ayşe’nin gözlerinden iki damla yaş süzüldü.

“Hasan,” dedi, “seni seviyorum.”

“Ben de seni seviyorum, Ayşe,” dedi Hasan.

İlk öpüşmeleri, büyük film sahneleri gibi değildi; tantanasız, sakin, derin bir kabulleniş gibiydi. O anda Ayşe, bir şirketten, bir servetten daha değerli bir şey bulduğunu anladı.

Bir yoldaş.

Hesaplaşma

Sonunda duruşma günü geldi. Emre, pahalı takım elbisesi, seçkin avukatlarıyla salona girdi. Ayşe, yanında Hasan ve avukatıyla, artık korkmuş bir kurban gibi değil, hakkını arayan bir insan gibi duruyordu.

Dr. Burak, el yazısı uzmanının raporunu sundu: Satış belgesindeki imzanın Ayşe’ye ait olmadığı bilimsel olarak kanıtlanmıştı.

Sonra Zeynep’in ses kaydını dinletti. Emre’nin baskıcı tavrı, Ayşe’nin kendini kötü hissettiğini dile getirmesi, Emre’nin umursamazlığı, hepsi herkesin önünde yankılandı.

Hastanenin tıbbi raporu, benzodiazepin zehirlenmesini doğruluyordu. Banka ekstreleri, Emre’nin yetkisini aşan şekilde para çektiğini gösteriyordu. Yeni muhasebeciyle yapılan sözleşme, verilerin “revizyonu” için ödeme yapıldığını ispatlıyordu.

Dr. Burak, Emre’nin avukatına dönüp soğukkanlı bir sesle konuştu:

“Müvekkilinizin iki seçeneği var. Bir: Şirketin tamamını, haksız çekilen paraları, Ayşe Hanım’ın uğradığı zarar için manevi tazminatı hemen iade eder. Ceza davası açmayız. İki: Dolandırıcılık, belgede sahtecilik, zimmete para geçirme suçlamalarıyla ceza mahkemesinde yargılanır.”

Emre’nin avukatı ara istedi. On beş dakika sonra geri döndüklerinde, ses tonları değişmişti.

“Müvekkilim, uzlaşmayı kabul ediyor,” dedi. “Şirketin tüm hisselerini geri devretmeyi, çekilen paraları iade etmeyi ve müşteriniz lehine tazminat ödemeyi kabul ediyor. Yalnız, ceza davası açılmamasını şart koşuyor.”

Ayşe, Hasan ve avukatları, uzun sürecin sonunda, en azından bu kadarını kabul etmenin doğru olduğuna karar verdiler. Emre, bir gün mutlaka kendi vicdanında yargılanacaktı. Hukuk önünde alacaklarını almak, şimdilik yeterliydi.

Yeni Bir Şirket, Yeni Bir Aile

Ayşe, şirketini geri aldığında, önce yönetim katına çıktı. Yıllarca “başarı” adı altında insanları ezen kurum kültürünü, kökünden değiştirmeye karar vermişti.

Hasan’ı Finans Direktörü yaptı.

“Sen,” dedi, “artık benim muhasebecim değilsin. Ben senin dürüstlüğünün muhasebecisiyim. Bana yanlışları göstereceksin, ben düzelteceğim.”

Mehmet’i, operasyonlardan sorumlu birim amiri olarak işe aldı. “İnsan yönetmeyi, sokakta öğrendin,” dedi. “Senin kadar saha bilen yok. Çalışanların hakkını da, şirketin ihtiyaçlarını da aynı anda gözetebilirsin.”

Zeynep, yeni yönetici asistanı oldu, üstelik çok daha iyi maaş ve yetkiyle. Emre’nin muhasebecisi ve hukukçusuyla bütün ilişkiyi kopardılar. Yerine, etik konusunda hassas profesyonellerle çalıştılar.

Şirket, sadece kâr odaklı biri değil, aynı zamanda sosyal sorumluluğu olan bir organizasyona dönüştü. Kar paylaşım sistemleri, çalışanlara ek sağlık sigortası, personelin çocukları için eğitim bursu, 50 yaş üstü bireyler için istihdam programları…

Hasan, eski mesleğine dönmüş gibiydi ama bu kez kendi vicdanına karşı değil, vicdanıyla uyumlu çalışıyordu. Mehmet, insanlarla kurduğu sıcak ilişkiyi daha büyük bir alana yaydı. Zeynep, beklenmedik liderlik potansiyeli sergiledi.

Ayşe, bir akşam Hasan’la mutfakta bulaşıkları yıkarken düşündüğünü sesli dile getirdi:

“Ben,” dedi, “bunca yıl bir şirket kurmak, para kazanmak, pahalı şeyler almak için didindim. Mutluluğun, banka hesabının son kuruşuyla ölçüldüğünü sandım. Oysa… en mutlu anım, evimde sen ve Mehmet’le yemek yediğimiz, birlikte güldüğümüz o geceydi.”

“Çünkü,” dedi Hasan, “ilk kez yalnız değildiniz.”

Ayşe, gözlerinde o tanıdık parıltıyla ona baktı.

“Hasan,” dedi bir gün, şirketin terasında şehre bakarken, “Benimle evlenir misin?”

Hasan şaşırdı, sonra gülümsedi.

“Ben sana soracaktım,” dedi. Cebinden küçük, sade ama zarif bir yüzük çıkardı. “Buyurun, resmiyete dökelim o zaman.”

Sade bir nikâh yaptılar. Düğün, lüks otellerde değil; Hasan’ın mahallesindeki mütevazı bir topluluk salonunda oldu. Şirket çalışanları, eski komşular, Mehmet’in ailesi, Zeynep’in annesi, hatta doktor Burak bile oradaydı.

Ayşe, törende yaptığı kısa konuşmada şunları söyledi:

“Bir zamanlar çöp torbalarının arasında uyanmıştım. O zaman her şeyimi kaybettiğimi sanıyordum. Oysa bugün biliyorum ki, o gece aslında hayatımın en değerli şeyini buldum: Beni ben olduğum için seven bir adamı… ve sonra onunla birlikte kurduğum bir aileyi.”

Kerem ve İkinci Şanslar

Yıllar böyle geçti. Şirket büyüdü, sosyal sorumluluk projeleri çoğaldı. Bu süreçte, Ayşe ve Hasan, yeni bir adım atmaya karar verdiler: Evlat edinmek.

Sosyal hizmetler aracılığıyla, on iki yaşında Kerem adında bir çocukla tanıştılar. Birkaç kez koruyucu aile değiştirmiş, her seferinde “zor çocuk” damgası vurulmuştu.

Kerem, ilk buluşmada kollarını göğsünde kavuşturdu, bakışlarını yere dikti.

“Beni neden istiyorsunuz?” dedi. “Beni tanımıyorsunuz bile.”

“Bir aile kurmak istiyoruz,” dedi Hasan. “Ve senin de bir aileye ihtiyacın olduğunu düşünüyoruz.”

“Ya sizi üzersem? Ya diğer aileler gibi beni geri vermek isterseniz?”

Ayşe’nin gözleri doldu.

“Aile,” dedi, “çocuğunu geri vermez. Kavga da etsek, tartışsak da, hata da yapsak… biz senin yanında kalacağız. Bu, imza attığımız evraklardan daha önemli bir söz.”

Zor başladı. Kerem sınırları zorladı, eve geç geldi, dersleri aksattı, bazen öfkeyle kapıları çarptı. Ayşe zaman zaman umutsuzluğa kapıldı.

“Hasan,” dedi bir gece, “ya başaramazsak? Ya seninle ilişkimiz de bundan zarar görürse?”

“Sen,” dedi Hasan, “beni çöplüğün kenarında bulduğun halde vazgeçtin mi?”

“Hayır.”

“Ben de Kerem’den vazgeçmeyeceğim. O sadece, ‘Bu insanlar gerçekten kalacak mı?’ diye deniyor bizi. Biz kalacağız.”

Bir gün Kerem ağır bir gribe yakalandı. Ateşler içinde yattı. Ayşe gece boyunca başucunda bekledi, Hasan sabaha kadar nöbet tuttu. Kerem sabah uyandığında, ilk kez “Anne” dedi.

O günden sonra, her şey değişti.

Kerem, zamanla güvensiz çocuktan, başkalarına yardım etmek isteyen bir gence dönüştü. Ayşe ve Hasan’ın hikâyesini kaleme aldı. “Çöpten Aşka – İkinci Şans Hikâyesi” adını verdiği kitap, beklentilerin ötesinde ilgi gördü.

Kitap, hayatında bir yerlerde kaybolmuş, ihanete uğramış, umudunu yitirmiş binlerce insana ilham verdi. İnsanlar, Ayşe ve Hasan’la tanışmaya, onlardan “yeniden başlama” hikâyelerini dinlemeye geldiler.

Ayşe ve Hasan, sonunda “İkinci Şans Enstitüsü” adında, iş dolandırıcılığına uğramış, hayatı dağılan insanlara destek sağlayan bir merkez kurdular. Avukatlar, muhasebeciler, psikologlar, sosyal çalışmacılarla birlikte, başkalarının hayatını yeniden inşa etmesine yardım ettiler.

Kerem, psikoloji okudu, yüksek lisans yaptı. Kendi yaşadığı dönüşüm, bilimsel çalışmalarına yön verdi. Enstitüyü ülkede büyüten, başka şehirlere taşıyan kişi oldu.

Yıllar sonra, bir yaz akşamı, Ayşe, Hasan ve Kerem, mütevazı evlerinin balkonunda oturuyorlardı. Güneş batmış, sokak lambaları yanmıştı. Mahallede çocuklar yatma saatine hazırlanıyor, komşular akşam çayını içiyordu.

“Hasan,” dedi Ayşe, “seni çöpte gördüğüm o ilk günü hatırlıyor musun?”

Hasan güldü.

“Sen beni değil, ben seni çöpte buldum,” dedi. “Sarı elbiseyle, kibirli bakışlarınla…”

“İyi ki bulmuşsun,” dedi Ayşe. “Yoksa bugün burada olmazdık.”

“Ben de,” dedi Hasan, “işimi kaybetmemiş, muhasebeci olarak düz maaşla çalışmaya devam ediyor olsaydım… belki dürüstlüğümden pişman olacaktım. Şimdi, iyi ki ihbar etmişim diyorum. Yoksa seni tanıyamazdım.”

Kerem, ikisini de dinleyip gülümsedi.

“Sizin hikâyeniz,” dedi, “bir insana yapılan bir kötülüğün bile, doğru insanlarla karşılaşırsa nasıl bir iyiliğe dönüşebileceğinin kanıtı.”

Ayşe, oğlunun yüzüne baktı.

“Sen de bizim hikâyemizin en güzel yerisin,” dedi. “Kan bağımız yok belki ama kalp bağımız var.”

Kerem başını salladı.

“Ailenin kanla değil, kalple kurulduğunu, sizden öğrendim,” dedi. “Ve bir gün, yardım ettiğimiz insanların çocukları da, tıpkı benim gibi, ‘İyi ki o gece birileri vazgeçmemiş,’ diyecek.”

Ayşe, Hasan ve Kerem, bir süre konuşmadan oturdular. Gökyüzündeki yıldızlara, uzaktaki şehrin ışıklarına, içlerindeki huzura baktılar.

Bir zamanlar çöp torbalarının arasında baygın yatan bir kadının, şimdi yüzlerce insana umut olan bir hikâyenin merkezinde olduğunu kim tahmin edebilirdi?

Bazen en büyük başlangıçlar, en dipte bulunduğun anlarda başlarmış.

Tıpkı o soğuk Haziran gecesi, iki çöp toplayıcısının, bir kadını çöplerin arasından kaldırmayı seçtiği an gibi.