Dert Kutusundan Mahkemeye 707 Efsanesinin Vicdan İçin Kanunu Çiğneyişi

.
.

.

Dert Kutusundan Mahkemeye: 707’nin Vicdanı

Rüzgâr, Hakkâri dağlarının eteklerinden kopup gelmişti. Sanki sadece soğuğu değil, yılların suskunluğunu da taşıyordu. Kara Kuvvetleri 23. Sınır Komutanlığı’nın nöbetçi kulübesi, bu rüzgârın önünde titreyen küçük bir beton kutudan ibaretti. İçeride duran soba yanıyor olsa bile, havanın donukluğu kemiklere işliyordu.

Uzman Çavuş Yasin Gürbüz, kaskını çenesine gevşekçe asmış, bot bağcıklarını bile bağlamaya zahmet etmemişti. Nöbet tutmuyor, vakit öldürüyordu. O sırada kulübenin önünde duran siyah sedanın kapısı açıldı.

Arabadan inen kadın, bu coğrafyaya ait değilmiş gibi duruyordu.

Ne abartılı bir makyajı vardı ne de dikkat çekmeye çalışan bir hali. Saçları sıkıca toplanmıştı. Üzerinde haki renkli, askeri parka benzeri bir pilot ceket ve kot pantolon vardı. Ama asıl dikkat çeken, yüzü değil, gözleriydi.

Simsiyah.

Derin, ölçen, tartan, hüküm veren gözler.

Uzman Çavuş Yasin, kadını baştan aşağı süzdü. Alaycı bir sırıtışla konuştu:

“Hey hanımefendi… Burasını Diyarbakır arka sokak kahvesi mi sandın?”

Kadın yüzünü bile ekşitmedi.

“Kimlik tespiti yapacağım,” dedi sakin bir sesle.

Yasin kahkaha attı.

“Ne o? Sen de kimsin? Askeriyede mi çalışıyorsun?”

“Ziyaret saatini sordum,” dedi kadın.
“Er Emir Demir için görüşme talep ediyorum.”

Yasin’in yüzündeki alay, yerini küçümsemeye bıraktı.

“Emir Demir mi?” dedi.
“O işe yaramaz herif benim kardeşim oluyor.”

O an…

Kadının gözlerinde bir şey değişti.

Bu bir öfke değildi. Bu bir patlama da değildi. Bu, bir karar anıydı.

“Elini çek,” dedi kadın.

“Ne?”

“Omzumdan elini çek.”

Yasin, bir sivilin —üstelik bir kadının— kendisine bu tonda konuşmasını sindiremedi. Bir adım daha yaklaştı. Sırıttı.

“Şöyle bakınca işe yarar görünüyorsun. Emir’in abla konusunda şansı varmış. Bu akşam Hakkâri merkezde bir şeyler içelim mi? Kardeşinin askerliği kolaylaşır.”

Hava bir anda ağırlaştı.

Kadının vücudu, yıllarca eğitildiği reflekslerle savaş durumuna geçti. Ama kendini tuttu. Burası bir askeri birlikti. Kardeşi buradaydı.

“Son uyarım,” dedi.
“Çekil.”

Yasin’in sabrı bitti.

Elini kaldırdı.

Tokat sesi, dağlarda yankılandı.

Kadının başı sola döndü. Yanak kızardı. Nöbetçi er Caner nefes almayı unuttu.

Bir sivil…
Bir kadın…
Nöbetçi kulübesinin önünde…

Ayça Demir başını yavaşça geri çevirdi.

Ağlamıyordu. Bağırmıyordu.

Sadece bakıyordu.

Ve o bakış, Yasin’in içine işledi.

“Uzman Çavuş Yasin Gürbüz,” dedi kadın, onun ismini etiketinden okuyarak.
“Bu elinle bana vurduğunu unutma.”

Bu bir tehdit değildi.

Bir kayıt alımıydı.

Telefonunu çıkardı. Numara çevirdi.

“Ben Ayça Demir,” dedi.
“Hakkâri Sınır Komutanlığı nöbetçi kulübesi önü. Görev başındaki bir asker, sivile cinsel tacizde bulundu ve fiziksel şiddet uyguladı.”

Yasin’in yüzü bembeyaz oldu.

“Bordo Bereliler falan deme,” diye devam etti Ayça.
“Sadece rapor et.”

Telefon kapandı.

Ve o an…
Birlikte bir şey koptu.

Siren sesi yükseldi. Komutan aracı, kulübeye frenle yanaştı.

Araçtan inen yarbay, Ayça’nın yüzündeki kızarıklığı gördüğü anda asker selamı verdi.

“Emekli Binbaşı Ayça Demir…” dedi titrek bir sesle.

O an Yasin Gürbüz’ün dünyası yıkıldı.

Ruh Hayaleti.

Efsane.

Ama Ayça, selamı almadı.

“Siz tabur komutanı Yarbay Fırat Alptekin misiniz?” diye sordu.

“Evet…”

“Personeliniz, görev başında bir sivile taciz ve şiddet uyguladı.”

Bu bir rapordu.

Dakikalar içinde Yasin Gürbüz askeri polislerce alındı.

Ama Ayça için bu daha başlangıçtı.

“Er Emir Demir nerede?” diye sordu.

Yarbay gözlerini kaçırdı.

“Revirde.”

O kelime…
Revir…

Ayça’nın içi buz kesti.

Gerçek, tabur komutanının odasında döküldü.

Emir Demir, iki aydır sistematik zorbalığa uğruyordu. Dert kutusuna yazılan onlarca mektup, kimse tarafından açılmamıştı. O gün silah bakım saatinde aşağılanmış, üniforması çıkarılmış, ardından kazan dairesinde kendini asmaya çalışmıştı.

Ayça, revirde kardeşini gördüğünde, gözlerindeki boşlukla yıkıldı.

“Niye geldin abla?” diye fısıldadı Emir.
“Seni de öldürürler…”

Ayça, kardeşinin elini tuttu.

“Hayır,” dedi.
“Artık kimse sana dokunamaz.”

Ama cehennem henüz bitmemişti.

Serkan Özer…

Yasin’in sağ kolu…

Silah çalıp firar etmişti.

Hedefi belliydi.

Revir.

Ayça, silah deposuna yürüdü.

G3, gece görüş, şarjör…

Ruh geri dönmüştü.

Serkan, revire girdiğinde tetiği çekmek üzereydi.

Ayça, karanlıktan ateş etti.

Tek bir atış.

Serkan’ın silah tutan parmakları yoktu.

Ayça silahı indirdi.

“Yaşıyorsan, kardeşim sayesinde,” dedi.

Mahkeme süreci başladı.

Ayça, anlaşmayı reddetti.

“Vicdanımı satmam,” dedi.

Mahkemede, suçu açıkça itiraf etti.

“Kardeşimi korumak için ateş ettim.”

General Doğan Sönmez tanık kürsüsüne çıktı.

“O gece sistem çökmüştü,” dedi.
“Ayça Demir, çöken sistemin altında ezilmek yerine, bir hayat kurtardı.”

Karar açıklandı.

Yasin Gürbüz: 12 yıl.
Serkan Özer: 20 yıl.

Ayça Demir:
2 yıl 6 ay hapis…
Ertelendi.

Adalet kazanmıştı.

Ama sessizlik değil.

Altı ay sonra, Ankara’da iki kardeş, babalarının mezarı başında duruyordu.

“Zayıf olmak suç değil,” dedi Ayça.
“Susmak suçtur.”

Ve 707 efsanesi, bir kez daha şunu hatırlattı:

Gerçek güç, tetiği çekmekte değil…
Gerçeği söylemekteydi.