Dul iş adamı hamile hizmetçiyi gün boyunca takip etti… ve onu ağlatan bir sır keşfetti!
.
.
.
Eve Ateş Etmeye Hazır Bir Şekilde Geldi… Sonra Kendisi İçin Hazırlanmış İki Tabak Gördü
Kırık Hayallerden Doğan Bir Aile
Gökhan Soylu, Bursa’nın en köklü ailelerinden birinin varisi, genç yaşında dul kalmış bir iş adamıydı. Hayatının en büyük acısını, sevgili eşi Leyla’yı kaybettiği gün yaşamıştı. O günden beri kalbinde bir boşluk, evinde ise sessiz bir yalnızlık hüküm sürüyordu. Yıllar içinde işine gömülmüş, çevresindekilere karşı mesafeli ve soğuk biri olmuştu. Malikanesinin devasa duvarları, dışarıdan bakıldığında bir zenginlik ve ihtişam simgesi olsa da, Gökhan için bir hapishaneden farksızdı.
Bir akşam, güneşin son ışıkları Bursa’nın Arnavut kaldırımlı sokaklarına vururken, Gökhan malikanesinin demir kapısının ardındaki gölgelere sığınmıştı. Gözleri, telaşla evden çıkan ve sürekli arkasına bakarak yürüyen genç hizmetçisi Beren’in üzerindeydi. Beren, son haftalarda her gün daha erken çıkıyor, ertesi gün ise bitkin ve yorgun bir halde işe geliyordu. Gökhan’ın dikkatini çeken ilk şey, genç kadının omuzlarına çöken korkunun ağırlığıydı. Bir şeylerden kaçıyor gibiydi; çantasını göğsüne bastırıyor, adımlarını hızlandırıyordu.
Gökhan, gölgelerin arasından sıyrılıp kararlı adımlarla ona doğru yürüdü. Artık gerçeği öğrenmek zorundaydı. Bu belirsizlik, yüreğindeki eski yaraları deşiyordu. Beren sadece birkaç adım kala durdu, irkilerek arkasını döndü. Gözleri Gökhan’ınkilerle buluştuğunda ciğerlerindeki tüm hava bir anda çekilmiş gibi hissetti. İçgüdüsel olarak bir adım geriledi, çantasını daha sıkı kavradı.
“Sizin evde olduğunuzu bilmiyordum,” dedi titrek bir sesle.
Gökhan, ellerini pantolonunun ceplerine yerleştirip delici bakışlarını genç kadının üzerine dikti. Yol boyunca kafasında bu konuşmayı onlarca kez prova etmişti. Ancak şimdi onun o ürkek ve çaresiz halini görünce zihnindeki kelimeler uçup gitmişti. Derin bir nefes aldı, başını yana eğdi.
“Nereye gidiyorsun Beren?” diye sordu, sesi beklediğinden daha yumuşak çıkmıştı.
Beren zaman kazanmaya çalışırcasına gözlerini kırpıştırdı, bakışlarını kaçırarak, “Bir işim var efendim. Önemli değil. Sadece ufak bir mesele,” diye geveledi.
Gökhan ona doğru bir adım daha attı. Aralarındaki mesafe daraldıkça gerilim artıyordu.
“Her gün buradan daha erken çıkıyorsun ve ertesi gün yorgun gözlerle geliyorsun. Ne oluyor?”
Beren başını öne eğdi, bakışlarını kaldırım taşlarına sabitledi. “Kendi meselelerim var Gökhan Bey. Kişisel konular, lütfen.”
Gökhan boğazındaki hayal kırıklığını yutkundu. “Gördüm Beren,” dedi aniden.
Beren başını hızla kaldırdı, yüzündeki kaslar gerildi. “Neyi gördünüz?”
Gökhan çenesiyle genç kadının karnını işaret etti. O an zaman durmuş gibiydi.
“Hamileliğini gördüm.”

Aralarındaki sessizlik öyle yoğun ve ağırdı ki, sanki elle tutulabilir bir maddeye dönüşmüştü. Beren olduğu yerde donup kaldı. Elleri titremeye başladı, gözleri yaşlarla doldu ama bir damlanın düşmesine izin vermedi.
Gökhan bekledi. Ondan ne bekleyeceğini bilmiyordu; inkâr mı, öfke mi, kaçış mı? Ama dinlemesi gerektiğini biliyordu.
Beren derin bir nefes alarak sesini kontrol etmeye çalıştı ama kelimeler boğazından cam kırıkları gibi döküldü.
“Size söyleyecektim Gökhan Bey. Yemin ederim söyleyecektim.”
Gökhan bir adım daha yaklaştı. “Ne zaman?” diye sordu. Sesi istemeden sert çıkmıştı.
Beren sonunda direncini kaybetti ve yanaklarından süzülen yaşlara teslim oldu. “İşimi kaybetmek istemedim. Hakkımda kötü düşünmenizi istemedim. Her şeyin değişmesinden, düzenimin bozulmasından korktum.”
Gökhan’ın göğsünde bir şeyler sıkıştı. Bu hissettiği öfke değildi. Ondan çok daha derin, çok daha karanlık bir duyguydu.
“Baba kim?” diye sordu. Sesi buz gibiydi.
Beren gözlerini sıkıca yumdu. “Bunun bir önemi yok.”
Gökhan ilk kez sesini yükseltti. “Nasıl önemi yok? Hamilesin Beren. Yapa yalnızsın. Bu nasıl önemsiz olabilir?”
Beren gözlerini açıp doğrudan ona baktı. O bakışta Gökhan utanç, korku ve derin bir çaresizliğin karışımını gördü.
“Gitti,” dedi Beren. “Ona hamile olduğumu söylediğimde duymak istemediğini söyledi. Kendi başıma halletmem gerektiğini söyleyip arkasını döndü ve gitti. Şehri terk etti. Numaramı engelledi. Sanki ben hiç var olmamışım gibi, sanki biz hiç yaşanmamışız gibi yok oldu.”
Gökhan içinde yükselen öfkenin bu kez Beren’e değil, o adama, o korkağa yönelik olduğunu hissetti. Bir kadını bu şekilde en savunmasız anında terk eden biri adam sıfatını hak etmiyordu.
“Peki sen?” diye sordu Gökhan, sesi daha şefkatliydi. “Sen ne yapacaksın?”
Beren elinin tersiyle gözyaşlarını sildi, çenesini dikleştirdi. “Bu bebeği doğuracağım. Ne kadar çalışmam gerekirse çalışacağım. Bir yolunu bulacağım. Başımın çaresine bakacağım.”
Gökhan sessizce ona baktı. Gözlerinde o kararlılığı görüyordu ama aynı zamanda o derin korkuyu da görüyordu. Yalnızlığı görüyordu. Rahmetli eşi Leyla öldüğünden beri her sabah aynaya baktığında kendi gözlerinde gördüğü o aynı ıssızlığı görüyordu.
“Yalnız başına çabalamana gerek yok,” dedi. Kelimeler, o daha üzerine düşünmeye fırsat bulamadan dudaklarından dökülmüştü.
Beren şaşkınlıkla ona baktı. “Ne demek istiyorsunuz Gökhan Bey?”
Gökhan elini saçlarından geçirdi, düşüncelerini toparlamaya çalıştı. “İki yıldır bu evde çalışıyorsun. Her zaman dürüst oldun. İşini hep layıkıyla yaptın. Seni şimdi bu haldeyken terk edecek değilim.”
Beren inanamayarak başını iki yana salladı. “Bana yardım edeceğinizi mi söylüyorsunuz?”
Gökhan başını salladı. “Gereken neyse yapacağım. Bu süreçte yalnız olmayacaksın.”
Beren elleriyle yüzünü kapatıp ağlamaya başladı. Ama bu seferki ağlayış kalbi paramparça eden türden, sarsıcı bir ağlayıştı. Gökhan düşünmeden uzanıp elini onun omzuna koydu.
“Her şey yoluna girecek Beren, söz veriyorum,” dedi.
Beren yaşlı gözlerle ona baktı. “Neden bunu yapıyorsunuz? Neden umurunuzda?”
Gökhan duraksadı. Cevabı bilmiyordu ya da biliyordu ama kendine itiraf etmeye hazır değildi.
“Çünkü yapılması gereken doğru şey bu,” diyebildi sadece.
Beren yüzünü sildi ve yavaşça başını salladı. “Teşekkür ederim efendim. Nasıl teşekkür edeceğimi bilmiyorum.”
Gökhan elini çekti ve geri çekildi. “Eve git, dinlen. Yarın daha detaylı konuşuruz.”
Beren tekrar başını salladı ve sokağın köşesinden dönüp gözden kaybolana kadar yürüdü. Gökhan olduğu yerde kalıp onun gidişini izledi. Kadın gözden kaybolduğunda tuttuğu nefesi bıraktı ve bacaklarının titrediğini hissetti. Eve dönüp doğrudan çalışma odasındaki bara yöneldi. Bir kadeh viski doldurup tek dikişte içti. Boğazındaki yanma hissi içindeki karmaşayı dindirmeye yetmedi. İkinci kadehi doldurup deri koltuğuna çöktü. Ne yapmıştı az önce? Neden yardım etmeyi teklif etmişti? Telefonunu çıkarıp Leyla’nın fotoğrafına baktı. O tanıdık gülümseme, o ışık dolu gözler. “Ne yapayım sevgilim? Sen olsan ne yapardın?” Ama cevap yoktu. Sadece sessizlik vardı.
Ertesi sabah Gökhan duşunu aldı, giyindi ve şirkete gitti. Ancak zihni tamamen bulanıktı. Toplantılardaki konuşmalar uğultu gibi geliyor, ekrandaki rakamlar anlamsız şekillere dönüşüyordu. Aklı sürekli Beren’deydi. Öğleden sonra daha fazla dayanamadı. Sekreterini arayıp, “Bugünkü her şeyi iptal et. Erken çıkıyorum,” dedi. Arabasının anahtarlarını kapıp Beren’in personel dosyasındaki adrese doğru yola çıktı.
Vardığında güneş batmaya yüz tutmuş, gökyüzü turuncu ve mor renklere bürünmüştü. Bursa’nın kenar mahallelerinden birindeydi. Evler küçük, sokaklar dar ve duvarlar alçaktı. Gökhan arabayı park edip bir süre evin dış cephesini izledi. Basit, sıvası dökülmüş ama pencerelerinde temiz perdeler olan bir evdi. İçeride bir ışık yandı. Derin bir nefes alıp arabadan indi ve demir kapıyı üç kez tıkladı.
Perde hafifçe kıpırdadı. Birkaç saniye sonra kapı açıldı ve Beren belirdi. Üzerinde soluk mavi bir ev elbisesi vardı, saçlarını basit bir at kuyruğu yapmıştı. Gökhan’ı görünce gözleri şaşkınlıkla büyüdü.
“Gökhan Bey, burada ne yapıyorsunuz?”
Gökhan ellerini ceplerine soktu. “Bu sefer gerçekten konuşmamız lazım, Beren.”
Beren bir an tereddüt etti ama sonra kapıyı açıp onu içeri davet etti. Evin içi küçük ama tertemizdi. Eski bir kanepe, üzerinde dantel örtüler olan bir sehpa, duvarda çerçeveli fotoğraflar. İçerisi taze demlenmiş çay ve sabun kokuyordu. Gökhan gösterilen yere oturdu. Beren de kanepenin diğer ucuna ilişti. Ellerini kucağında birleştirmişti, gergindi.
“Çay ister misiniz?” diye sordu nezaketle.
Gökhan başını salladı. “Hayır, teşekkürler. Sadece konuşmak istiyorum.”
Öne doğru eğildi, dirseklerini dizlerine dayadı. “Dün olanları düşünmekten kendimi alamadım ve fark ettim ki senin hakkında hiçbir şey bilmiyorum, Beren. Gerçekten bilmiyorum.”
Beren ellerine baktı. “Anlatacak pek bir şey yok efendim. Bu şehirde doğdum. Babam ben 15 yaşındayken vefat etti. Annem beni büyütmek için ömrü boyunca terzilik yaptı. Liseyi bitirince anneme destek olmak için evlere temizliğe gitmeye başladım. Sonra da sizin evdeki işi buldum.”
Gökhan her kelimeyi dikkatle dinledi. “Peki annen?”
Beren’in yüzüne hüzünlü bir gölge düştü. “Onu 3 yıl önce kaybettim. Kanser çok hızlı ilerledi.”
Gökhan’ın içi sızladı. “Başın sağ olsun, bilmiyordum.”
“Teşekkürler. Güçlü bir kadındı bana. Her ne olursa olsun asla pes etmemeyi öğretti,” dedi Beren buruk bir gülümsemeyle.
Gökhan başını salladı. Sonra asıl konuya geldi. “Peki ya bebeğin babası, bu Tolga. Ne kadar süre birlikteydiniz?”
Beren içini çekti. “Bir yıl. Ortak bir arkadaşımızın düğününde tanışmıştık. Komikti, ilgiliydi. Beni özel hissettiriyordu. Gerçek olduğunu sanmıştım. Bir geleceğimiz var sanmıştım.” Sesi titredi. “Ama hamileliği söylediğimde başka birine dönüştü. Sanki o nazik adam gitti, yerine bir canavar geldi. Onu tuzağa düşürmeye çalıştığımı söyledi.”
Gökhan’ın yumrukları sıkıldı. “Seni hak etmiyormuş.”
Beren şaşkınlıkla ona baktı. “Gerçekten buna inanıyor musunuz?”
Gökhan doğrudan gözlerinin içine baktı. “İnanıyorum. Gerçek bir erkek kalırdı, sorumluluğu üstlenir, seni korur, sana sahip çıkardı.”
Odada kısa bir sessizlik oldu. Gökhan duvardaki bir fotoğrafı fark etti. Genç bir Beren ve yanında yaşlıca, güler yüzlü bir kadın.
“Annen mi?” diye sordu.
Beren o tarafa bakıp gülümsedi. “Evet, 18. yaş günümde çekilmişti. Hayatımdaki en mutlu günlerden biriydi.”
Gökhan ayağa kalkıp fotoğrafa yaklaştı. “Harika bir insana benziyor.”
Beren de yanına geldi. “Öyleydi. Bana hep hayatın zorluklarla dolu olduğunu ama benim her şeyi aşacak kadar güçlü olduğumu söylerdi.”
Gökhan ona döndü. “Güçlüsün Beren. Tahmin ettiğinden çok daha güçlüsün.”
O an aralarında ismini koyamadıkları ama ikisinin de iliklerine kadar hissettiği bir elektriklenme oldu. Gökhan bir adım geri çekilerek bu yoğun anı böldü.
“Sana yardım edeceğim. Sadece parayla değil. Doktor kontrollerine seninle geleceğim. İhtiyacın olan her şeyde yanında olacağım.”
Beren inanamaz gözlerle baktı. “Bunu yapmak zorunda değilsiniz.”
Gökhan kollarını göğsünde kavuşturdu. “Biliyorum, zorunda değilim ama istiyorum.”
Beren yüzünü elleriyle kapatıp tekrar ağlamaya başladı. Gökhan bu sefer tereddüt etmeden yaklaştı ve onu kollarının arasına aldı. Beren başını onun göğsüne yasladı, gözyaşları Gökhan’ın gömleğini ıslatıyordu.
“Çok korkuyordum,” dedi boğuk bir sesle. “Tek başıma yapmaktan çok korkuyordum.”
Gökhan ona sarılmayı sıkılaştırdı. “Yalnız değilsin.”
Sonraki haftalarda Gökhan sözünü tuttu. Beren’in maaşını artırdı, şehrin en iyi kadın doğum uzmanından randevular aldı, vitaminler, hamile kıyafetleri temin etti. Beren her yeni pakette mahcup oluyordu.
“Gökhan Bey, gerçekten gerek yok,” diyordu ama Gökhan sadece gülümsüyordu.
Aralarındaki ilişki yavaş yavaş değişiyordu. Bakışlar uzuyor, gülümsemeler daha samimi hale geliyor, konuşmalar derinleşiyordu. Bir gün Gökhan eve geldiğinde Beren’i bahçedeki taş bankta otururken buldu. Elleri karnında gökyüzünü izliyordu.
Gökhan yanına yaklaştı. “Oturabilir miyim?”
Beren gülümseyerek kenara kaydı. Bir süre sessizce oturdular. Bursa’nın serin akşam rüzgarı yüzlerini okşuyordu.
“Ne düşünüyorsun?” diye sordu Gökhan.
Beren gökyüzünden gözlerini ayırmadan, “Her şeyin ne kadar hızlı değiştiğini düşünüyorum,” dedi. “Bir ay önce yalnızdım, korku içindeydim. Şimdi ise yanımda siz varsınız.”
Gökhan’ın kalbi hızlandı. “Her zaman olacağım.”
Beren ona döndü. “Söz mü?”
Gökhan gözlerini kaçırmadan “Söz,” dedi.
O an Beren bakışlarını kaçırdı, yanakları kızarmıştı. “Sanırım olmaması gereken şeyler hissediyorum,” dedi fısıltıyla.
Gökhan’ın nefesi kesildi. “Ne demek istiyorsun?”
Beren derin bir nefes aldı. “Size karşı minnetten daha fazlasını hissetmeye başladım sanırım. Bu çok yanlış biliyorum ama engel olamıyorum.”
Gökhan bir an konuşamadı. Sonra uzanıp Beren’in elini tuttu. “Yanlış değil,” dedi. “Çünkü ben de aynı şeyleri hissediyorum. Leyla gittiğinden beri kalbim bir mezarlık gibiydi, Beren. Ama sen, sen oraya çiçekler ektin.”
Beren şaşkınlıkla ona baktı. “Gerçekten mi?”
Gökhan cevap vermek yerine yavaşça eğildi ve dudaklarını onunkilere değdirdi. Öpücük, yumuşak, tereddütlü ama bir o kadar da duygu doluydu. Ayrıldıklarında ikisi de nefes nefeseydi. Gökhan alnını onunkine yasladı.
“Korkuyorum,” dedi Beren.
“Ben de,” dedi Gökhan. “Ama artık kaçmak istemiyorum.”
O gece bahçede yıldızların altında uzun uzun konuştular; gelecekten, bebekten, kendilerinden. Bir akşam Beren’in evinde film izlerken bebek güçlü bir tekme attı. Gökhan elini Beren’in karnına koydu ve o mucizevi hareketi hissetti. Gözleri parlayarak güldü.
“Bu çocuk futbolcu olacak, kesin bilgi.”
Beren güldü. “Ya da karateci.”
Gökhan ciddileşti. “İsim düşündün mü?”
Beren’in gözleri doldu. “Evet. Eğer kız olursa Leyla olsun istiyorum, eşinizin anısına. Bana ilk geldiğimde o kadar iyi davranmıştı ki, onu asla unutamam.”
Gökhan’ın gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Bu jest kalbinin en derin yerine dokunmuştu.
“Bu, harika olur. Leyla çok mutlu olurdu.”
“Peki ya erkek olursa?” diye sordu Beren.
Gökhan düşündü. “Poyraz. Hep güçlü, özgür bir isim olsun istemişimdir.”
Beren başını salladı. “Poyraz çok güzel.”
O gece huzurla uyudular. Ama bu huzur fırtına öncesi sessizlikti.
Birkaç gün sonra Beren’in telefonuna bilinmeyen bir numaradan mesajlar gelmeye başladı. “Hamile olduğunu biliyorum. Konuşmamız lazım. Hata yaptım.” Mesajlar Tolga’dandı. Beren mesajları titreyerek Gökhan’a gösterdi. Gökhan’ın yüzü kireç gibi oldu, çenesi kasıldı.
“O değil mi?” dedi.
Beren korkuyla başını salladı.
Gökhan telefonu ona geri verdi. “Engelle. Sakın cevap verme.”
Beren tereddüt etti. “Ya gerçekten konuşmak istiyorsa, ya değiştiyse?”
Gökhan sertçe, “Aylar geçti Beren. Değişmek için ayları vardı ama o kaçmayı seçti. Şimdi geri dönmesi sadece bencillik,” dedi.
Beren numarayı engelledi ama Tolga pes etmedi. Önce mahallede, sonra Gökhan’ın şirketinin önünde görülmeye başlandı. Bir gün Gökhan şirketten çıkarken kaldırımda bekleyen, elleri cebinde dağınık görünümlü genç adamı fark etti. Doğruca üzerine yürüdü.
“Sen Tolga mısın?”
Adam şaşırdı ama hemen toparladı. “Sana ne? Sen kimsin?”
“Ben Gökhan. Beren’e yaptıklarını biliyorum ve senden uzak durmanı istiyorum.”
Tolga küstahça güldü. “Hah, şu her şeyi ödeyen zengin adam sensin demek. Ne o, metresin mi yaptın kızı?”
Gökhan’ın öfkesi volkan gibi patladı. Yakasına yapışmamak için kendini zor tuttu.
“Sözlerine dikkat et,” dedi Gökhan. Sesi tehditkâr bir fısıltıydı. “O kadına senin yapamadığın babalığı, senin gösteremediğin insanlığı gösteriyorum.”
Tolga geri adım attı ama hâlâ sırtıyordu. “Ben bir hata yaptım, tamam mı? Şimdi düzeltmek istiyorum. Çocuğumu görmek hakkım.”
Gökhan güldü, acı bir gülüştü bu. “Hangi hak? Terk ettiğin gün o hakkı kaybettin. Eğer bir daha Beren’in veya benim etrafımda seni görürsem seni doğduğuna pişman ederim. Hukuk yoluyla da, başka yollarla da.”
Tolga öfkeyle baktı ama Gökhan’ın kararlılığı karşısında sindi ve arkasını dönüp gitti. Ancak bu sadece başlangıçtı.
Birkaç gün sonra Beren marketteyken Tolga tekrar karşısına çıktı. Bu sefer yalnız değildi; yanında annesi Meral vardı. Kadın oğlundan daha tehlikeli görünüyordu. Beren, Gökhan’ı aradığında sesi panikten tanınmaz haldeydi.
“Gökhan, beni markette sıkıştırdılar. Bebeğin velayetini istiyorlar. Mahkemeye vereceklermiş.”
Gökhan toplantıyı yarıda kesip fırladı. “Neredesin? Arabana bin ve kapıları kilitle, geliyorum.”
Gökhan marketin otoparkına vardığında Beren arabasında kilitli, direksiyona sarılmış ağlıyordu. Gökhan hemen arabasına bindi ve onu sakinleştirmeye çalıştı.
“Ne dediler tam olarak? Ne dediler?”
Beren hıçkırıklar arasında anlattı. “Annesi, ‘Meral Hanım çok korkunçtu. Torunumuzu sahipsiz bırakmayız. Senin gibi eğitimsiz bir hizmetçinin eline bırakmayız. Bizim durumumuz iyi, mahkeme çocuğu bize verir,’ dediler. Gökhan, ya alırlarsa, ya bebeğimi benden alırlarsa?”
Gökhan onun yüzünü avuçlarının arasına aldı. “Asla buna izin vermem. Duyuyor musun beni? Asla.”
Beren’i eve götürdükten sonra Gökhan hemen eski dostu, şehrin en iyi aile avukatı Rıza’yı aradı. Durumu anlattı. Rıza telefonda sessizleşti.
“Gökhan, durum hassas. Biyolojik baba faktörü var. Eğer babalık davası açarsa ve maddi durumunun senden iyi olduğunu değil ama Berenden iyi olduğunu kanıtlarsa ortak velayet alabilir. Hatta annenin şartlarını yetersiz bulurlarsa işler karışabilir.”
Gökhan’ın kanı dondu. “Bir yolu olmalı, Rıza.”
Rıza bir süre düşündü. “Aranızdaki ilişki resmi mi?”
Gökhan duraksadı. “Hayır, henüz değil.”
“Bak dostum,” dedi Rıza. “Eğer Beren ile evlenirsen ve bu çocuğu nüfusuna almayı, babası olmayı resmi olarak taahhüt edersen işin rengi tamamen değişir. Güçlü bir aile yapısı, maddi ve manevi destek. Mahkeme yerleşik, güvenli bir yuvayı kaçıp giden biyolojik babaya her zaman tercih eder. Ama bu evlilik gerçek olmalı, kağıt üzerinde değil.”
Gökhan hiç düşünmedi. “Gerçek zaten. Ben onu seviyorum, Rıza.”
Gökhan telefonu kapattı ve salona, Beren’in yanına gitti. Diz çöktü.
“Beren, benimle evlen.”
Beren şaşkınlıkla ona baktı. “Ne? Şimdi mi, bu yüzden mi?”
Gökhan başını iki yana salladı. “Sadece bu yüzden değil. Seni seviyorum Beren. Bu bebeği kendi kanımdanmış gibi seviyorum. Sizi korumak istiyorum. Ama aynı zamanda hayatımın geri kalanını sizinle geçirmek istiyorum. Benimle evlen, bir aile olalım.”
Beren ağlayarak boynuna sarıldı. “Evet. Evet.”
Hızla işlemleri hallettiler. İki gün sonra sade bir nikahla evlendiler. Beren beyaz, sade bir elbise giymişti, karnı iyice belirgindi. Gökhan ona bakarken dünyanın en güzel manzarasını izliyormuş gibi hissediyordu.
Nikahtan hemen sonra Rıza karşı dava için hazırlıklara başladı. Tolga babalık tespiti ve velayet davası açmıştı bile. Ancak karşılarında artık yalnız bir hizmetçi değil, güçlü bir iş adamının eşi ve sağlam bir hukuk ordusu vardı.
Mahkeme günü gelip çattığında hava gri ve yağmurluydu. Bursa adliyesinin soğuk koridorlarında beklerken Beren titriyordu. Gökhan onun elini bir an olsun bırakmadı. Duruşma salonuna girdiklerinde Tolga ve annesi Meral oradaydı. Tolga kendinden emin, küstah bir tavırla oturuyordu. Hakim yaşlı ve sert mizaçlı bir adamdı. Dosyaları inceledi. Tolga’nın avukatı, müvekkilinin pişman olduğunu, maddi durumunun düzeldiğini ve biyolojik hakkını kullanmak istediğini anlattı.
Sıra Rıza’ya geldiğinde Rıza ayağa kalktı.
“Sayın hakim,” dedi tok bir sesle. “Davacı taraf babalık hakkından bahsediyor. Peki müvekkilim Beren Hanım hamileliğinin en zor günlerinde açlıkla, evsiz kalma korkusuyla mücadele ederken bu baba neredeydi? 9 ay boyunca bir kez bile aramadı. Şimdi Beren Hanım evlenip huzurlu ve varlıklı bir hayata kavuşunca mı babalık damarı kabardı? Bu sevgi değil, bu fırsatçılıktır.”
Sonra Gökhan söz istedi. Hakim izin verdi. Gökhan ayağa kalktı, doğrudan hakime baktı.
“Hakim Bey, kan bağı insanı akraba yapar ama aile yapmaz. Ben bu bebeği ilk ultrason görüntüsünden beri seviyorum. Annesinin gözyaşlarını ben sildim. İlk tekmelerini ben hissettim. O bebek benim kızım. Biyolojinin ne dediği umurumda değil. O benim kızım ve onu son nefesime kadar koruyacağım.”
Salonda derin bir sessizlik oldu. Tolga’nın annesi Meral bile başını öne eğdi. Duruşmadan 15 gün sonra karar açıklanacaktı. O 15 gün asır gibi geçti ve bir gece, şafak sökmeden hemen önce Beren sancıyla uyandı.
Gökhan, “Geliyor!” dedi.
Hastaneye yetiştiklerinde doğum başlamıştı. Saatler süren zorlu bir bekleyişten sonra doğumhaneden o mucizevi ağlama sesi yükseldi. Hemşire, pembe battaniyeye sarılı bebeği getirdi.
“Tebrikler, sağlıklı bir kızınız oldu.”
Gökhan minik Leyla’yı kucağına aldığında gözyaşlarını tutamadı. O an mahkeme ne karar verirse versin bu bebeğin babasının kendisi olduğunu biliyordu.
Doğumdan iki gün sonra Rıza aradı. Sesi neşeliydi.
“Kazandık, Gökhan. Hakim, babanın geçmişteki sorumsuzluğunu ve terk edişini gerekçe göstererek velayeti tamamen anneye verdi. Babaya sadece çok kısıtlı, gözetim altında görme hakkı tanıdı. Ama şartlı. Ve en önemlisi, senin evlat edinme başvurunun önünü açan babanın ilgisizliği maddesini onayladı.”
Gökhan telefonu kapattı ve Beren’e sarıldı. “Bitti sevgilim. Kazandık. Leyla bizim, sadece bizim.”
Tolga, şartlı görüş günlerine sadece iki kez geldi. Bebekle bağ kuramadı, ağlamasına tahammül edemedi ve kısa süre sonra tamamen vazgeçti. Başka bir şehre taşındı ve izini kaybettirdi.
Altı ay sonra Gökhan Leyla’yı resmen evlat edindi. Kimlikte adı Leyla Soylu yazıyordu. Baba adı Gökhan, anne adı Beren. Yıllar su gibi aktı. Leyla sevgi dolu, neşeli bir çocuk olarak büyüdü. Üç yaşına geldiğinde Gökhan’a “baba” deyişi, Gökhan için dünyadaki en güzel melodiydi.
Bir gün bahçede oynarlarken Leyla düştü ve dizi kanadı. Gökhan hemen koşup onu kucağına aldı, yarasını öptü. Beren verandadan onları izliyordu, gözleri dolu doluydu. Gökhan’ın o küçük kıza bakışındaki şefkat, hiçbir biyolojik bağın garanti edemeyeceği kadar saf ve güçlüydü.
Aradan yıllar geçti. Leyla üniversiteye giden genç bir kız olmuştu. Gökhan ve Beren saçlarına aklar düşmüş, yaşlanmışlardı ama aşkları ilk günkü gibi tazeydi. Bir akşamüstü Bursa manzarasına karşı verandada oturuyorlardı. Beren, Gökhan’ın elini tuttu.
“O günü hatırlıyor musun?” diye sordu. “Beni takip ettiğin günü.”
Gökhan gülümsedi, gözlerinin kenarındaki kırışıklıklar belirginleşti. “Hayatımın en iyi kararıydı,” dedi. “Seni takip etmeseydim hayatımın anlamını kaçıracaktım.”
Leyla yanlarına geldi, elinde iki fincan kahveyle. “Ne konuşuyorsunuz yine liseli âşıklar gibi?” diye takıldı.
Gökhan kızına baktı, sonra karısına. “Ailenin ne demek olduğunu konuşuyoruz kızım,” dedi.
O an Gökhan, geçmişteki tüm acıların, Leyla’nın ölümünün yarattığı boşluğun, Beren ve kızıyla dolduğunu hissetti. Hayat ondan aldıklarını fazlasıyla geri vermişti. Hayat bize sık sık kan bağının her şey demek olmadığını, asıl bağın yürekte düğümlendiğini öğretir.
Gökhan’ın hikayesi, babalığın bir tohum bırakmaktan ibaret olmadığını, asıl meselenin o fidanı fırtınalardan korumak, suyunu vermek ve güneşiyle büyütmek olduğunu bizlere hatırlatıyor. Bir çocuğu evlat yapan şey DNA sarmalları değil, gece yarısı ateşlendiğinde başında bekleyen, düştüğünde elinden tutup kaldıran, korktuğunda sığınacağı liman olan o şefkatli ellerdir.
İnsanlar bazen biyolojik ailelerinin içinde bile kendilerini yapayalnız, kimsesiz hissedebilirler. Kimi zaman da hiç tanımadıkları, kan bağı olmayan birinin yanında evde hissederler. Çünkü aile, aynı soyadını taşımak değil, aynı gökyüzüne bakıp aynı hayalleri kurabilmektir.
Gökhan, Beren’in karnındaki bebeği gördüğünde biyolojik bir bağ görmedi. Korunması gereken bir can, sevilmesi gereken bir ruh gördü ve o sorumluluğu aldığı an gerçek bir baba oldu. Hepimiz hayatımızda ikinci şansları hak ederiz.
Beren, çaresizliğin en koyu anında bir elin uzanabileceğini gördü. Gökhan ise kaybettiği yaşama sevincini hiç beklemediği bir yerde, yardım eli uzattığı bir kadının gözlerinde ve başkasının kanını taşıyan bir bebeğin gülüşünde buldu.
İyilik yapmak sadece karşımızdakini değil, en çok da bizi iyileştirir. Gökhan, Beren’i kurtardığını sandı ama aslında Beren ve minik Leyla, Gökhan’ı o derin yalnızlık kuyusundan kurtarmıştı.
Sevgi emektir, sevgi eylemdir ve sevgi seçtiğimiz ailedir.
Unutmayın, gerçek babalar çocuklarını sadece nüfus kütüklerine değil, kalplerinin en derin köşelerine kaydederler.
SON
News
Eve ateş etmeye hazır bir şekilde geldi… Sonra kendisi için hazırlanmış İKİ tabak gördü
Eve ateş etmeye hazır bir şekilde geldi… Sonra kendisi için hazırlanmış İKİ tabak gördü . . . Eve Ateş Etmeye…
AİLESİ TARAFINDAN TERK EDİLDİ… BİR YERLİYİ KURTARDI… KÖYÜN EN VAHŞISI OLDUĞUNU BİLMEDEN
AİLESİ TARAFINDAN TERK EDİLDİ… BİR YERLİYİ KURTARDI… KÖYÜN EN VAHŞISI OLDUĞUNU BİLMEDEN . . . Ailesi Tarafından Terk Edildi… Bir…
MİLYONERİN OĞLU SAĞIR DOĞDU — TA Kİ ÇALIŞANIN YAPTIĞI BİR ŞEY HERKESİ ŞOKE EDENE KADAR
MİLYONERİN OĞLU SAĞIR DOĞDU — TA Kİ ÇALIŞANIN YAPTIĞI BİR ŞEY HERKESİ ŞOKE EDENE KADAR . . . Milyonerin Oğlu…
AŞAĞILANDI VE SADECE YAŞLI BİR KEÇİ ALDI… BUGÜN NE OLDUĞUNU GÖRDÜĞÜNDE AĞLIYOR
AŞAĞILANDI VE SADECE YAŞLI BİR KEÇİ ALDI… BUGÜN NE OLDUĞUNU GÖRDÜĞÜNDE AĞLIYOR . . . Aşağılandığı ve Sadece Yaşlı Bir…
1880 Viyana – Akıl Oyunlarıyla Bilimi Çökerten Kadın ve 1880 Yılının O Soğuk Şubat Sabahı
1880 Viyana – Akıl Oyunlarıyla Bilimi Çökerten Kadın ve 1880 Yılının O Soğuk Şubat Sabahı . . . 1880 Viyana…
AŞAĞILANDI VE SADECE YAŞLI BİR KEÇİ ALDI… BUGÜN NE OLDUĞUNU GÖRDÜĞÜNDE AĞLIYOR
AŞAĞILANDI VE SADECE YAŞLI BİR KEÇİ ALDI… BUGÜN NE OLDUĞUNU GÖRDÜĞÜNDE AĞLIYOR . . . Aşağılandığı ve Sadece Yaşlı Bir…
End of content
No more pages to load






