Gültepe’de Adalet: Kaymakam ve Komiserin İmtihanı

Gültepe ilçesinin üzerine doğan sabah güneşi, o gün her zamankinden daha solgun görünüyordu. Sokak aralarına sinmiş yorgunluk, esnafın erken saatlerde açtığı kepenklerin gıcırtısına karışıyor, şehir sanki derin bir iç çekişle uyanıyordu. İlçeye kısa süre önce atanan genç kaymakam Elif Yalçın, makam odasının geniş penceresinden dışarıyı izlerken önündeki raporları kapattı. Masasının üzerindeki istatistik tabloları, suç oranları, denetim sonuçları… Hepsi düzenli, hepsi kusursuz görünüyordu. Ama Elif’in içini kemiren bir his vardı.

“Raporlar yalan söylemez belki,” diye düşündü, “ama gerçeği de her zaman anlatmaz.”

Ankara’da aldığı eğitim boyunca adaletin yalnızca kanun maddelerinden ibaret olmadığını öğrenmişti. Hukuk, vicdanla birleşmediğinde kuru bir metinden öteye geçmezdi. Gültepe’ye geldiğinden beri kulağına fısıldanan küçük şikâyetler, imzasız mektuplar ve çekingen bakışlar, ilçede görünenden fazlası olduğunu söylüyordu.

Ertesi sabah radikal bir karar aldı. Makam aracını, korumaları ve resmi kıyafetlerini bir kenara bıraktı. Üzerine solgun renkli bir hırka, sade bir etek ve eski spor ayakkabılar giydi. Saçlarını basit bir topuz yaptı. Aynaya baktığında karşısında kaymakam değil, sıradan bir Anadolu kadını vardı. Amacı, halkın arasına karışıp gerçeği kendi gözleriyle görmekti.

Gültepe Semt Pazarı her zamanki gibi kalabalıktı. Sebze kasalarının arasında yükselen sesler, pazarlık eden kadınların hararetli konuşmaları ve çocukların koşuşturması arasında Elif kimliğini saklayarak dolaşmaya başladı. Bir süre sonra köşede, boyası dökülmüş küçük bir manav tezgâhı dikkatini çekti. Tezgâhın başında oturan genç kadının yüzünde derin bir yorgunluk vardı. Adının Fatma olduğunu öğrendi.

Tam o sırada küçük bir çocuk koşarak geldi. “Anne, öğretmen bugün erken gelmemi söyledi!” dedi nefes nefese. Fatma’nın yüzündeki telaş ve çaresizlik aynı anda belirdi. Tezgâhı bıraksa satış kaçacaktı, kalırsa çocuğu geç kalacaktı.

Elif tereddüt etmeden yaklaştı. “Abla, sen oğlunu götür. Ben burada dururum,” dedi yumuşak bir sesle.

Fatma önce şaşırdı. Tanımadığı birine güvenmek kolay değildi. Ama Elif’in bakışlarındaki içtenlik, içinde bir güven duygusu uyandırdı. “Allah razı olsun,” dedi ve oğlunun elini tutup uzaklaştı.

Elif tezgâhın arkasına geçti. Gelen müşterilere sebze tartıyor, para üstü veriyor, kimseye şüphe çektirmemeye çalışıyordu. O sırada pazarın girişinde motor sesi yankılandı. Siyah, gösterişli bir motosiklet kalabalığı yararak içeri girdi. Üzerindeki üniformayla Komiser Yılmaz’dı bu.

Yılmaz’ın bakışları sert, yürüyüşü kibirliydi. Tezgâhın önünde durdu. “Fatma nerede?” diye sordu buyurgan bir tonla.

“Elif,” diye tanıttı kendini sakince, “çocuğunu okula götürdü.”

Yılmaz cevapla ilgilenmedi. En iyi domatesleri, biberleri, patlıcanları seçip poşetlere doldurmaya başladı. Elif şaşkınlıkla izliyordu. Poşetler dolduğunda arkasını döndü ve yürümeye başladı.

“Komiser bey, ücret?” dedi Elif sakin ama kararlı bir sesle.

Yılmaz durdu, yavaşça arkasını döndü. Yüzünde alaycı bir gülümseme vardı. “Ne ücreti?” dedi.

“Sebzelerin parası.”

Yılmaz bir adım yaklaştı. “Benim kim olduğumu biliyor musun?”

“Elbette,” dedi Elif. “Ama bu malın bir bedeli var.”

Komiser’in yüzü bir anda karardı. “Siz esnafın küçük ikramlarını kabul ediyoruz. Ne var bunda?” dedi küçümseyerek.

Elif geri adım atmadı. “Bu ikram değil, zorla almak.”

Kalabalık sessizleşmişti. Yılmaz’ın öfkesi bir anda patladı. Elinin tersiyle Elif’e sert bir tokat attı. Elif sendeledi ama düşmedi. Yanağı yanıyordu ama gözlerindeki kararlılık sönmemişti.

“Bir daha bana karşı sesini yükseltirsen seni karakolda sabahlatırım!” diye bağırdı Yılmaz ve motosikletine binip uzaklaştı.

Fatma geri döndüğünde olanları öğrendi. Gözleri doldu. “Her gün geliyor,” dedi fısıldayarak. “Bir gün para istedim, tezgâhımı kapatmakla tehdit etti.”

Elif o akşam uyuyamadı. Ertesi gün bu kez doğrudan karakola gitti. Yine sade giyinmişti. Nöbetçi memura şikâyetini iletti. Bir süre sonra Başkomiser Murat yanına geldi.

“Şikâyet dilekçesi mi?” dedi alaycı bir sesle. “Onun bir usulü vardır. Küçük bir bağış yaparsanız kalemimiz hızlanır.”

Elif’in içi buz kesti. “Rüşvet mi istiyorsunuz?”

“Bağış diyelim,” diye gülümsedi Murat.

Elif çantasından küçük bir miktar para çıkarıp masaya koydu. “Tüm bağışım bu. Yazın dilekçemi.”

Gültepe’de Adalet: Kaymakam ve Komiserin İmtihanı

Gültepe ilçesinin üzerine doğan sabah güneşi, o gün her zamankinden daha solgun görünüyordu. Sokak aralarına sinmiş yorgunluk, esnafın erken saatlerde açtığı kepenklerin gıcırtısına karışıyor, şehir sanki derin bir iç çekişle uyanıyordu. İlçeye kısa süre önce atanan genç kaymakam Elif Yalçın, makam odasının geniş penceresinden dışarıyı izlerken önündeki raporları kapattı. Masasının üzerindeki istatistik tabloları, suç oranları, denetim sonuçları… Hepsi düzenli, hepsi kusursuz görünüyordu. Ama Elif’in içini kemiren bir his vardı.

“Raporlar yalan söylemez belki,” diye düşündü, “ama gerçeği de her zaman anlatmaz.”

Ankara’da aldığı eğitim boyunca adaletin yalnızca kanun maddelerinden ibaret olmadığını öğrenmişti. Hukuk, vicdanla birleşmediğinde kuru bir metinden öteye geçmezdi. Gültepe’ye geldiğinden beri kulağına fısıldanan küçük şikâyetler, imzasız mektuplar ve çekingen bakışlar, ilçede görünenden fazlası olduğunu söylüyordu.

Ertesi sabah radikal bir karar aldı. Makam aracını, korumaları ve resmi kıyafetlerini bir kenara bıraktı. Üzerine solgun renkli bir hırka, sade bir etek ve eski spor ayakkabılar giydi. Saçlarını basit bir topuz yaptı. Aynaya baktığında karşısında kaymakam değil, sıradan bir Anadolu kadını vardı. Amacı, halkın arasına karışıp gerçeği kendi gözleriyle görmekti.

Gültepe Semt Pazarı her zamanki gibi kalabalıktı. Sebze kasalarının arasında yükselen sesler, pazarlık eden kadınların hararetli konuşmaları ve çocukların koşuşturması arasında Elif kimliğini saklayarak dolaşmaya başladı. Bir süre sonra köşede, boyası dökülmüş küçük bir manav tezgâhı dikkatini çekti. Tezgâhın başında oturan genç kadının yüzünde derin bir yorgunluk vardı. Adının Fatma olduğunu öğrendi.

Tam o sırada küçük bir çocuk koşarak geldi. “Anne, öğretmen bugün erken gelmemi söyledi!” dedi nefes nefese. Fatma’nın yüzündeki telaş ve çaresizlik aynı anda belirdi. Tezgâhı bıraksa satış kaçacaktı, kalırsa çocuğu geç kalacaktı.

Elif tereddüt etmeden yaklaştı. “Abla, sen oğlunu götür. Ben burada dururum,” dedi yumuşak bir sesle.

Fatma önce şaşırdı. Tanımadığı birine güvenmek kolay değildi. Ama Elif’in bakışlarındaki içtenlik, içinde bir güven duygusu uyandırdı. “Allah razı olsun,” dedi ve oğlunun elini tutup uzaklaştı.

Elif tezgâhın arkasına geçti. Gelen müşterilere sebze tartıyor, para üstü veriyor, kimseye şüphe çektirmemeye çalışıyordu. O sırada pazarın girişinde motor sesi yankılandı. Siyah, gösterişli bir motosiklet kalabalığı yararak içeri girdi. Üzerindeki üniformayla Komiser Yılmaz’dı bu.

Yılmaz’ın bakışları sert, yürüyüşü kibirliydi. Tezgâhın önünde durdu. “Fatma nerede?” diye sordu buyurgan bir tonla.

“Elif,” diye tanıttı kendini sakince, “çocuğunu okula götürdü.”

Yılmaz cevapla ilgilenmedi. En iyi domatesleri, biberleri, patlıcanları seçip poşetlere doldurmaya başladı. Elif şaşkınlıkla izliyordu. Poşetler dolduğunda arkasını döndü ve yürümeye başladı.

“Komiser bey, ücret?” dedi Elif sakin ama kararlı bir sesle.

Yılmaz durdu, yavaşça arkasını döndü. Yüzünde alaycı bir gülümseme vardı. “Ne ücreti?” dedi.

“Sebzelerin parası.”

Yılmaz bir adım yaklaştı. “Benim kim olduğumu biliyor musun?”

“Elbette,” dedi Elif. “Ama bu malın bir bedeli var.”

Komiser’in yüzü bir anda karardı. “Siz esnafın küçük ikramlarını kabul ediyoruz. Ne var bunda?” dedi küçümseyerek.

Elif geri adım atmadı. “Bu ikram değil, zorla almak.”

Kalabalık sessizleşmişti. Yılmaz’ın öfkesi bir anda patladı. Elinin tersiyle Elif’e sert bir tokat attı. Elif sendeledi ama düşmedi. Yanağı yanıyordu ama gözlerindeki kararlılık sönmemişti.

“Bir daha bana karşı sesini yükseltirsen seni karakolda sabahlatırım!” diye bağırdı Yılmaz ve motosikletine binip uzaklaştı.

Fatma geri döndüğünde olanları öğrendi. Gözleri doldu. “Her gün geliyor,” dedi fısıldayarak. “Bir gün para istedim, tezgâhımı kapatmakla tehdit etti.”

Elif o akşam uyuyamadı. Ertesi gün bu kez doğrudan karakola gitti. Yine sade giyinmişti. Nöbetçi memura şikâyetini iletti. Bir süre sonra Başkomiser Murat yanına geldi.

“Şikâyet dilekçesi mi?” dedi alaycı bir sesle. “Onun bir usulü vardır. Küçük bir bağış yaparsanız kalemimiz hızlanır.”

Elif’in içi buz kesti. “Rüşvet mi istiyorsunuz?”

“Bağış diyelim,” diye gülümsedi Murat.

Elif çantasından küçük bir miktar para çıkarıp masaya koydu. “Tüm bağışım bu. Yazın dilekçemi.”

Murat parayı cebine atıp alayla güldü. “Yılmaz komiser iyi çocuktur. Esnaf da memnundur.”

Elif hiçbir şey söylemeden çıktı. Artık tablo netti.

Ertesi sabah karakolun önüne resmi makam aracı yanaştı. İçeriden resmi kıyafetiyle Kaymakam Elif Yalçın indi. Karakola girdiğinde içerideki memurlar ayağa fırladı.

Yılmaz ve Murat, dün hakaret ettikleri kadının karşılarında kaymakam olarak durduğunu görünce yüzleri bembeyaz oldu.

“Elif Yalçın, Gültepe Kaymakamı,” dedi sakin ama keskin bir sesle. “Dün pazarda bir vatandaşa attığınız tokatın, burada istediğiniz rüşvetin tanığıyım.”

Yılmaz’ın eli titredi. Murat’ın sesi çıkmadı.

“Beni tanıyamadık,” diye kekeledi Yılmaz.

“Elbette tanıyamadınız,” dedi Elif. “Çünkü sıradan bir vatandaşı insan yerine koymadınız.”

Açığa alınmaları için talimat verdi. Soruşturma başlatıldı. İlçede kısa sürede haber yayıldı. İlk kez biri üniformanın arkasına saklanan zorbalığa dur demişti.

Günler sonra Yılmaz ve Murat ifade verirken başları öndeydi. Deliller açıktı. Elif, disiplin kurulunda netti: “Devletin gücü halkı ezmek için değil, korumak içindir.”

Süreç sonunda görevden uzaklaştırıldılar ve haklarında adli işlem başlatıldı. Gültepe’de yeni bir dönem başladı.

Fatma artık her sabah huzurla tezgâhını açıyordu. Polisler alışveriş yaptıklarında paralarını ödüyor, hatta çoğu zaman hal hatır soruyordu. Küçük Ali derslerinde başarılı olmuştu; bir gün kaymakam olmak istediğini söylüyordu.

Elif, makam odasında pencereden yine sokağa baktı. Bu kez içi daha rahattı. Adalet bazen bir tokatla başlar, ama asıl gücünü cesaretten alırdı.

Gültepe halkı artık şunu biliyordu: Makamlar gelip geçiciydi, ama vicdan kalıcıydı. Üniforma saygı gerektirirdi; korku değil. Ve gerçek adalet, kim olduğuna bakmadan doğruyu savunabilme cesaretiydi.

O gün Gültepe’de yalnızca iki polis değil, bir korku düzeni yıkılmıştı. Yerine umut filizlenmişti. Ve umut, en güçlü kanundan bile daha etkiliydi.