“HANIMEFENDİ, BU YÜZÜK BÜYÜKANNEMİNDİ” – DİYE BAĞIRDI FAKİR KIZ, YAŞLI MİLYONER BAYILDI…

.

“Hanımefendi, Bu Yüzük Anneannemindi!”

Yaşlı Milyoner, Fakir Kızın Çığlığıyla Yıkılan Geçmişiyle Yüzleşiyor

Acıbadem Hastanesi’nin uzun koridoru o perşembe öğleden sonrasında alışılmadık derecede sakindi. İnce tabanlı ayakkabılar mermer zeminde neredeyse ses çıkarmadan ilerliyor, duvarlara sinmiş dezenfektan kokusu, hafif bir ilaç kokusuyla karışıp havaya asılı kalıyordu.

Asuman Öztürk, seksen iki yaşına rağmen hâlâ dimdik yürüyen, zarafetiyle dikkat çeken bir kadındı. Lacivert tayyörü, inci kolyesi, ipek fuları ve elinde taşıdığı İtalyan deri çantasıyla, daha çok büyükelçilik resepsiyonlarına yakışır bir görüntü çiziyordu. Oysa bu kez, kardiyoloji uzmanıyla yaptığı yorucu bir görüşmeden çıkmış, kalbiyle ilgili duyduğu yeni gerçekleri sindirmeye çalışıyordu.

Bebek’teki yalısında süren yalnız hayatı, oyalayıcı davetler, eski dostlarla “nasılsın?” sohbetleri… Bütün bunların altında, yıllardır ilk kez, gerçekten ölümlü olduğunu hissetmişti.

Akşamüstü güneşi, hastanenin büyük camlarından içeri süzülüyor, mermer zeminde parça parça ışık oyunları yaratıyordu. Asuman, boynundaki fuları düzeltti, derin bir iç çekti. Aklı, doktorun “stres” kelimesine takılı kalmıştı. Hangi stres? Yıllardır her şeyi kontrol altında tutmuş, her krizi yönetmiş, her duyguyu şık bir gülümsemeyle örtmüştü.

Tam o sırada, koridorun sessizliğini yaran tiz bir çığlık duyuldu.

— Hanımefendiii!

Ses o kadar ani ve çaresizdi ki, Asuman istemsizce irkilip arkasına döndü. Kalbi bir an için düzensiz çarptı; yeni aldığı teşhis, çığlıkla birleşince göğsünde tuhaf bir sıkışma hissetti.

Koşar adımlarla yaklaşan yaklaşık on yaşlarında zayıf bir kız çocuğu gördü. Üstündeki kıyafetler kirli ve eskimişti; dizleri yırtılmış bir pantolon, rengi solmuş bir kazak… Ayakkabılarının tabanı neredeyse tamamen açılmış, sanki her adımda yerden ayrılmak istemiyormuş gibi sürünüyordu.

Saçları dağınıktı; belli ki uzun süredir bir tarak yüzü görmemişti. Ama bütün o bakımsızlığın içinde, yüzünü çarpıcı kılan bir şey vardı: Kocaman, simsiyah gözleri… O gözlerde hem çocukluğun saf şaşkınlığı, hem de yaşıyla uyumsuz bir yorgunluk vardı.

Kız, nefes nefese, Asuman’ın birkaç adım önünde durdu. Göğsü hızlı hızlı inip kalkıyordu. Arkadan bir güvenlik görevlisi yaklaşmaktaydı, ama çocuk onu hiç fark etmiyor gibiydi. Titreyen parmağını, doğrudan Asuman’ın sol eline doğru uzattı.

— Hanımefendi… dedi, sesi kesik kesik. Bu yüzük… bu yüzük anneannemin yüzüğüydü!

Koridor, bir anda olduğu yerde donmuş gibi oldu. Asuman, refleksle eline baktı. Yıllardır parmağından hiç çıkarmadığı beyaz altın yüzük, floresan ışıklarının altında hafifçe parlıyordu. Üzerinde, küçük bir pırlanta ve etrafında üç minik taş vardı. Elbette güzel bir yüzüktü ama Asuman için maddi değerinden çok, manevi alışkanlık haline gelmiş bir takıydı. Sabahları taktığını bile zor hatırlıyordu çoğu zaman.

— Kızım, ne diyorsun sen? dedi Asuman, fark etmese de sesi normalden daha zayıf çıkmıştı.

Kız, güvenlik görevlisinin kolundan tutmaya çalışan elini silkeleyip bir adım daha öne çıktı. Kirli yüzünden yaşlar süzülmeye başlamıştı.

— Bu yüzük… diye tekrarladı. Ana taşın etrafında üç küçük pırlanta var. İç kısmında küçük bir çiçek oyması… Bir de yan tarafında iç içe geçmiş harfler… Anneannem onların çok özel olduğunu söylerdi.

Asuman’ın dünyası bir anda ağır çekime geçmiş gibiydi.

Ana taşın etrafındaki üç pırlanta… doğru. Halkanın iç kısmındaki çiçek oyması… doğru. Yan yüzeydeki iç içe geçmiş baş harfler… doğru.

Üstelik bunlar, yüzüğe uzaktan bakan birinin görmesinin imkânsız olduğu detaylardı. Kendisinin bile bazen varlığını unuttuğu, ancak dikkatle bakınca seçilen küçük işaretler…

Birden boğazı kurudu.

— Sen… nasıl… diye başladı, ama kelimeler boğazında düğümlendi.

— Anneannem göstermişti, dedi kız. Bana yüzüğü binlerce kez gösterirdi. “Hayatımda aldığım en güzel hediye” derdi. “Hanımım Noel’de bana hediye etti bunu, dünyada hâlâ iyi insanlar olduğunun kanıtı” derdi.

“Hanımım… Noel hediyesi…”

Göğsünde ani bir baskı hisseden Asuman, kardiyoloğun “stres” ve “dikkat etmeniz lazım” diyen sesini uzaktan duyar gibi oldu. Duvarlar hafifçe eğilmiş, koridor olduğundan daha uzun görünmeye başlamıştı.

— Hanımefendi? Asuman Hanım? diye seslendi güvenlik görevlisi. Sesi boğuk, sanki başka bir odadan geliyordu.

Asuman, nefes almayı denedi ama hava sanki ciğerlerine girmeyi reddediyordu. Kızın yüzü, gözyaşları, parmağının yüzüğü işaret edişi bulanıklaştı. Dizlerinin bağı çözüldü. Son duyduğu şey, o ince, kırık ses oldu:

— Bu yüzük anneannemin yüzüğüydüüü…

Sonra her şey karardı.

Uyanış ve Beklenmeyen Misafir

Gözlerini yeniden açtığında, acil servisin tavanındaki güçlü floresan ışıklarla karşılaştı. Birkaç kez göz kırpıştırmak zorunda kaldı. Koluna bağlı serumu düzenleyen hemşire ve yan tarafta tansiyonunu ölçen doktor, bulanık görüntüsünün içinde netleşti.

— Tekrar hoş geldiniz, Asuman Hanım, dedi doktor sakin bir sesle. Ani tansiyon düşmesi ve kısa süreli senkop. Kardiyoloğunuza haber verdik, biraz dinlenmeniz gerekecek.

Asuman doğrulmaya çalıştı ama başı dönüp onu yerine adeta yapıştırdı. Zihni darmadağındı. Az önce yaşadıklarının hangisinin gerçek, hangisinin halüsinasyon olduğunu ayırt etmeye çalışıyordu.

“Bir kız… yüzük… anneannesinin yüzüğü…”

— Kız… diye fısıldadı, sesi boğuk çıkıyordu. Bir kız vardı…

— Evet, dedi hemşire nazikçe. Kendisi hâlâ burada. İki sosyal hizmet görevlisiyle birlikte. Sizinle konuşmaları gerekiyor, kendinizi iyi hissettiğinizde.

Demek gerçekti.

Yüzük de, çığlık da, suçlama da…

Asuman gözlerini kapadı. İçinde, korkuyla karışık, adını koymakta zorlandığı daha derin bir his kıpırdanıyordu. Unutmak için yıllarca uğraştığı bir geçmiş, ince bir parmağın işaretiyle yeniden açılmıştı sanki.

On beş dakika sonra kalbi daha düzenli bir ritme kavuşup tansiyonu toparlanınca, ziyaretçileri kabul etmekte ısrar etti. Doktor itiraz etti; “Daha sonra konuşsanız?” dedi. Ama Asuman kararlıydı.

Anlaması gerekiyordu. Bilmesi gerekiyordu.

Önce kız girdi.

Sosyal hizmet görevlisi kartı taşıyan iki orta yaşlı kadın eşliğinde, kapıda tereddütle durdu. Bir önceki çığlığı atan o çocuktu ama şimdi daha çekingen, alt dudağını ısırıyor, elleri birbirine kenetlenmiş duruyordu. Gözleri ağlamaktan kızarmış, kirli yanaklarına yeni kurumuş yaş izleri çizilmişti.

— Bağırdığım için özür dilerim, hanımefendi, dedi kısık bir sesle. Sizi korkutmak istemedim. Sadece… yüzüğü görünce… sanki anneannem yanımdaymış gibi hissettim.

Asuman, eliyle yaklaşmasını işaret etti. Kız, küçük adımlarla sedyenin yanına kadar geldi.

Yakından bakınca, kir ve çiziklere rağmen yüzündeki güzelliği seçmek daha kolaydı. Çok uzun süredir doğru dürüst beslenmeyen çocuklara özgü, ince bir narinlik taşıyordu. Elmacık kemikleri hafif çıkık, çenesi inatçı bir kararlılıkla kapalıydı.

— Adın ne? diye sordu Asuman, sesi bu kez daha yumuşaktı.

— Elif… dedi çocuk. Ama herkes bana Elif der.

— Peki… anneannenin adı neydi, Elif? dedi Asuman usulca.

— Fatma, dedi Elif. Fatma Yılmaz.

İsim, odanın havasına bir bomba gibi düştü.

Asuman’ın ciğerlerindeki bütün hava bir anda çekilmiş gibi oldu. “Fatma Yılmaz…”

Yalısında sekiz yıl çalışan hizmetlisi… Evinde en çok güvendiği, sırlarını paylaştığı kadın… On beş yıl önce, hâlâ hatırladığında göğsünü sıkan koşullar altında işten çıkardığı kişi…

— Fatma Hanım… diye mırıldandı Asuman, daha çok kendi kendine. Sen… Fatma Hanım’ın torunusun?

Elif’in gözleri büyüdü.

— Siz anneannemi tanıyor musunuz? diye sordu nefes nefese. O hep sizden bahsederdi. “Dünyanın en iyi hanımı” derdi. Ona insan gibi davrandığınızı, gerçekten sohbet ettiğinizi söylerdi.

Kelimeler, ardı ardına, birbirine karışarak döküldü çocuğun dudaklarından.

— O yüzük, dedi. Elif’in parmağı, Asuman’ın elini tekrar işaret etti. En değerli hazinesi gibi saklardı. Birinin, onda bir değer gördüğünü, emeğini takdir ettiğini simgelediğini söylerdi.

Asuman’ın gözleri yandı. Yıllar önce, bir Noel gecesinde, minnetini göstermek için Fatma’ya uzattığı yüzüğü hatırladı. “Sen iyi bir insansın,” demişti o zaman. “Bunu unutma.”

Uzun süre unutmayan, kendisi değil Fatma olmuştu belli ki.

Sosyal hizmet görevlilerinden biri öne çıktı. Elinde bir dosya vardı.

— Asuman Hanım, dedi profesyonel ama yumuşak bir ses tonuyla. Elif’in durumu hakkında konuşmamız gerekiyor. Çocuk yaklaşık iki yıldır sokaklarda yaşıyor. Kendisi hastane koridorlarında dolaşırken bulundu.

— Anneannemi arıyordum, diye araya girdi Elif. Hastanelerde, camilerde, sığınma evlerinde… Anneannem, “Kaybolursan, önce bu yerlere bak,” derdi. “Oralarda umut olur.” Ben de her gün arıyorum.

— Peki… nasıl oldu da sokakta kalmaya başladın, yavrum? diye sordu Asuman, cevabı duymaktan korksa da.

Elif’in gözleri yere kaydı. Küçük elleri birbirini sıktı.

— Annem… gidince, dedi yavaşça. Anneannemin kafası çok karıştı. Çok ağlıyordu. Onu akıl hastanesine yatırdılar. Çıktığında… çok sessiz oldu. Sanki içi sönmüş gibiydi.

Kirli elinin tersiyle gözünü sildi.

— Sonra bir gün… beni öptü, “Seni seviyorum” dedi. “Sen daha iyisini hak ediyorsun. Ben senin için çok ağır bir yüküm,” yazan bir not bıraktı. Sonra gitti. İki yıl oldu.

Sessizlik ağırlaştı. Asuman, kızın yüzüne baktı, sonra elindeki yüzüğe. Yüzük, sanki bir anda kurşundan yapılmış gibi ağırlaşmıştı.

— Ve o zamandan beri onu arıyorsun, değil mi? diye fısıldadı.

— Her gün, dedi Elif. Her Allah’ın günü.

Sosyal hizmet görevlisi hafifçe öksürdü.

— Elif, anneannesinin sizin için birkaç yıl çalıştığını söyledi, Asuman Hanım. Bu doğru mu?

Asuman gözlerini Elif’ten ayırmadan başını salladı.

— Sekiz yıl, dedi. Fatma Hanım evimde sekiz yıl çalıştı. Sahip olduğum en iyi çalışanlardan biriydi. Aslında… bundan fazlasıydı. O… bir arkadaştı.

Elif, gözlerinde umut ve acı karışımıyla öne eğildi.

— O zaman neden onu işten çıkardınız? diye sordu doğrudan. Çocukların sahip olduğu o acımasız dürüstlükle, hiçbir süsleme olmadan.

Asuman gözlerini kapattı. Bu soruyu on beş yıldır kendine sormaktan kaçıyordu. Şimdi, küçük bir kızın ağzından yüksek sesle yankılanmıştı.

— O zaman… bazı suçlamalar vardı, dedi güçlükle. Aile mahremiyetini yaydığına, hakkımızda dedikodu yaptığına dair. Kanıt var gibi görünüyordu. Ben de…

— Anneannem asla yapmadığını söylerdi, diye atıldı Elif. Asla dedikodu yapmazdı. Kimsenin arkasından konuşmazdı.

Asuman, alçak sesle, daha çok kendi kendine konuştu.

— Şimdi biliyorum, dedi. O zaman bilmiyordum. Ya da bilmek istemiyordum.

İkinci sosyal hizmet görevlisi, araya girdi:

— Asuman Hanım, bu durumun hassas olduğunu anlıyoruz. Ama Elif’in acil konaklama ve korunmaya ihtiyacı var. Sokakta kalması mümkün değil. Uygun bir sığınma evi ya da ideal olarak anneannesini bulmamız gerekiyor.

Asuman tekrar Elif’e baktı. Kızın kara gözlerinde, yaşından çok daha ağır bir yükün izleri vardı. Bir çocuk, “yük” olmayı konuşmamalıydı.

Ve o anda Asuman, yıllar boyunca ihmal ettiği bir şeyin sesini duydu: vicdanını.

— Kız… benimle kalacak, dedi birden. Sesi, eski aristokrat kararlılığına kavuşmuştu. Geçici olarak. Fatma Hanım’ı bulana kadar. Evimde yer var. İmkânlarım da. Ve… bunu ona borçluyum.

Sosyal hizmet görevlileri şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Elif’in gözleri irileşti.

— Ciddi misiniz? diye fısıldadı.

— Tamamen, dedi Asuman. Ama bir şartım var, Elif. Anneanneni bulacağız. Elimizdeki tüm yolları kullanacağız. En iyi dedektifleri tutacağım. Onu bulduğumuzda… gerekirse dizlerimin üzerine çöküp ondan af dileyeceğim.

Elif’in yüzünden bir gözyaşı süzüldü. Bu kez, sadece acı değil, umuda benzeyen bir şey de taşıyordu.

Asuman, elindeki yüzüğe baktı. Yıllar önce Fatma’ya verdiği dostluk ve takdir sembolü… şimdiyse torunu aracılığıyla ona geri dönüyordu. Ama bu dönüş, beraberinde on beş yıllık bir suçluluğun ağırlığını da getiriyordu.

“Artık saklanma zamanı bitti,” diye düşündü. “Gerçeği bulma zamanı.”

Ama önce, kaderin karşısına çıkardığı bu çocuğa kucak açmalıydı.

Bebek’teki Yalıda Yeni Bir Misafir

O gece, Asuman ve Elif, şoför Rıza’nın kullandığı arabayla Bebek’teki yalıya vardıklarında hava çoktan kararmıştı. Boğaz’ın üzerinde ince bir sis tabakası vardı, ışıklar bulanık yansıyordu.

Elif, arabadan inip yalının ön kapısına baktığında gözlerine inanamadı. Yüksek tavanlı, geniş bir giriş, büyük ahşap kapı ve iki yanda yükselen sütunlar… İçeriden sızan sarı ışık, kristal avizenin yansımasıyla mermer zeminde küçük gökkuşakları oluşturuyordu.

— Siz burada mı yaşıyorsunuz? diye sordu, sesi o kadar kısık çıkmıştı ki sanki biraz yüksek konuşsa gördüğü her şey kırılacakmış gibi.

— Evet, dedi Asuman. Ama uzun zamandır böyle bir göze bakılmamıştı bu eve. Gel, sana odanı göstereyim.

Elif, yıpranmış spor ayakkabılarıyla, İran halısının üzerinde boğuk bir ses çıkararak merdivenlerden yukarı çıktı. Merdiven trabzanına parmak uçlarıyla dokundu; bir müzede gezer gibi dikkatliydi.

Asuman’ın göğsü daraldı. Bu küçük kız, iki yılını sokaklarda anneannesini arayarak geçirmişti. O ise, bu boş sarayda lüks ve yalnızlık içinde yaşamış, gözünü bile kırpmadan “hizmetli” işten çıkarabilmişti.

Misafir odası, ikinci katta, bahçeye bakan geniş bir odaydı. Çift kişilik, beyaz yorganlı bir yatak, antika bir yazı masası, koltuk ve özel bir banyosu vardı.

Elif, odanın eşiğinde durdu. Gözleri, tıpkı bir rüyanın içine bakıyormuş gibi, her detayı tek tek inceledi. Sonra yatağa yaklaştı, yorganın ucuna parmak uçlarıyla dokundu. Yüzü bir anda doldu. Gerildi, sonra hafifçe gülümsedi.

— Çok… çok güzel, dedi fısıltıyla. Anneannem, benim böyle bir yerde olduğumu bilse çok mutlu olurdu.

— Onu bulacağız, dedi Asuman, bu sözün ağırlığını hissederek. Ve bulduğumuzda, senin güvende olduğunu bilecek. Belki de ilk defa, içi biraz hafifleyecek.

Elif, uzun bir banyodan sonra, kahya Nevin Hanım’ın dolaptan bulduğu temiz bir pijamayı giydi. Asuman, büyük yemek salonu yerine mutfak masasını tercih etti; devasa kristal avizeli odada bu küçük kızın tedirgin olmasını istemiyordu.

Masada sade bir akşam yemeği vardı: pilav, kuru fasulye, fırında tavuk… Elif, önüne konan tabakla önce ne yapacağını bilemez gibi baktı. Sonra, bir anda, hem açlığın hem de alışkanlığın etkisiyle, her lokmanın tadını çıkararak yemeye başladı.

— Anneannen iyi yemek yapar mıydı? diye sordu Asuman onu izlerken.

— Çok, dedi Elif. Dünyanın en güzel mısır unlu kekini yapardı. Burada öğrendiğini söylerdi. Sizin pazar günleri mutfağı kullanmasına izin verdiğinizi anlatırdı.

Asuman gözlerini kapadı. Elbette hatırlıyordu. Pazar sabahları, Fatma’nın mutfağı kek ve taze ekmek kokularıyla doldurduğu, kahve eşliğinde saatlerce sohbet ettikleri zamanlar…

— Benden… çok bahseder miydi? diye sordu usulca.

Elif başını salladı.

— Hep, dedi. İstanbul’un en güzel evinde, ona saygıyla davranan bir hanımefendi için çalıştığını söylerdi. Hayallerini sorduğunuzu, hak ettiğinden fazla para verdiğinizi anlatırdı. Siz… hiç olmadığı bir kızı gibi olduğunuzu söylerdi.

Cümle, Asuman’ın kalbine saplandı. Yüz kasları istemsizce titredi.

— Peki… işten çıkarılması hakkında sana ne anlattı? diye sordu.

Elif, boş tabağına baktı.

— Çok konuşmayı sevmezdi o konuyu, dedi. Ama geceleri ağladığını, kendi kendine konuştuğunu duyardım. “Anlamadım,” derdi. “Hiç yanlış bir şey yapmadım. Hep sadık oldum…” Ailenin sırlarını yaymakla suçlandığını söylerdi. Sizin hakkınızda dedikodu yaptığını söylemişler. Herkese, “Ben yapmadım,” diye yemin ederdi. Anlıyor musunuz? Kur’an’a el basarak…

Asuman, yavaşça başını eğdi. On beş yıl önce, arkadaşlarının salonlarında dolaşan dedikoduları hatırladı. “Hizmetlin, oğlunun borçlarından bahsetmiş,” demişlerdi. “Evliliğinde yaşadığın zorlukları orada burada anlatmış…” Sadece en yakın birinin bilebileceği özel anekdotlar, yabancı kulaklara ulaşmıştı. Bütün parmaklar, Fatma’yı işaret etmişti. O da… sorgulamamıştı.

— Sonra annem öldü, dedi Elif, sanki hava durumundan bahsediyormuş gibi. Doğumda. Anneannem, “Daha iyi bir hastane için param olsaydı belki yaşardı,” derdi. O suçu da taşıdı.

Her bir cümle, Asuman’ın kalbini biraz daha ezdi. Yıllarca “güvenlik” adına verdiği kararın, kimlerin hayatını altüst ettiğini ilk kez bu kadar net görüyordu.

— Anneannem beni tek başına büyüttü, diye devam etti Elif. Bulabildiği her işte çalıştı. Sokak temizledi, kâğıt topladı, çamaşır yıkadı. Ama depresyonu kötüleşti. Kendine zarar vermeye kalktığı için akıl hastanesine yatırıldı. Çıktığında… artık eskisi gibi değildi. Sonra… gitti.

Asuman, masanın üzerinden uzanıp Elif’in küçük elini tuttu.

— Onu bulacağız, dedi. Söz veriyorum, Elif. Bu işin dibine ineceğim.

O gece, Elif uyuduktan sonra Asuman çalışma odasına indi. Yıllardır ilk kez, duvardaki eski fotoğraflara gerçekten baktı. Rahmetli kocası… Oğlu Kenan, farklı yaşlarda… Ve bir köşede, nerdeyse unutulmuş bir çerçeve: On sekiz yıl önce çekilmiş bir Noel fotoğrafı.

Fatma da o karedeydi. Üzerinde sade üniformasıyla, Asuman’ın yanında gülümsüyordu. Aralarında neredeyse ailevi bir yakınlık vardı. O zaman, “Hizmetli olarak değil, aileden biri olarak da fotoğrafta olmalısın” diye ısrar eden Asuman’dı.

Bu dostluğun bir günde, sorgusuz sualsiz çöpe atılmasını şimdi anlamakta zorlanıyordu.

Kendini, on beş yıl öncesine, dedikoduların başladığı günlere zorla geri götürdü. Yardım çaylarında kulağına fısıldananlar, binicilik kulübünde yapılan imalı cümleler… Bir gün mutfağa indiğinde, Kenan’ı Fatma’yla gergin bir konuşma içinde yakaladığı an…

Kenan’ın kıskançlığı… Hep hissedip görmezden geldiği o ince hava…

Oturduğu yerden fırladı. Telefondan Nevin Hanım’ın numarasını çevirdi.

— Nevin Hanım, dedi, sesinde alışık olmadığı bir telaş. Yarın sabah, en eski çalışanları çalışma odama çağırmanı istiyorum. Sen, Rıza, Ayşe… On beş yıl önce burada olan kim varsa. Saat dokuzda.

— Bir sorun mu var, Asuman Hanım? diye sordu Nevin, sesinde endişe.

— Öğreneceğiz, dedi Asuman. Fatma hakkında, o günler hakkında… Gerçeği öğreneceğiz. Bu kez yarım yamalak değil.

Telefonu kapatmadan önce Nevin, alçak sesle mırıldandı:

— Bugün gelen kız… Fatma’nın torunu, değil mi? Gözlerinden tanıdım. Tıpkı onun gözleri gibi.

Asuman, derin bir nefes aldı.

— Evet, dedi. Ve ben, artık kendi yalanlarımla yaşamak istemiyorum.

.

Geçmişle Yüzleşme

Ertesi sabah, çalışma odasının keten perdelerinden içeri çekingen bir güneş ışığı süzülüyordu. Asuman pek uyuyamamış, uykuyla uyanıklık arasında, geçmişle ve kendisiyle defalarca kavga etmişti.

Saat dokuzu biraz geçerken, gri saçlı kahya Nevin, şoför Rıza ve aşçı Ayşe çalışma odasına girdiler. Elif de odanın bir köşesine, bir fare gibi sessizce ilişmişti.

— Geldiğiniz için teşekkür ederim, dedi Asuman, yazı masasının arkasında dimdik durarak. On beş yıl önce yaşanan bir olay hakkında, Fatma Hanım’ın işten çıkarılışı hakkında, gerçeği bilmeye ihtiyacım var. Sizden de tamamen dürüst olmanızı.

Üçü de birbirlerine baktı. İlk konuşan, tok sesli Ayşe oldu.

— Asuman Hanım, dedi, ellerini önlüğüne silerek. O zaman da bir şeylerin yanlış olduğunu düşünmüştük. Fatma dedikodu yapmazdı. Tanıdığım en ağzı sıkı insandı.

— Nasıl yani? diye sordu Asuman, öne eğilerek.

Rıza söze girdi:

— Çalışanların öğle yemeklerini hatırlarsınız, dedi. Mutfakta birlikte otururduk. Ben, Nevin Hanım, Ayşe, Fatma, diğer temizlikçiler… Haliyle konuşulur, patronlar hakkında da bir şeyler söylenirdi. Ama Fatma… susardı. Bizimle aynı masada oturur ama hiçbir zaman sizin özel hayatınız hakkında yorum yapmazdı. “Patronlar hakkında konuşmak doğru değil,” derdi.

Nevin başını salladı.

— Bir keresinde, Kenan Bey’in para savurganlığını ağzımdan kaçırdım, dedi. Fatma bana öyle bir baktı ki… “Ailenin parasını nasıl harcadığı seni ilgilendirmez,” dedi. “Biz işimizi yaparız.”

Asuman’ın mide kasları kasıldı.

— Peki… dedikodular? diye fısıldadı. Bunca detay… Sadece evden birinin bilebileceği şeyler nasıl dışarı çıktı?

Nevin kaşlarını çattı.

— İşte bizi yıllardır rahatsız eden de bu, dedi. Gerçekten de sadece evden birinin bileceği detaylardı. Ama Fatma… günün her saati buradaydı. Ne zaman çıkıp salonlarda dedikodu yapacak vakti olacaktı ki?

Ayşe, çekingen bir ifadeyle elini kaldırdı.

— Bir soru sorabilir miyim, Asuman Hanım? Bu dedikoduları size kim getirdi?

Asuman, hafızasının tozlu raflarında gezindi.

— İlk Banu Aksoy, dedi. Sonra Jale Sancak… Sema Erden… Başkaları da vardı. Hepsi, “Şunu duydum, bunu duydum,” diyordu.

— Doğrudan Fatma’dan duyduklarını mı söylüyorlardı? diye sordu Rıza.

— Hayır, dedi Asuman, sesi yavaşlayarak. “Hizmetçimin hizmetçisi duymuş”, “Kuaförde duymuşlar”… Hep birkaç ağız öteden.

Nevin başını salladı.

— Yani kimse, “Fatma’nın ağzından duydum,” demedi, öyle mi? Hepsi ikinci, üçüncü ağızdaydı.

Bu farkındalık, Asuman’ın karnına bir yumruk gibi indi. Nasıl bu kadar sorgusuz inanabilmişti?

Ayşe, yerinde kıpırdandı.

— Bir de… o zamanlar tuhaf bulduğum bir şey daha vardı, dedi temkinli. Fatma, sizinle mutfakta konuşurken… Kenan Bey, eskisinden daha sık mutfakta görünmeye başlamıştı. Pazar sabahları özellikle. Bir kahve bahanesiyle gelir, kapıda oyalanır, kulak misafiri olurdu.

Nevin ekledi:

— Kenan Bey mutfağa pek uğramazdı. Ama siz Fatma ile konuşurken… birdenbire hep orada olur oldu.

Rıza derin bir nefes aldı.

— Sonra… anlattığınız dedikodular, hep o konuşmalardan saçılmış gibi geri döndü.

Asuman, yüzünü pencereye çevirdi. Kenan’ın, gençliğinde bile, ne kadar sahiplenici olduğunu biliyordu. Babası öldüğünde, onu kimseyle paylaşmak istememişti. Fatma hayatlarına girip de Asuman’la gerçek bir dostluk kurduğunda, Kenan’ın rahatsızlığını hissetmişti ama önemsememişti.

Şimdi, parçalar ürkütücü bir netlikle yerine oturuyordu.

— Oğlumun… dedikoduları yaydığını mı düşünüyorsunuz? diye sordu. Sesi çatallandı.

Nevin, temkinli konuştu.

— Kanıtımız yok, dedi. Ama Fatma’yi bu kadar tanıyor, yıllardır güveniyor olmamıza rağmen, bir kez olsun ona sormadan… onu kapının önüne koymanız… hep içimize sinmedi, Asuman Hanım.

Asuman’ın elleri titremeye başladı.

— Kenan’la konuşmam gerek, dedi. Ama ondan önce… kanıta. İhtiyacım var.

Rıza, aklındaki bir şeyi hatırlamış gibi irkildi.

— Bir şey daha var, dedi. Fatma Hanım işten çıkarıldıktan kısa süre sonra, Kenan Bey’i Moda Deniz Kulübü’ndeki bir davetten eve getiriyordum. Arabada, telefonda biriyle konuşuyordu. “Mükemmel işledi. Artık annemin gerçek ailesi için vakti olacak,” dediğini duydum. O zaman, yorum yapmak haddime değildi… ama içime oturmuştu.

Nevin, bir an tereddüt ettikten sonra:

— Bir de… dedi. Fatma ayrıldıktan altı ay kadar sonra, Kenan Bey’in odasını temizlerken, masanın çekmecesinde siyah kaplı bir defter gördüm. İçinde… arkadaşlarınızın isimleri ve yanlarında kısa notlar vardı. “Mali sorundan bahset… Evlilik tartışmasını şu kişiye taşı… Şu dedikoduyu şuraya ek…” gibi.

Asuman’ın başı döndü.

— O deftere ihtiyacım var, dedi. Hemen.

Kenan’ın odasına çıktılar. Yıllardır kullanılmayan çekmeceleri, kutuları, dolapları karıştırmak tuhaf hissettiriyordu Asuman’a. Ama gerçeği bilme ihtiyacı, tüm rahatsızlıkları bastırıyordu.

Defteri bulan kişi, yine Elif oldu. Gardırobun dibindeki eski bir kutuda, kupaların ve fotoğrafların arasında, siyah ciltli, hafif tozlanmış bir defter…

Asuman, titreyen ellerle defteri açtı. Kenan’ın el yazısı… isimler… tarihlerin yanında, Asuman’la Fatma’nın özel konuşmalarının detayları… ve her cümlenin yanında, “kime” ve “nasıl” aktarılacağına dair planlar:

“Banu Aksoy — Kenan’ın borç sıkıntısını, Fatma’nın markette onun hizmetçisine anlattığını söyle.”
“Jale Sancak — Mirasla ilgili konuşmayı, Fatma’nın temizlikçiye söylediği izlenimi ver.”
“Sema Erden — Sağlık durumunu kuaförde ağzından kaçırdığı dedikodusunu yay.”

Fatma’nın adı, defterde bir silah gibi kullanılmıştı.

Asuman’ın dizlerinin bağı çözüldü. Elif’in sesi, usulca geldi:

— Onunla yüzleşeceksiniz, değil mi? dedi. Anneannemin yaptığı hiçbir şeyi boşa çıkarmayacaksınız.

Asuman, defteri göğsüne bastırdı.

— Evet, dedi. Ama önce… Fatma’yı bulmamız gerek. Gerçeğin ortaya çıkacağı gün, onun da orada olması gerekiyor.

Masasına oturup bir numara çevirdi.

— Alo, Hakan Bey? Ferreira Dedektiflik Bürosu değil mi? En iyi adamlarınızı istiyorum. On beş yıl önce haksızlığa uğramış bir kadını bulmamız gerek.

Elif, pencereden bahçeye bakarken, parmağındaki yüzüğü sıktı. Anneannesinin sesi, kulaklarında yankılanıyordu: “Gerçek, er ya da geç ortaya çıkar.”

“Bu sefer er, çok geç bile,” diye fısıldadı içinden.

.