(İncirlik Hava Üssü) 2012’de general ölü bulundu — 11 yıl sonra şok gerçek ortaya çıktı

.
.

İncirlik Hava Üssü: 2012’de General Ölü Bulundu — 11 Yıl Sonra Şok Gerçek Ortaya Çıktı


Bölüm 1: Karanlık Gece

Adana’nın kasım soğuğu, kemiklere işleyen türden bir soğuktu. İncirlik Hava Üssü’nün yüksek duvarları, rüzgarın uğultusuyla bir zamanlar askerlerin korunduğu, tehlikenin dışarıda olduğu bir yerken, şimdi karanlık sokakların, yoksul mahallelerin, unutulmuşların yaşadığı karanlık köşelerin rüzgarına dönüşmüştü.

Sevgi Demirer, 7 yaşındaki oğlu Aras’ın elini sıkıca tutarak karanlık sokakta ilerliyordu. Ayakkabıları yırtık, paltosunun düğmeleri eksikti ve omzunda bir zamanlar oğlunun oyuncaklarını taşıdığı küçük bir çocuk çantası sallanıyordu. İçinde sadece birkaç eski kıyafet ve bir fotoğraf vardı. Kocasının fotoğrafı, General Haluk Demirer’in fotoğrafı. Ama o artık o general değildi. Artık o kahraman değildi. Şimdi sadece bir hatıraydı. Karanlık, bulanık, utanç dolu bir hatıra.

Aras, yürürken kollarını başının üzerinde hafifçe sallıyordu. Sanki görünmez bir ritmi takip ediyordu. Dudakları kıpırdıyordu ama ses çıkmıyordu. Gözleri yere sabitlenmişti. Hiçbir zaman kimsenin yüzüne bakmıyordu. İnsanlar geçerken ona garip garip bakıyor, fısıldaşıyorlardı.

“İşte o kadın, intihar eden adamın karısı,” dedi bir kadın arkadaşına. “Rezalet. Çocuğa bak, ne hali var. Allah korusun.” Sevgi başını öne eğdi, yürümeye devam etti. Aras ise hiçbir şey duymuyormuş gibi görünüyordu. Ama duymuyordu. Gerçekten de o başka şeyler duyuyordu. Başka sesler, kimsenin duymadığı sesler.

Bölüm 2: İntihar Mı, Cinayet Mi?

Sevgi, askeri konuttan çıkarıldıklarında kalbinde bir şeylerin kırıldığını hissetmişti. Haluk ölü bulunduğunda tabutu kapalı bir şekilde askeri törenle kaldırılmıştı. Ama o tören değildi. Bir telaştı, bir örtbaştı. Yüksek rütbeli subaylar ağlamamıştı. Sadece bakmışlardı. Soğuk, hesaplayıcı, mesafeli bakışlarla ve fısıldaşmışlardı.

“Biliyor musun acaba? Çocuğu da orada mıydı? Belki bir şey duymuştur. Belki gördü.” Sevgi bu fısıltıları duyduğunda Aras göğsüne sıkıca bastırmıştı. Oğlu titremişti ama korkudan değil. Titremesi farklıydı. Sanki vücudu içinde başka bir ses dalgalanıyordu.

Cenaze töreninden sonra resmi bir yazı gelmişti. Soğuk, bürokratik, acımasız bir yazı. “Askeri konutunuzun tahliyesi gerekmektedir. Size verilen süre 48 saattir.” Sevgi itiraz etmemişti. Karşı koymamıştı. Çünkü biliyordu, bu bir ceza değildi. Bu bir susturmaydı.

Şimdi o soğuk Kasım gecesinde bir sabah namazı çağrısı duyulana kadar yürüyeceklerdi. Bir cami avlusunda sığınacaklardı. Belki bir hayırsever yardım ederdi belki. Ama Aras aniden durdu. Sevgi şaşırmıştı.

“Haydi oğlum yürüyelim,” dedi yumuşak bir sesle. Ama Aras kıpırdamadı. Başı hafifçe yana yatmıştı. Sanki uzaktan bir şey dinliyordu. Elleri yine sallanmaya başlamıştı. Önce yavaş sonra daha hızlı.

Gözleri hiç odaklanmayan gözleri karanlık sokağın sonundaki bir noktaya dikilmişti. Ve sonra çok hafif bir sesle dudakları kıpırdamaya başladı.

“Üç üç kere kapı.”

Sevgi dondu. Kalbi göğsünde çılgınca atmaya başladı. “Ne?” diye fısıldadı. Dizlerinin üzerine çökerek oğluna baktı.

“Ne dedin Aras?”

Ama Aras cevap vermedi. Sadece başını sallamaya devam etti. İleri geri, ileri geri. Gözlerinde bir korku yoktu. Bir boşluk vardı. Ama o boşluğun içinde çok derinlerde bir şey saklıydı. Bir şey ki Sevgi görmek istemiyordu.

O gece cenaze töreninde askeri bir subay yaklaşmıştı Sevgi’ye. Yüzü soğuk, sesi daha da soğuktu. Elini omzuna koymuş, kulağına eğilmişti.

“Siz çok şey biliyorsunuz Sevgi Hanım ama bildiğinizi unutmayı öğrenmeniz gerekecek.”

Sevgi o an cevap verememişti. Sadece titremiş, başını sallamış, oğlunu daha da sıkı tutmuştu. Ama subay gittiğinde, arkası dönüp giderken omzunun üzerinden son bir şey fısıldamıştı.

“Oğlunuz o gece uyuyor muydu yoksa gördü mü acaba?”

Sevgi şimdi o soğuk gecede oğluyla karanlık sokakta dururken o soruyu hatırladı ve Aras’ın dudaklarından dökülen o kelimeleri duyduğunda bir şeyin farkına vardı.

Oğlu uyumamıştı. Oğlu görmüştü ve belki de tek tanı koydu. Ama ne tanığı? Neyin tanığı?

Bölüm 3: Gerçeğin Peşinde

Aras başını kaldırdı. Ama gözleri yine annesine bakmadı. Sadece ileriye, karanlığa baktı ve çok yavaş, çok sessiz bir şekilde tekrar fısıldadı.

“Baba düşmedi, itti.”

Sevginin nefesi kesildi. Dünya döndü. Dizleri titredi ama düşmedi. Oğlunu kollarına aldı. Sıkıca, çok sıkıca. Ve o anda o soğuk, acımasız gecede bir gerçeği anladı. Kocası intihar etmemişti ve oğlu tek tanıktı.

11 yıl geçmişti. 11 uzun sessiz acı dolu yıl. İstanbul’un Şişli semtindeki küçük ofisinde gazeteci Kerem Aksu sabahın erken saatlerinde masasının başında oturuyordu. Dışarıda henüz güneş tam doğmamıştı ama şehir çoktan uyanmıştı. Tramvay sesleri, otomobil kornası, sokak satıcılarının bağırışları, İstanbul’un o tanıdık kakofonisi. Kerem bu sesleri artık duymuyordu bile. Onlar hayatının bir parçasıydı. Nefes alıp vermesi kadar doğal.

Elindeki kahve soğumuştu ama o hala arada bir yudum alıyordu. Gözleri ekrana kilitlenmişti. Parmaklarını klavyede gezdiriyordu. Araştırmacı gazetecilikle uğraşıyordu yıllardır. Askeri skandallar, hükümet yolsuzlukları, kayıp vakalar, tehlikeli işlerdi bunlar. Ama Kerem bundan korkmazdı. Korkmayı çoktan unutmuştu ya da belki de korkuyu bir alışkanlık haline getirmişti.

Sabah postası henüz gelmemişti ama kapının altından bir şeyin itildiğini duyduğunda bardağını masaya bıraktı ve ayağa kalktı. Yavaşça kapıya yaklaştı, eğildi ve yerdeki zarfı aldı. Beyaz sıradan bir zarftı. Üzerinde adres yoktu. İsim de yoktu. Sadece Kerem Aksu yazıyordu. El yazısıyla.

Titrek, belirsiz, çocuksu bir el yazısıyla. Kerem kaşlarını çattı. Zarfı açtı. İçinden küçük bir kağıt çıkardı. Kağıt eski defter kağıdına benziyordu. Kenarları yıpranmış, biraz soluk ve üzerinde sadece bir cümle vardı.

.

Ben uyanıktım.

O kadar. Başka bir şey yoktu. Kerem kağıdı çevirdi. Arka yüzüne baktı. Boştu. Sonra zarfı kontrol etti. İçinde başka bir şey yoktu. Sadece bu cümle. Bu üç kelime.

Ben uyanıktım.

Kerem derin bir nefes aldı. Bir şaka mıydı bu? Bir tür rahatsız edici oyun mu? Ama bir şey dikkatini çekti. Kağıdın sağ alt köşesinde küçük bir çizim vardı. Çok basit, neredeyse fark edilmeyecek kadar küçük bir dikdörtgen ve dikdörtgenin içinde hafifçe aralanmış bir kapı.

Kapı.

Kerem bu çizimi inceledi. Telefonu eline aldı ve fotoğrafını çekti. Sonra kağıdı masasına bıraktı. Tekrar kahvesine uzandı ama elini havada durdurdu. Çünkü kapı zili çaldı tekrar ve bu kez postacı değildi. Kerem kapıya yürüdü. Açtığında koridorda kimse yoktu ama yerde kapının tam önünde başka bir zarf duruyordu. Aynı beyaz zarf, aynı el yazısı, aynı isim.

Kalbi hızlanmaya başladı. Eğildi. Zarfı aldı ve hızla içeri girdi. Kapıyı kilitledi. Elinde tuttuğu zarfı masasının üzerine fırlattı ve bir an sadece ona baktı. Açmalı mıydı yoksa polisi mi aramalıydı? Ama merak etti. Her zaman ederdi. Bu yüzden bu işi yapıyordu zaten.

Zarfı yırttı. İçinden çıkan kağıt bir öncekinden farklıydı. Daha büyüktü, daha kalındı. Ve el yazısı, el yazısı farklıydı. Daha yaşlı birine aitti. Titrek, korkulu, aceleyle yazılmış gibi.

O ölmek istemiyordu.

Kerem nefesini tuttu. Kağıdı masaya koydu. Bir öncekinin yanına iki cümle, iki farklı el yazısı ve ikisi de aynı gün aynı saatte gelmişti.

Ben uyanıktım. O ölmek istemiyordu.

Kerem geriye yaslandı. Ellerini yüzüne götürdü. Derin bir nefes aldı. Düşünmeye başladı. Birisi ona bir şey anlatmaya çalışıyordu. Ama kim ve neden böyle?

Birinci kağıttaki el yazısı çocuklara aitti. Ama hangi çocuk ve nerede uyanık kalmıştı? Neye tanık olmuştu?

İkinci kağıttaki el yazısı daha yaşlıydı. Belki bir kadına aitti. O ölmek istemiyordu. Kim ölmek istemiyordu ve neden Kerem’e gönderiliyordu bu?

Kerem arşivlerini karıştırmaya başladı. Sonra gözü telefondaki bir bildirime takıldı. Eski bir meslektaşından mesaj gelmişti.

Kerem, o eski İncirlik vakasını hatırlıyor musun? General Haluk Demirer, 2012’de intihar eden adam. Ailesini hiç araştırdın mı?

Kerem dondu. İncirlik General Demirer o ismi hatırlıyordu. O dönem genç bir gazeteciydi. Haberi sadece geçiştirmişti. Askeri bir intihar vakasıydı. Üst düzey bir general kendi silahıyla intihar etmişti. Resmi açıklama buydu.

Ama şimdi bu mektuplar.


Bölüm 4: Gerçek Ortaya Çıkıyor

Kerem hemen bilgisayarını açtı. Haluk Demirer’in adını yazdı. Eski gazete arşivlerinden tarama yaptı. 2012 yılının Kasım ayında Adana’daki İncirlik üssünde bulunan General Haluk Demirer’in cesedi kendi odasında bulunmuştu. Başında silah yarası, intihar, resmi rapor buydu. Ailesi, bir eşi ve bir oğlu üstten çıkarılmıştı. Sonra iz kaybolmuştu.

Kerem daha derine indi. Demirer’in dosyasını buldu. Eşi Sevgi Demirer, oğlu Aras Demirer, Aras otizmli bir çocuktu. 8 yaşındaydı o zamanlar. Şimdi 19 olmalıydı.

Ve sonra bir fotoğraf buldu. Gazetelerden birinde yayınlanmış küçük bir fotoğraf. Cenaze töreni. Sevgi Demirer başı öne eğik, elleriyle oğlunu sımsıkı tutuyor ve Aras. Aras yere bakıyor. Gözleri boş, elleri önünde hafifçe sallanıyor.

Kerem o fotoğrafa uzun uzun baktı ve sonra tekrar mektuplara döndü. Ben uyanıktım. Çocuksu el yazısı. Aras uyanık mıydı o gece? Herkes onun uyuduğunu düşünmüştü. Ama ya uyumamışsa? Ya görmüşse?

Kerem’in eli titredi. Kalemi aldı, kağıda bir şeyler yazmaya başladı. Adana, Sevgi Demirer, Aras Demirer, İncirlik Üssü, 2012, intihar ama bir şey eksikti. Bir parça yerinde değildi.

Kerem tekrar ikinci mektuba baktı. O ölmek istemiyordu.


Bölüm 5: Haluk’un Sırrı

Kerem, Sevgi’nin evine gitmek üzere yola çıktı. Adana’nın sıcağında, şehri her zaman bildiği gibi hissetti. Ev, eskiydi, dar sokaklarda kaybolmuştu ama odaya girdiğinde bir şey fark etti. Sevgi, Haluk’un kaybolmuş dosyasını ve içindeki belgeleri bulmuştu.

Yavaşça Sevgi’yi arayarak sordu:
“Gerçekten ne oldu Haluk?”

Ve bir sırrı, görünmeyen bir yüzü tekrar gün yüzüne çıkardı.