Iron Hollow Ailesi Üçüzlerinin Korkunç İlişkileri—Ailelerindeki Tüm Kadınlarla Evlendiler

.
.
.Iron Hollow Ailesi Üçüzlerinin Korkunç İlişkileri — “Lanetli Vadi” Dosyası

1) Cumberland Platosu’nda Bir Yer: Iron Hollow

Kentucky’nin doğusunda, Cumberland platosunun kireçtaşı sırtları arasında, haritalarda bile çoğu zaman “boşluk” gibi duran bir bölge vardı. Burada vadiler, sıradan vadiler gibi değildi; geniş düzlükler açmak yerine daralır, insanı içine çeker, ışığı bile boğar gibi olurdu. Ağaçlar sık büyür, gölgelik ağırlaşır; kış geldiğinde kar, sırttan sırta altı fit derinliğe ulaşır ve yol dediğin şey birden “hatıra”ya dönüşürdü.

İnsanlar bu dağlarda doğar, büyür, yaşlanır; dış dünya onların adını bile duymadan ölürlerdi. Bazıları bunu “özgürlük” sanırdı. Bazılarıysa bunun, karanlığın en sevdiği ortam olduğunu bilirdi: tecrit.

Bu tecridin en uç örneklerinden biri, yöre halkının kısık sesle bahsettiği bir çukurluktu: Iron Hollow.

Iron Hollow’a giden bir yol yoktu; en fazla “iz” vardı. Vadiye giriş, iki kireçtaşı uçurumun arasındaki dar bir geçitten yapılırdı. İçeri girince, çanak gibi açılan bir çukurluk insanı karşılar; etrafındaki kaya yüzeyleri yüzlerce fit yükselir, rüzgârın uğultusu bile kısa sürede kaybolurdu. Merkezden akan dere, en sert kışlarda bile donmazdı—sanki toprağın altında bir şey, suyu sıcak tutuyordu.

Yerel avcılar, içeri giren geyiklerin bir daha geri çıkamadığını söylerdi. Dönmeyi başaran az kişi ise aynı cümleyi kurardı:

“Orada ses bile kayboluyor.”

Iron Hollow’un, insanı sadece fiziken değil, zihnen de yuttuğunu anlatmak ister gibi.

1870’lerin sonlarında bu vadiye bir aile yerleşti: Shepherdlar.

Dışarıdan gelenler için bu sadece bir soyadıydı. Ama yöre için Shepherd adı, “dağ insanı” mitinin sınırlarını aşan bir şeydi. Çünkü onlar, kasabaya yılda en fazla bir kez iner; kürk ve ginseng karşılığında tuz, un ve mühimmat alır; tek cümle kurmadan, gözlerini kimsenin gözünde tutmadan geri dönerlerdi.

Ve sonra… yine yok olurlardı.

2) Ezekiel’in Mirası

Shepherd ailesinin Iron Hollow’a gelişinin başında, adı artık yalnızca yarım hatırlanan bir adam vardı: Ezekiel Shepherd.

Ezekiel bir zamanlar “vaaz” veren biriydi. Fakat bulunduğu cemaatte bile, öğretileri aşırı bulunmuştu. Dış dünyayı “lanetli” sayar; ticareti, şehri, değişimi, yabancıyı “kir” diye tanımlardı. Ona göre “temiz” olan tek şey, kanın ve soyun kendi içinde kalmasıyla korunabilecek bir “seçilmişlik”ti. Bu düşünce, zaten zorlu yaşayan dağ insanının korkularını ve öfkesini besleyebilecek türden bir zehirdi.

Cemaatten kovulunca, ailesini alıp medeniyetten kaçtı. Iron Hollow’un doğal duvarları, onun için mükemmel bir kale oldu. Orada kimse itiraz etmeyecekti. Orada kimse soru sormayacaktı. Orada, “inanç” adı altında kurduğu düzen, yıllar içinde bir öğreti olmaktan çıkıp mutlak bir yasaya dönüşecekti.

Ezekiel öldüğünde, ardında bir çiftlik, bir hanedan ve sessizce işleyen bir doktrin bıraktı. Oğlu Josiah, babasının yolunu sürdürdü. Aile içinde evlilikler yapıldı; dış dünya ile bağlar daha da koptu; Iron Hollow’un kapıları sanki görünmez bir mühürle kapandı.

Ve 1878’de Josiah’nın karısı üç erkek evlat dünyaya getirdi:

Jedodiah, Obadiah ve Malachi.

Üçüzler.

Ezekiel yaşlı bedeniyle bu olayı “işaret” saydı. Üçüzlerin doğumunu, soyun kutsandığının kanıtı ilan etti. Ama bu kutsama, insanı iyiliğe götüren bir ışık değil; kör eden bir ateş gibiydi.

Üçüzler büyüdü. Kasaba görmediler. Okul bilmediler. Yakın aile dışında bir insan sesiyle doğru dürüst konuşmadılar. Eğitimleri; ormanın acımasız dersleri ve dedelerinin sert sözleriyle sınırlı kaldı.

Yirmili yaşlarına geldiklerinde fiziksel olarak heybetli, ruhen sessiz ve gözleri hep tetikte adamlara dönüştüler. Dış dünyanın “normal” dediği her şey, onlar için ya günah ya tehdit ya da gereksizdi.

Ezekiel öldü. Josiah öldü.

Ve üçüzler, sadece toprağı değil, dedelerinin “ilahi görev” diye bıraktığı karanlığı miras aldı.

3) 1918: Defne Çalılığında Bir Kız

1918’in sonbaharında, Sheriff Silas Blackwood elli yaşlarını geçmiş, savaş görmüş, çok şey görmüş bir kanun adamıydı. Küba’da, İspanyol-Amerikan Savaşı sırasında şiddetin insanı nasıl değiştirdiğine tanık olmuştu. Bu yüzden “artık şaşırmam” diye düşünürdü.

Fakat o sabah, şerif ofisine getirilen 16 yaşındaki kız, Blackwood’un içini üşüttü.

Kızı bir avcı bulmuştu: Thomas Pritchard. Kız, ilçeye yaklaşık 15 mil uzakta, defne çalılıklarının arasında saklanırken yakalanmıştı. Hava ılımandı ama kız titriyordu; sanki soğuk, derisinin dışında değil, içinde bir yerden geliyordu.

Üzerindeki elbise eskiydi, bedenine bol geliyordu—çünkü kız aşırı zayıftı. Köprücük kemikleri keskin bir çizgi gibi dışarı fırlıyordu. Gözleri çöküktü. En küçük hareketin bile onu irkilttiği belliydi.

Blackwood kızın adını sorduğunda, kız önce cevap veremedi. Sonra ağzından güç bela bir isim döküldü:

Elizabeth…

Soyadını fısıldadığında ise odadaki hava değişti:

Shepherd.

Sheriff Blackwood’un zihninde yıllardır kasabada dolaşan efsaneler bir anda canlandı. Iron Hollow. Sessiz adamlar. Aşağı bakan gözler. Kışın kapandığında asla çıkmayan patikalar.

Blackwood, kızın karşısına su koydu. Yumuşak bir sesle konuştu. Kızın güvenini kazanmak için acele etmedi. Çünkü travma, hızdan hoşlanmaz.

Elizabeth’in anlattıkları önce parçalıydı. Cümleler kırık döküktü. Zaman karışıktı. İsimler birbirine giriyordu. “Üç adam” diyordu—aynı yüz, aynı ses, aynı bakış. “Ana ev” diyordu—sanki bir mahkeme salonu gibi. “Arka kulübe” diyordu—sanki bir ceza odası gibi.

Ve en korkutucu olanı… Elizabeth’in “aile” kelimesini söylerken yüzündeki ifade.

Aile demek, onun için güven demek değildi.
Aile, onun için kapı demekti—kapanan, kilitlenen, saklayan bir kapı.

Blackwood, ilçenin tek eğitimli doktorunu çağırdı: Dr. Allister Finch.

Doktor muayeneden sonra çıktığında yüzü ciddiydi:

Kız uzun süreli yetersiz beslenme belirtileri gösteriyordu.
Yıllara yayılan sert muameleye işaret eden fiziksel izler vardı.
Gelişim çağında ağır yük taşımaya bağlı olabilecek omurga sorunları görülüyordu.
Korku tepkileri olağan dışıydı.

Dr. Finch’in sesi netti:

“Sheriff, bu çocuk… yalan anlatmıyor. En azından, acı çektiği doğru. Çok ciddi şekilde.”

Blackwood, piposunu elinde çevirdi. Bu dosya, sadece bir “kaçak çocuk” dosyası değildi. Eğer Elizabeth’in anlattıklarının yarısı bile doğruysa, Iron Hollow’da yıllardır saklanan bir suç vardı. Üstelik öyle “tek bir kişinin” suçu gibi de değildi. Bu, bir düzenin suçu olabilirdi.

4) Kimse Gitmek İstemedi

Blackwood kasabada üç kişilik bir ekip kurmak istedi. Ama gönüllü bulmak zordu.

Dağlar tehlikeliydi. Shepherdlar silahlıydı. Ve en önemlisi, bölgede kök salmış bir düşünce vardı:

“Dağın insanına karışılmaz.”

Bu bir korku cümlesiydi ama aynı zamanda bir “kabul” cümlesi. İnsanlar, “başımıza iş almayalım” demenin yüzlerce farklı yolunu bulurdu.

Sonunda Blackwood, genç ve görece daha az batıl inançlı üç kişiyi ikna etti. İçlerinden en genci, 23 yaşındaki Henry Cobb’du. Henry’nin gözleri keskin, içgüdüleri güçlüydü. Onun gibi biri, “olmadık ayrıntıları” fark ederdi.

Ekim başında yola çıktılar. Elizabeth’in tarifleri, harita yerine geçiyordu ama tarifler belirsizdi. Çünkü kız Iron Hollow’dan kaçarken “yol”u değil, “kurtulmayı” düşünmüştü.

Bir gün süren zorlu bir yürüyüşten sonra, iki uçurumun arasındaki dar geçide ulaştılar. İçeri girdiklerinde sessizlik kalınlaştı. Güneş hâlâ batmamıştı ama vadi tabanı gölgede kalmıştı—sanki gün ışığı içeri girmeyi sevmiyordu.

Ve karşılarında, vadi ucunda, kütüklerden yapılmış kaba yapılar belirdi. Ana kulübe, beklenenden büyüktü. İki katlıydı, taş bacası vardı ama duman çıkmıyordu.

Yaklaştıklarında, sundurmaya üç adam çıktı.

Üçüzler.

Koyu sakallı, yıpranmış giysili, birbirinin aynısı gibi duran üç adam. Aralarında konuşma yoktu; bakışları aynı anda, aynı noktaya odaklanmıştı.

Kapı aralığında yaşlı bir kadın belirdi. Saçları sıkıca toplanmış, gözleri çakmaktaşı gibi sertti.

Matilda Shepherd.

Blackwood kendini tanıttı. “Refah kontrolü” dedi. “Kayıp bir kız” dedi. “Ciddi iddialar” dedi.

Matilda’nın yüzü kıpırdamadı.

“Bizim kanuna ihtiyacımız yok,” dedi. “Biz Tanrı’nın emrine göre yaşarız.”

Blackwood, evde başka kimler olduğunu görmek istedi. Matilda, “Kimse yok,” dedi. “Sadece biz.”

Üçüzler, annelerinin sözlerini aynı anda baş sallayarak onayladı.

Blackwood’un meslek hayatı, yalanları tanımayı öğretmişti. Bu, yalanın en soğuk türüydü: inançla söylenen yalan. İnsan yalan söylediğini bilmediğinde, sesi titremez.

Blackwood, yasal yetkisini kullanarak arama yapmakta ısrar etti. Sundurmadaki gerilim yükseldi. Üçüzlerin elleri kemerlerine gitti. Blackwood’un adamları istemsizce tabancalarını yokladı.

Bir an, şiddetin eşiğinde durdular.

Sonra Matilda, küçümseyen bir sesle:

“Arayın,” dedi. “Saklayacak bir şey yok.”

5) Ana Kulübe: Fazla Temiz, Fazla Kirli

Ana kulübenin içi loştu. Koku… odun dumanı, rutubet ve Blackwood’un adını koyamadığı bir “organik” ağırlık.

Masa vardı, birkaç sandalye, şömine… Merdiven yukarı çıkıyordu. Adamlar evi aradı. Silahlar vardı, ama dağ ailesinde silah normaldi. Hapsedilme izleri, kilitli kapılar, açık deliller yoktu.

Ama Blackwood’un içgüdüleri bağırıyordu: “Burada bir şey var.”

Zemin tahtalarının bir bölümü, sanki günlerce ovulmuş gibi beyazlamıştı. Buna karşılık bazı köşelerde toz kalındı. Bir yer fazla temizlenmiş, bir yer fazla ihmal edilmişti. Bu, bir ev düzeni değil; bir “iz kontrolü” gibiydi.

Ve sonra Blackwood, asma katın kenarında bir anlık bir şey gördü:

Üç küçük yüz.

Çocuk yüzleri.

Kocaman gözler. Korku. Bir el onları geri çekti. Gözden kayboldular.

Blackwood, Matilda’ya baktı. Matilda’nın yüzünde hiçbir şey yoktu.

“Kimse yok,” demişti.

Oysa çocuklar vardı.

Blackwood’un adamları müştemilatları da aradı: tütsüleme evi, ahır, kök mahzeni… Her şey, kendi kendine yeten bir dağ ailesinde olabilecek türdendi.

Gün batmaya yaklaşırken, Blackwood acı gerçeği hissetti: Elinde somut delil yoktu. İkinci bir tanık yoktu. Elizabeth’in anlatısı ve “içgüdüler” ile bir aileyi dağıtamazdı.

Geri dönmeye hazırlanırken Henry Cobb, kulübenin arkasında belli belirsiz bir patika fark etti. Patika sayılmazdı; daha çok, bitkinin “bilerek” seyrek bırakıldığı bir çizgi gibiydi. Ormana gidiyor ve özellikle yoğun defne çalılıklarına sapıyordu.

Blackwood, Shepherdların yerinde kalmasını emretti. Adamlarıyla birlikte patikayı izledi.

Matilda, oğullarını tek kelimeyle durdurdu:

Kalın.

Üçüzler, annelerinin sözüyle heykel gibi kaldı.

6) Arka Kulübe: Gerçeğin Kokusu

Yaklaşık elli yarda sonra orman bir açıklığa açıldı.

Ve orada…

Çatısı çökmüş, duvarları çürümüş, rüzgârı ve yağmuru içeri alan ikinci bir kulübe duruyordu. Korkunç derecede bakımsızdı ama… bacasından duman tütüyordu.

İçinde yaşam vardı.

Blackwood kendini tanıtarak seslendi. Uzun bir sessizlikten sonra, ince bir kadın sesi duyuldu:

“Gerçekten… dışarıdan mısınız?”

Blackwood “evet” dediğinde kapı yavaşça aralandı.

İki kadın göründü. İkisi de aşırı zayıftı. Üzerlerindeki giysiler paçavra gibiydi. Gözlerinde yorgunluk değil; sönmüşlük vardı.

Arkalarında çocuklar…

Bebekten gence uzanan yaşlarda, en az altı çocuk. Bazılarında ciddi sağlık sorunları belli oluyordu. Bazılarının yürüyüşü garipti, bakışı dengesizdi. Bu çocukların hiçbiri “dışarı” görmemişti; bunu, gözlerinin dünyayı nasıl tarttığından bile anlayabiliyordunuz.

Ve kulübeden yayılan koku…

İnsan, hastalık, rutubet ve umutsuzluk.

Blackwood’un adamlarından biri istemsizce geri çekildi. Henry Cobb’un yüzü bembeyaz kesildi.

Yaşlı kadın kendini tanıttı: Patience. Diğerinin adı Eliza idi.

Patience konuşmaya başladığında cümleler hızlı döküldü; sanki susarsa geri götürülecekmiş gibi:

Yıllardır orada tutulduklarını söyledi. Ana eve yaklaşmalarının yasak olduğunu. Çağrılmadıkça çıkamadıklarını. Çocukların “ailenin kuralı”yla büyütüldüğünü. Bazı bebeklerin yaşamadığını… “toprağa verildiğini”…

Blackwood, mesleki soğukkanlılığını korumaya çalıştı. Çünkü karşısındaki sahne, sadece yoksulluk değildi. Bu, sistemli bir alıkoyma ve istismar düzeni izlenimi veriyordu.

Elizabeth’in ismi geçince Patience’ın sesi çatladı:

“Kız kaçtı,” dedi. “Kaçtı çünkü… sırada o vardı.”

Blackwood, “sırada” kelimesinin ne demek olduğunu ayrıntı istemeden anladı. Bu, bir çocuğun “kader” gibi önüne konan karanlıktı.

Blackwood adamlarına emir verdi:

“Kadınları ve çocukları çıkarın. Hemen.”

Patience bir an tereddüt etti. Sonra kulübenin arkasındaki bozulmuş toprağı işaret etti.

Blackwood diz çöktü. Otların altında küçük tümsekler vardı. Birinin üstündeki toprağı açtıklarında… gerçeğin “sessiz” kanıtı çıktı.

Blackwood’un boğazı düğümlendi.

O an, artık bu dosyanın geri dönüşü yoktu.