Japonya kıyılarında düşen Bell Boeing V-22 Osprey uçağının kurtarılması ve onarılması

.

.

.

1) Denizin Hafızası: İlk Sinyal

Pasifik’in kıyıya yakın suları, bir gün sakin görünür; ertesi gün, sanki içinde sakladığı her şeyi hatırlayıp kabarır. Japonya’nın güneybatısına yakın bir noktada, kıyıdan bakan birinin “gri bir çizgi” diye tarif edeceği ufuk, o sabah her zamankinden daha koyuydu.

Kıyı Emniyeti’nin arama-kurtarma merkezinde vardiya değişimi yeni bitmişti. Ekranlarda hava durumu haritaları, deniz akıntıları, gemi trafiği ve acil çağrı hatlarının kayıtları yan yana akıyordu. Operasyon salonunun en sessiz köşesinde oturan Yüzbaşı Kenji Morita, kahvesini daha ilk yudumda soğuk bulup bir kenara bıraktı. Denizin üstündeki sis, telsizlerin sesini bile boğuyor gibiydi.

Saat 09:14’te, “rutinin” üzerine bir çizik atıldı.

Önce kısa bir veri paketi geldi: askeri bir hava aracının transponder yayınında düzensizlik. Ardından ikinci paket: radar izinin kayması. Sonra üçüncü: iz tamamen kayboldu. Ekranın bir köşesinde beliren küçük uyarı mesajı, salonun sesini bir anlığına durdurdu.

Morita, yanındaki operatöre eğildi.

“Konum doğrulaması?”

Operatör, gözleri ekranda, tek kelimeyle cevap verdi:
“Düşüş ihtimali.”

Morita’nın yüzü kasıldı. Bu, “arızalı radar” diye geçiştirilecek türden değildi. Askeri bir tiltrotor uçağı… bölgedeki herkesin, şekline bakınca bile tanıyacağı o tuhaf kuş: V-22 Osprey.

Herkes aynı şeyi düşündü ama kimse yüksek sesle söylemedi:
Düşerse… deniz yutar.

Bir dakika sonra telefonlar çalmaya başladı. Merkezdeki bir sandalye geriye doğru kaydı; bir diğeri ileri doğru itildi. Yüzler ciddileşti.

Morita, sesini mümkün olduğunca düz tutarak talimat verdi:
“Arama-kurtarma prosedürü. İki helikopter hazırlansın. Sahil devriye gemisi rota alsın. Bölgeye en yakın birimler yönlendirilsin. Deniz akıntısı tahmini çıkarılsın.”

Arama kurtarmanın dili kısa olur; duygulara yer yoktur. Ama Morita, elindeki kalemin farkında olmadan kırılacak kadar sıkıldığını hissediyordu.

Osprey… denize düştüyse, mesele sadece “bulmak” değildi.
Mesele zamandı.
Mesele gizlilikti.
Mesele teknolojiydi.
Ve elbette mesele, içeride kim varsa… hayattı.

2) İlk Saat: Üç Çember, Bir Nokta

Deniz üzerinde arama-kurtarma operasyonları, satranç gibi değil; daha çok dev bir yapboz gibidir. Parçalar hareket eder, rüzgâr değişir, akıntı fikrini değiştirir. Harita, her on dakikada bir yeniden çizilir.

O gün üç çember çizildi:

Birinci çember: Son radar izi çevresi
İkinci çember: Rüzgâr ve akıntının taşıyacağı olası sürüklenme alanı
Üçüncü çember: Enkazın, batmadan önce yüzeyde kalabileceği kısa süre içinde görülebilecek görsel alan

Morita, telsizden gelen her cümleyi not alıyordu: “parça görüldü”, “yakıt izi olabilir”, “denizde köpük çizgisi”, “şüpheli parıltı”… Her ifade umut gibi başlar, birkaç dakika sonra bir yanılsama gibi sönerdi.

Sonunda, devriye gemisinden bir rapor geldi:

“Yüzeyde kırık kompozit parçalar. Metal yüzey yansıması. Yakıt kokusu.”

Morita’nın omuzları bir an gevşedi. Bu, bir “iz”di. İz varsa, yol vardı.

Ama deniz, izleri sever; insanları değil.

Arama ekibi, parçaların sürüklenme yönüne göre rota güncelledi. Helikopterlerden biri, deniz yüzeyinde dağılan küçük parçaları görüntüledi. Kayıtlar, daha sonra “analiz” için saklanacaktı. Çünkü bu operasyonun ikinci yüzü, kurtarmadan sonra başlayacaktı: enkazın çıkarılması.

Ve o aşama, çoğu kişinin düşündüğünden daha zordu.

3) İkinci Yüz: Enkazın Kendisi Değil, İçindekiler

Hava aracı denize düşünce iki şey olur:

      Görünen parçalar, “kırık bir hikâyenin” yüzeye çıkan cümleleri gibidir.

 

    Asıl hikâye, suyun altında, karanlıkta kalır.

V-22 gibi bir uçakta, suyun altındaki hikâye daha hassastır. Çünkü bir tiltrotor, sadece metal bir kabuk değildir. İçinde uçuş kontrol bilgisayarları, haberleşme sistemleri, görev yazılımları, kompozit yapı elemanları, hidrolik hatlar ve daha birçok karmaşık sistem taşır. Bunların bir kısmı güvenlik açısından kritik, bir kısmı teknolojik olarak “hassas” sayılır.

Morita, bu yüzden üst mercilerden gelen ikinci talimatı bekliyordu. Ve talimat geldi:

“Enkazın bulunması, güvenli şekilde işaretlenmesi, çıkarılması ve uygun tesislere sevki. Sivil alan güvenliği. Bilgi güvenliği.”

Kıyı Emniyeti’nin işi insan hayatını korumaktı; ama bu kazada, bir de “bilgi” kurtarılacaktı.

Bu noktada sahneye yeni bir ekip girdi:
Derin su kurtarma ve ağır kaldırma uzmanları.

Ekip lideri Mühendis Ayumi Sato, kaza haberini aldığında Yokosuka’daki tersanede bir su altı kaldırma planını bitirmek üzereydi. Telefon çaldığında, “Hangi gemi?” diye sormaya hazırlanmıştı. Ama karşıdan gelen kelime onu durdurdu:

“Osprey.”

Ayumi, bir an pencereden dışarı baktı. Denizin üstünde bir vinç kolu, dev bir ibre gibi gökyüzünü işaret ediyordu. “Osprey” dendiğinde, işin boyutu değişirdi. Çünkü bu sadece “çıkarmak” değildi.
Bu, parçalamadan çıkarmak demekti.
Bu, kanıtları korumak demekti.
Bu, onarım ihtimalini değerlendirmek demekti.

Ve en zor kısmı:
Suyun altındaki her şey, zamanı geldiğinde yüzeye çıkmak istemezdi.

4) Derinliğin Haritası: ROV’lar, Sonar ve Sessiz Dakikalar

Operasyonun üçüncü gününde, deniz koşulları nispeten sakinleşti. Bu, su altı araması için “kabul edilebilir” demekti. Kimse “iyi” demez; denizle pazarlık yapılmaz.

Ayumi’nin ekibi, çok huzurlu görünen ama içi cihazla dolu bir kurtarma gemisine çıktı. Gemide iki şey dikkat çekiyordu:

Güvertede duran A-frame vinç sistemi (dev bir ters “U” gibi)
Kıç tarafta hazırlanan ROV (uzaktan kumandalı su altı aracı)

ROV’lar su altında göz, kulak ve bazen el olur. Ayumi, ekrana bakarken operatöre sordu:

“Sonar taraması tamam mı?”

“Tamam. Dipte anomali var. Boyut uyuyor. Ama parçalanmış olabilir.”

Ayumi başını salladı. “Parçalanmış olabilir” cümlesi, operasyon bütçesiyle birlikte herkesin uykusunu da bölen bir cümledir.

ROV suya indirildi. Kablolar gerildi. Ekranlarda mavi-gri bir dünya açıldı. Su altı sanki başka bir gezegendi: sessiz, yavaş ve soğuk.

İlk dakikalar sadece kum, taş ve yosun görüntüsü verdi. Sonra… bir çizgi belirdi. Düz bir kenar. İnsan yapımı bir şeyin keskinliği.

Operatörün sesi yükseldi:
“Temas… metal yüzey.”

Ayumi ekrana eğildi. ROV yaklaşınca görüntü netleşti: kompozit bir panel, yırtılmış bir kaplama, bir bağlantı noktası… Ve sonra, herkesin içini bir an sıkıştıran o şekil:

Bir rotor göbeğine benzeyen parça.

Ayumi, dişlerinin arasından nefes aldı.

“İşaretle. Koordinatı kilitle. Çevreyi tarayın; başka parça var mı?”

ROV sağa kaydı. Birkaç metre ileride gövde parçası görüldü. Ardından daha ileride, bir başka parça. Sanki uçak, suya “tek parça” girmemişti; bir büyük darbeyle bölünmüş, sonra parçalar dipte bir “dağılım alanı” oluşturmuştu.

Bu, çıkarma işini zorlaştırır:
Çünkü her parça farklı ağırlıkta, farklı kaldırma ihtiyacında ve farklı kırılganlıktadır.

Ayumi not aldı:
“Dağılım alanı geniş. İki ana parça. Birkaç orta parça. Çok sayıda küçük parça.”

Sonra, herkesin sustuğu an geldi.

ROV, gövdenin bir bölümüne yaklaştı. İçerisi karanlıktı. Bir kablo demeti sarkıyordu. Bir panelin üzerinde seri numarası göründü.

Ayumi, sesi kısık söyledi:
“Burası… kritik bölüm olabilir.”

Operatör sorar gibi konuştu:
“Çıkarma önceliği?”

Ayumi’nin cevabı netti:
“Önce kayıtlar. Sonra ana yapı. Onarım konuşacaksak, önce veriyi kurtarırız.”

Çünkü havacılık kazalarında en kıymetli şey, metalin kendisi değil; veridir. Uçuş kayıtları, bakım verileri, sistem logları… Bunlar, “neden” sorusunun tek dürüst cevabını verir.

5) Çıkarma Planı: “Kaldırmak” Değil, “Taşımak”

Bir şeyi denizin dibinden “kaldırmak”, onu yüzeye “sağlam” çıkarmak anlamına gelmez.
Asıl mesele, yüzeye çıkarırken parçanın dağılmaması, kopmaması, dönmemesi ve güvenlik riskleri yaratmamasıdır.

Ayumi, güvertede plan tahtasının başına geçti. Ekipteki ağır kaldırma uzmanı, dalış sorumlusu, ROV operatörü ve güvenlik subayı etrafında toplandı.

Ayumi kalemi kaldırdı.

“İki seçenek var:

    Parçaları ayrı ayrı çıkarırız.
    Ana parçayı bir ‘ağ cradle’ ile sarar, tek seferde alırız.”

Ağ cradle, dev bir hamak gibidir. Hassas yapıları kavramadan destekler. Ama bunun için doğru açı, doğru çekme noktası ve doğru kaldırma hızı gerekir.

Ağır kaldırma uzmanı itiraz etti:

“Dağılım geniş. Tek sefer, riskli. Deniz koşulu değişirse…”

Ayumi sakince cevap verdi:

“Parça parça çıkarırsak, kritik yapının daha fazla zarar görme ihtimali var. Ayrıca parçalar yüzeye çıkınca akıntı ve rüzgârla sürüklenir. Kontrol zorlaşır.”

Güvenlik subayı söze girdi:

“Bir de hassas ekipman var. Görünürlüğü azaltmalıyız.”

Ayumi, “tamam” der gibi başını salladı. Bu operasyonun görünmeyen bir tarafı da vardı: başkalarının merakı. Deniz üstünde “askeri bir enkaz” haberi dolaştığında, uzak mesafeden bile gözler çoğalır.

Karar verildi:

Önce kritik modüller, kayıtlar ve tanımlanabilir küçük parçalar çıkarılacak.
Sonra ana gövde parçaları, ağ cradle ile desteklenerek kaldırılacak.
Son olarak deniz dibindeki dağılım alanı taranıp, kalan parçalar “kanıt bütünlüğü” için toplanacak.

Ayumi, planın altına şu cümleyi yazdı:
“Yavaş, kontrollü, sessiz.”

Çünkü acele, suyun altında cezalandırılır.

6) İlk Kaldırma: Suyun Direnci

Kaldırma günü sabahı, deniz nispeten sakindi. Bu “şans” değildi; doğru planlama ve doğru meteoroloji okumaktı. Yine de herkes biliyordu: deniz, fikrini bir anda değiştirebilir.

ROV, bir kez daha dipteki parçaya indi. Kaldırma halatlarının uçları, uygun noktalara yerleştirildi. Ağ cradle, gövdenin altından geçirildi. Bu işlem, su altında milim milim yapılır. Bir yanlış çekiş, çatlamaya neden olabilir.

Operatör rapor verdi:

“Cradle yerleşti. Halatlar kilitli.”

Ayumi vinç operatörüne döndü:

“Çok yavaş al. 10 santim… dur… kontrol… tekrar 10 santim.”

Vinç kolu hareket etti. Halatlar gerildi. Ekranda, gövde parçası kumdan ayrılırken bir bulut yükseldi. Görüş bir an düştü.

Ayumi’nin kalbi hızlandı. Çünkü kum bulutu, ROV’un “gözlerini” kapatır. Kör kaldırma, risktir. Vinç durduruldu.

Ayumi elini kaldırdı:
“Bekle.”

ROV, bulutun dağılmasını bekledi. Görüş açıldı. Parça yerindeydi. Halat açıları düzgündü.

Ayumi sakin bir sesle:
“Devam.”

Bu sefer parça daha net yükseldi. Sonra suyun daha açık katmanına çıktı. Deniz yüzeyi görünmeye başladı. Ve birkaç dakika sonra, herkesin nefesini tuttuğu an:

Gövde parçası suyun yüzeyinde belirdi.

Islak metal ve kompozit, güneşin altında tuhaf bir şekilde parladı. Sanki deniz, “al” der gibi geri veriyor; ama “bedelini unutma” diye fısıldıyordu.

Parça güverteye alınırken, herkesin yüzünde aynı ifade vardı:
Başardık… ama bitmedi.

Çünkü çıkarma, sadece ilk kapıydı. Asıl soru şimdi geliyordu:

Bu uçak onarılabilir mi?

7) Tuzlu Su ve Metal: Onarım mı, İnceleme mi?

V-22 gibi bir platform, çok katmanlı bir sistemdir. Onarım kararı “gövde düzeltelim, yenisini takalım” kadar basit değildir. Özellikle deniz kazalarında, tuzlu su her yere girer:

Elektrik konnektörlerine
Aviyonik modüllere
Kablolara
Hidrolik sistemlere
Kompozit katmanların mikro çatlaklarına

Tuz, pası hızlandırır; pas, metalin hikâyesini değiştirir; değişen metal, güveni yok eder.

Ayumi, güvertede çıkarılan parçanın çevresinde dolaştı. Korozyon başlamıştı bile. Bazı yüzeylerde beyaz tuz izleri, bazı yerlerde kahverengi oksit lekeleri görünüyordu.

Yanına gelen uçak bakım mühendisi David Harper (bu operasyona danışman olarak eklenmişti), ceketinin cebinden küçük bir el feneri çıkarıp bir bağlantı noktasını aydınlattı.

“Şu çatlağı görüyor musun?” dedi.

Ayumi yaklaştı. Kompozitte ince bir çizgi vardı. Gözle zor seçilen türden.

“Bunu görmezden gelirsen,” diye devam etti Harper, “uçak uçtuğunda o çizgi büyür. Sonra büyüme bir gün ‘kopma’ olur.”

Ayumi’nin yüzü değişmedi.

“Yani?”

Harper, kelimeleri seçerek konuştu:

“Onarım… mümkün olabilir, ama ekonomik ve güvenli olmak… ayrı şeyler. Buradaki soru, ‘onarılır mı’ değil; ‘uçmaya geri döner mi’.”

Bu ayrım, havacılıkta hayatiydi. Bir şeyi onarırsın; ama onu yeniden uçurmaya “onay” almak başka bir dünyadır.

Bu enkaz, büyük ihtimalle iki amaçla çıkarılıyordu:

    Soruşturma: neden düştü?
    Güvenlik: hassas parçalar kontrol altında mı?

“Uçuşa geri döndürme” ise, üçüncü ve en zor olasılıktı.

8) Taşıma: Bir Enkazın Yolculuğu

Güvertedeki parçalar, özel kaplara alındı. Özellikle aviyonik ve veri modülleri, tuzlu suya maruz kalmışsa, hızlıca uygun yöntemle stabilize edilmeliydi. Aksi halde iç devrelerde hasar ilerler.

Kurtarma gemisi kıyıya doğru ilerlerken, liman tarafında güvenlik çemberi kuruldu. Fotoğraf çekmek isteyen meraklılar, gazeteciler, hatta sadece “görmek” isteyen insanlar vardı. Fakat bu, sıradan bir kazanın enkazı değildi. Bu yüzden boşluk bırakılmadı.

Ayumi, limana yaklaştıklarında güverteye çıktı. Rüzgâr yüzüne çarptı. Deniz kokusu tuzlu ve keskin.

Harper yanında belirdi:

“Biliyor musun,” dedi, “insanlar enkazı bir ‘son’ sanıyor. Oysa bazen enkaz, bir başlangıçtır. Hangi sistemin çürüdüğünü gösterir.”

Ayumi kısa cevap verdi:

“Ve kimi zaman, hangi insanın.”

Harper gülümsedi ama gözleri ciddiydi. Bu operasyonda teknik kadar insani bir gölge de vardı: hata, ihmal, baskı, prosedür… Belki hepsi.

Liman vinçleri hazırdı. Parçalar, sarsmadan indirildi. Ardından özel araçlara yüklendi. Gidecekleri yer, büyük bir bakım/inceleme hangarıydı. Orada üç şey yapılacaktı:

    Temizleme ve koruma
    Parça kimliklendirme ve kataloglama
    Hasar analizi ve onarım fizibilitesi

Ayumi, kamyon konvoyunu izlerken içinden şu cümleyi geçirdi:
“Deniz geri verdi. Şimdi gerçek konuşacak.”

9) Hangar: Tuzun Arındırdığı Maske

Hangarın kapıları açıldığında içeride ağır bir sessizlik vardı. Büyük metal yapı, insan sesini yutar; ışıklar net, gölgeler keskindir.

Parçalar sırayla içeri alındı. Her parça bir etiket aldı: tarih, saat, çıkarıldığı koordinat, derinlik, çıkarma yöntemi, kim teslim aldı… Zincirleme kayıt. Çünkü bu iş, sadece mekanik değil; aynı zamanda hukuki bir süreçti.

Ayumi, maske takıp eldivenlerini giydi. Ekip, tuzlu suyun etkisini durdurmak için uygun işlemlere başladı. Bazı parçalar kontrollü şekilde tatlı suyla yıkanır, bazıları özel solüsyonla stabilize edilir. Ama her şeyin kuralı aynıdır:
Önce kayıt, sonra müdahale.

Harper, aviyonik modüllerin bulunduğu bölümde eğildi. Kapalı bir birimin üzerinde seri numarası gördü.

“Bu…” dedi. “Bunu hızlıca laboratuvara götürmeliyiz. İçindeki veri kurtarılabilir.”

Ayumi başıyla onayladı. Veriyi kurtarmak, enkazın ruhunu kurtarmaktır.

İlk günün sonunda hangarda bir “harita” oluştu: gövde parçalarının yerleşimi, rotor sisteminin parçaları, kablo demetleri, hidrolik elemanlar…

Ayumi, bu haritaya bakarken, sanki bir bedeni ameliyata hazırlıyormuş gibi hissetti. Ama bu bedenin kalbi yoktu. Onun kalbi, veride saklıydı.

10) “Onarım” Kelimesi: Politik, Teknik ve Ahlaki

İkinci gün, toplantı odasında üç taraf bir araya geldi:

Kurtarma/tersane ekibi (Ayumi ve mühendisler)
Uçak bakım uzmanları (Harper ve teknik ekip)
Soruşturma ve güvenlik temsilcileri

Soru masadaydı:
Onarım mümkün mü?

Harper, ekrana fotoğraflar yansıttı. Kompozit çatlakları. Burkulmuş bağlantılar. Tuz korozyonu. Elektrik konnektörlerinde oksitlenme.

“Teknik olarak,” dedi, “parça değişimi ve yeniden sertifikasyonla bazı şeyler toparlanabilir. Ama burada mesele sadece maliyet değil. Tuzlu suya maruz kalmış kritik sistemlerin güvenilirliği… çok sıkı değerlendirilmek zorunda.”

Bir güvenlik temsilcisi, masaya farklı bir açı koydu:

“Onarılabilir olsa bile, bu uçağı uçurmak mı istiyoruz? Yoksa buradan öğrendiklerimizle filoyu daha güvenli yapmak mı?”

Ayumi, sessizce dinledi. Çünkü o, vinçle kaldırırken parça çatlar mı diye düşünmüştü. Şimdi daha büyük bir çatlak konuşuluyordu: sistemin güveni.

Ayumi söz aldı:

“Benim işim ‘çıkarma’ ve ‘koruma’ idi. Onarım kararı sizde. Ama şunu söyleyebilirim: Bu enkazın bazı bölümleri, kaldırma sırasında bile zor dayanıyordu. Yapısal bütünlüğün önemli kısmı kaybolmuş olabilir.”

Harper ekledi:

“Evet. ‘Onarım’ kelimesi burada yanıltıcı. Bu daha çok ‘yeniden inşa’ gibi.”

O an odada kısa bir sessizlik oldu. Çünkü “yeniden inşa”, yeni bir uçağın maliyeti ve yeni bir sürecin karmaşıklığı demektir.

Toplantı, resmi bir karara bağlanmadı. Ama herkesin zihninde eğilim belliydi:

Soruşturma için: Parçalar altın değerinde.
Güvenlik için: Hassas modüller kontrol altına alınmalı.
Uçuşa dönüş için: O kadar kolay değil.

Ayumi, odadan çıkarken Harper’ın cümlesi kulağında kaldı:
“Bazı uçaklar onarılmaz. Bazı uçaklar öğretecekleri için çıkarılır.”

11) Gizemli Detay: Bir Vida, Bir İmza

Üçüncü günün gecesi, Ayumi hangarda yalnız kaldı. Herkes çıkmıştı. Işıklar kısılmış, sadece çalışma alanlarının üstündeki lambalar yanıyordu.

Ayumi, rotor bağlantı bölgesine yeniden baktı. Parçalar, kataloglanmıştı. Ama o, bir şeyin “fazla düzenli” olduğundan şüpheleniyordu. Bazı kırık yüzeyler, kaza kırığı gibi değil… sanki daha önce zorlanmış gibi…

Bu tür düşünceler tehlikelidir. Çünkü insan, anlam ararken hayal de görebilir.

Ayumi el fenerini aldı. Bir bağlantı elemanına yaklaştı. Bir vida yuvasında metal yüzeyin rengi farklıydı. Korozyon değil. Başka bir şey.

Yanına Harper geldi. Sessizce.

“Sen de gördün mü?” diye sordu.

Ayumi irkildi. “Ne gördüm?”

Harper, çok sakin konuştu:

“Şu bağlantı noktası… burada tork izi farklı. Sanki ya yanlış sıkılmış… ya da daha önce sökülüp takılmış.”

Ayumi, boğazını temizledi:

“Bu, bakım kaydında olmalı.”

Harper başını salladı. “Olmalı.”

İşte bu “olmalı”lar, bazen kazaların gerçek sebebidir.

O gece, hangarın içindeki hava soğudu. Çünkü bir enkaz, bazen sadece düşüşü anlatmaz; düşüşe giden yolları da anlatır. Ve o yollar, prosedürlere, imzalara, ihmallere çıkar.

12) Son Bölüm: Deniz Geri Verir, İnsan Hesap Verir

Haftalar geçti. Soruşturma derinleşti. Veriler toparlandı. Enkazdan çıkarılan modüller, analiz edildi. Yapısal parçalar, mikroskobik çatlak testlerine girdi. Korozyon haritaları çıkarıldı.

Ayumi, bir gün limanda yürürken denize baktı. Deniz aynıydı. Sessiz, geniş, umursamaz.

Ama Ayumi artık aynı değildi.

Çünkü o, suyun altından bir “metal yığını” çıkarmamıştı. O, bir sistemin, bir mühendisliğin, bir kararlar zincirinin fiziksel sonucunu çıkarmıştı.

Harper, yanında durdu.

“Son karar?” diye sordu.

Ayumi, bir an sustu. Sonra şöyle dedi:

“Onarım… kâğıt üzerinde mümkün. Ama uçuşa dönüş… büyük ihtimalle hayır. Bu enkaz, uçmak için değil… anlatmak için çıkarıldı.”

Harper, denize baktı.

“Peki mesajı aldılar mı?”

Ayumi, yüzünü rüzgâra çevirdi:

“Umarım. Çünkü deniz ikinci bir şans vermez.”